[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-05-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 49 (3) }
| Devrimci BültenAKP HÜKÜMETİ BAŞARABİLECEK Mİ? (K. Erdem)

İşbirlikçi Tekelci Burjuvazisi (İTB) içerisindeki iktidar mücadelesi, AKP hükümetinin önce “Kürt Açılımı” adını verdiği daha sonra   “Demokratik Açılım”  olarak adlandırdığı ama daha sonra da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” (MBKP)’ne çevirdiği politik adım ile tekrar kızışmaya başladı ve neredeyse 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesindeki düzeye (o kadar olmasa da) kadar  yükseldi ve görünen o ki, İTB içerisindeki politik gerilim zamanla daha da artacaktır.
   
AKP hükümetinin, devleti ve politik sistemi yeni bir temelde biçimlendirme isteği, ister istemez bunu başarabilecek mi yoksa başaramayacak mı sorusuna gelip dayanmaktadır. Bu biçimlendirme eğilimi, bazı kesimlerin iddia ettikleri gibi “Şeriat”, “Din devleti” vs. yönünde değil, burjuva-demokratik bir yönde olup, “üstten reformlar” aracılığıyla gerçekleştirilmek istenmektedir.
    AKP hükümetinin devleti ve politik sistemi, üstten reformlar yoluyla burjuva-demokratik bir biçimde tekrar yapılandırma isteği ve bu temelde iktidarını sağlamlaştırma politikası, görünen o ki, uzun dönemden beri planlanan bir politikadır. AKP bunun için iç ve dış politik koşulların, belirli politik adımlar için uygun hale gelmesini beklemiştir ve hatta bu ortamı yaratmak için de çaba sarfetmiştir.
   
Bu noktada AKP hükümetinin en önemli politik adımı, 22 Temmuz seçimlerinden sonra “Ergenekon Soruşturması ve Davası” aracılığı ile “darbeci eğilimleri” bastırması ve bu eğilimi cesaretlendirenleri baskı altına alması olmuştur. Bu dava aracılığı ile elde edilen toplumsal politik desteği de  “Demokratik Açılım” ya da MBKP ile daha da üst düzeye çıkarmak istemekte ve böylece milliyetçi ve darbeci güçleri toplumun tabanında kuşatmaya çalışmaktadır. Doğal olarak bu sonuncuları da buna karşı direnmektedirler.
   
AKP “Ergenekon Davası” ve MBKP politik taktiklerinin toplumsal başarısı ile kuşanıp, darbeci ve milliyetçilere karşı Stratejik Saldırı aşamasına geçmeyi planmalamaktadır ve hatta bu Stratejik Saldırı süreci başlamış durumdadır. Ergenekon Davası ve MBKP’nin başarısı ile orduyu (özellikle Genelkurmay’ı) pratikte tam kendine bağlamaya çalışmak istemekte ve milliyetçileri de marjinal ve etkisiz bir politik çerçeveye hapsederek yeni bir Anayasa oluşturmak istemektedir.
   
Ama bu politikanın aynı anda ve eşanlı olarak bir de başka ayağı vardır. Bu ayak da Kürt Ulusal Hareketi’ne yöneliktir. Ordu içerisindeki darbeci-faşist güçleri tasfiye etmeye çalışan AKP hükümeti, ulusal hareket içerisinde de  PKK’yı politik ve askeri olarak tasfiye etmek istemekte ve bunu da PKK-DTP (şimdi BDP) ittifakını çözerek ve ikisini birbirinden ayrıştırarak yapmaya çalışmaktadır.
   
Elbette bunları tek başına yapmamaktadır. Hem darbeci-faşist güçlere karşı mücadelede hem de PKK’ya karşı mücadelesinde ABD’min ve AB’nin güçlü politik desteğini şimdilik arkasına almış görünmektedir.
   
Ergenekon Davası’nın, MBKP politikasının önünü açan taktik bir adım olduğu ve bu iki politikanın planlı yürütüldüğünü (yine bunlara Ermenistan ile imzalanan protokolü de eklemek gerekir) en üst ağızdan Dengir Mir Mehmet Fırat şöyle ifade etmiştir:
“Eğer Ergenekon soruşturması olmasaydı, bu örgüt ortaya çıkmasaydı böyle bir açılım gerçekleşmezdi. ” (16 Eylül 2009)
AKP hükümetinin gerek Ergenekon Davası gerekse de MBKP yönünde eskiye oranla daha cesur ilerlemesine neden olan en önemli olay, hiç kuşkusuz ABD’deki Başkanlık seçimini Demokrat Parti (DP)’li Barack Obama’nın kazanmış olmasıdır. ABD’de DP’nin Başkanlık seçimini  kazanması ve uluslararası politik gerilimi göreceli olarak yumuşatması ve Cumhuriyetçi Parti (CP)’den  farklı taktik ve metodlar kullanması, AKP hükümeti için eskiye oranla daha olumlu bir dış politik konjonktür oluşturmuştur.
   
G. W. Bush döneminin ABD’si gerilimli ve saldırgan, yine müttefiklerini fazla gözardı eden ve fazla pragmatizm içeren bir dış politika aracılığıyla dünya genelinde nüfuz alanlarını genişletmeye çalışırken;bu politika Türkiye’de ister istemez milliyetçi-militarist güçlerin  cesaretlenmesine neden oluyordu. Hatta bu dönemde ABD, öyle bir politik duruş sergiliyordu ki, Türkiye’de her iki kesime karşı eşit mesafede olduğunu dolaylı olarak ima ediyordu. Ordu ve milliyetçileri hükümete karşı, hükümeti de ordu ve milliyetçilere karşı kullanarak her iki taraftan da fazla taviz koparma politikasını güdüyordu. Hatta 22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce, ABD’nin AKP hükümetinden ziyade darbeci ve milliyetçilerden yana olduğunu gösteren bazı emareler de vardır. (1)
   
ABD’de Başkanlık seçimlerini DP’nin kazanmasından sonra ve ABD dış politikasında bazı değişikliklere gitmesinden sonra, AKP açısından da olumlu bir “dış atmosfer” oluştu. Bu noktada en önemli olay, yine ABD yönetiminin Türkiye’nin AB üyeliğini güçlü bir şekilde desteklemesi ve önünü açmaya çalışması olmuştur. ABD bu politik destek ile Türkiye’de milliyetçi ve darbeci bir hükümet istemediği mesajını da vermiştir.
   
ABD, Avrupa’dan Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya’ya kadar olan hat boyunca, Türkiye’nin AB üyeliği etrafında politik sorunları ele alacağını da aynı zamanda dolaylı olarak da göstermiştir. Bu bir tür “İkinci Bill Clinton” dönemidir. B. Cliton da İkinci Başkanlık döneminde Türkiye’nin AB üyeliği çerçevesinde yukarıda saydığımız bölgelerde, Transatlantik Emperyalist İttifakı (TAEİ)’nın yayılma ve nüfuz elde etme stratejisini gütmüştü. 2000 yılındaki Başkanlık seçimlerini CP’nin kazanmasından sonra bu strateji önce biçimselleşti ve daha sonra da neredeyse rafa kaldırıldı. İşte B. Obama bu stratejiyi daha farklı bir emperyalist dünyada tekrar canlandırmaya çalışmaktadır.
   
Türkiye’nin AB üyeliği ve göreceli olarak politik standartlarının bu yükseltilmesi ( hiç kuşkusuz Türkiye’nin TAEİ’ye bağımlılığının daha da artması anlamına gelmektedir ki bir tür modern sömürgeciliktir ya da bu yönde ilerlemedir) aynı zamanda Türkiye’nin etrafındaki bölgelerde ama özellikle de Kafkasya ve Orta Asya’da Rus ve Çin yayılmacılığının dizginlenmesi ve sınırlandırılması anlamına da gelmektedir. Bu iki süreç aslında kopmazcasına birbirine bağlıdır.

Peki ABD bu stratejiyi gerçekleştirebilecek mi?

Bu oldukça şüphelidir.

ABD Türkiye’nin AB üyeliğini kendi bölge ve dünya politik stratejisinin gerçekleştirilmesi için istediği sürece elinde AKP’nin dışında başka bir seçenek yoktur. Ama bu noktada başka bir sorun belirmektedir, ki G. W. Bush dönemi ABD’sinin karşılaştığı ve çözüme bağlayamadığı bir sorundur bu: AB üyeliği yolunda ilerleyen bir Türkiye, ABD’nin bölge ve dünya politikalarını asgari bir düzeyde de olsa tatmin edebilecek mi?  B. Clinton’un stratejisi bunu olumlu bir biçimde öngörüyordu. Çünkü bu politika 1970’lerin ortalarında Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da yine Sovyet bloku 1990’ların başlarında çöktüğü zaman Doğu Avrupa’daki ülkelerin TAEİ’nin etki alanı içerisine burjuva-demokratik bir biçimde çekilmesinde başarılı olmuştu. Türkiye için de bunun böyle olacağı varsayılmıştı.
   
G. W. Bush, B. Clinton’dan kalan bu stratejiyi devraldı ve iktidarının ilk yılarında da uygulamaya çalıştı. Hatta AKP hükümetine ilk günlerinde güçlü bir destek de verdi. (2) Ama bu politika bir türlü işlemedi ve 1 Mart 2003 tezkere krizi ve sonra AKP’nin ABD politikalarına mesafeli kalması, ABD’yi adım adım bu stratejiden uzaklaştırdı ve başka politik alternatiflere yöneltti.

Peki neden bu politika işlemedi?
   
Bunun cevabı çok önemlidir. Bu soruya doğru cevap vermeden önümüzü görmemiz imkansızdır.
   
Türkiye’nin burjuva-demokratik bir biçimde, sorunsuz olarak  TAEİ’nin etki altına tam olarak çekilebilmesi için bazı çok önemli koşullar gerekliydi ki bu koşullar yoktu/yoktur:

  • ABD ve Avrupa arasında “Soğuk Savaş” dönemindeki gibi az-çok sorunsuz işleyen bir müttefiklik ilişkisi yoktur. ”Soğuk Savaş” döneminde Avrupa ABD’nin SSCB karşısındaki hegemonyasını kabul ediyordu ama şimdi etmiyor.
  • Özellikle başını Fransa’nın çektiği bazı Avrupalı emperyalist devletler, ABD’den ayrı emperyalist bir güç oluşturmak istiyorlar.
  • Rusya’nın 2000’li yılların başlarında tekrar eski nüfuz alaları üzerinde etkili olmak için emperyalist-kapitalist bir biçimde ekonomik, politik, askeri ve diplomatik olarak emperyalist sisteme güçlü bir şekilde geri dönmesi ve TAEİ içerisindeki çelişkileri kendi çıkarları doğrultusunda işlemesi.
  • AKP hükümetinin bir yandan ABD-AB çelişkilerinden, bir yandan da TAEİ-Rusya ve TAEİ-Çin çelişkilerinden yararlanarak kendi “özerk alanını” genişletmeye çalışması.
  • Yine özellikle Rusya, İran ve Suriye’nin AKP’ye destek vererek, onu politik ve diplomatik olarak “ayartmaya” çalışmaları ve bazı diplomatik alanlarda onu cesaretlendirerek ve öne sürerek ve böylece de kendine fazla güvenmesini sağlayarak onun Batı ve NATO ile ilişkilerini sulandırarak AKP’ye manevra alanı açmaları vs…
Bütün bunlar burjuva-demokratik bir biçimde Türkiye’nin ABD’nin bölge ve dünya politikasına istediği biçimde angaje olmasını engellemiştir. AKP hükümeti kendisi açısından bedeli yüksek politik adımlara manevra alanının genişliğinden dolayı yanaşmamıştır ve bu durum da özellikle Avrupa’dan Rusya, İran ve Suriye’ye kadar olan çevrede bazı devletler tarafından özellikle de beslenmiştir. Örneğin Jaque Chirac döneminin Fransa’sı; Putin’in Rusya’sı ve Gerhard Shröder’in Almanya’sı hep bu yönde Türkiye-ABD ilişkilerini sulandırmaya çalışmışlardır.
   
Bu hemen yukarıda saydıklarımız B. Clinton’un stratejisinde olmayan ve sonrada ortaya çıkan unsurlardı.
   
Özellikle Rusya’nın 2000’li yılların başlarında dünya politikasına değişik düzlemde girmesi, Avrupa’da bazı devletlerin ABD’ye karşı daha fazla mesafe koymaya başlamasına neden olmuştur.
   
Bugün bir çok çevrenin iddia ettiği gibi, R. T. Erdoğan hükümeti ile B. Obama hükümetinin bir çok noktada ortak bir anlayışa sahip olduklarını ileri sürmek mümkün değildir. G. W. Bush hükümetinin AKP’den yaşadığı hayal kırıklığının bir benzerini B. Obama hükümeti de yaşayabilir ve başka alternatiflere yönelebilir. Bunu hiçbir şekilde akıldan çıkarmamak gerekir.
   
Bu noktada en önemli sorun B. Obama hükümetinin kontrol edemediği ve edemeyeceği çok önemli bazı “politik noktaların” olmasıdır. Unutmamak gerekir ki, hala daha ABD’de CP oldukça güçlü ve etkindir. Bu partinin bir çok uluslararası bağlantısı vardır ve B. Obama hükümeti üzerinde de etkilidir. (3) Birinci olarak  iç politikada sıkışmış bir B. Obama hükümeti vardır.
   
İkinci olarak, İsrail’de milliyetçi-faşist bir hükümet vardır ve B. Obama hükümeti’ne mesafelidir. Bu hükümet daha çok CP yanlısıdır. Bu hükümet İran ile masada pazarlığı fazla beklemeyecektir ve her an bir İran saldırısı onun gündemindedir. Böyle bir saldırıyı ABD’nin önleme gücü yoktur ve hatta böyle bir saldırı olduğu zaman olayların arkasından sürüklenebilir.
   
Üçüncü olarak, Türkiye’deki milliyetçi-faşist güçlerin ABD’den “görece bağımsız” ve güçlü olan politik konumlarıdır. Türkiye’deki bu güçlerin İsrail’deki faşist hükümet ile yapacakları bir politik-askeri ittifak ABDnin elini kolunu bağlar. (4)
   
Dördüncü olarak, PKK ve DTP (BDP)’nin kontrol-dışı yapısıdır. Bu da başka bir politik girdi olarak politik arenada mevcuttur ve bir çok planın olumsuzluğa sürüklenmesinde önemli bir aktördür ve öyle tasfiyesi de kolay değildir.
   
Beşinci olarak, Avrupa’da milliyetçi faşist hareketlerin giderek güçlenmeleri ve iç politikadaki ağırlıklarının artmalarından dolayı AB hükümetlerinin bu milliyetçi hareketlerin daha da yükselmemesi için “Türkiye karşıtı” bir politika gütmeleri. Örneğin bu Fransa’da çok açıktır.
   
Altıncı olarak, az yukarıda belirttiğimiz gibi Rusya ve etkisinde olan devlet ve güçlerin, ABD ve müttefikleri arasındaki zayıf noktaları kullanmaya çalışmaları ve TAEİ’nin iç yapısını ve birliğini sulandırmaları.
   
Yedinci olarak, tarihin en büyük ekonomik krizinin devletlerin bazı önceliklerini değiştirmesi ve politikalarında değişikliklere gitmeleri. Örneğin bu ekonomik krizden sonra Türkiye’nin AB üyeliği daha uzun bir zamana ertelenebilir, ki bu AKP ve bu yöndeki güçleri olumsuz etkiler.
   
Bütün bu noktalar bazen dolaylı ve bazen dolaysız bir biçimde iç içe geçmekte ve birbirini koşullandırarak dünya politikasında  çok karmaşık ilişki ağlarının oluşmasına yolaçmaktadır ki, ABD’nin böyle bir ilişki ağını kontrol etmesi imkansızdır.
   
Bir örnek vermek gerekirse eğer, İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırı durumunda yine bir ABD-İsrail ortak saldırısı durumunda da AKP’nin iktidarda kalması zor değil neredeyse imkansız olur.
   
Bu ve bunun gibi bir çok durum ortaya çıkabilir ve AKP-DP ilişkilerini çıkmaza sürükleyebilir. Bundan şu sonuç çıkmaktadır: AKP’nin iktidarının temelini oluşturan olumlu uluslararası konjonktürün fazla uzun sürmeyeceği ve bu konjonktürün kendi içerisinde bir çok “mayınlı alanının” olduğunu ve her an birinin patlamaya hazır olduğunu ve bir kez patladıktan sonra diğerlerini de patlatacağını ve giderek uluslararası gerilimin artmasına neden olabileceğini vede bundan dolayı uzun zamandır planlanan olayların kolaylıkla yolundan sapabileceği ve bundan dolayı da bir uluslararası  kaosun ortaya çıkması muhtemeldir.
   
AKP için olumlu olan uluslararası konjonktür, kendi dışındaki olaylardan dolayı olumsuz bir biçim alırsa, AKP’nin içeride iktidarda kalması imkansızlaşır. Bu tür olumlu uluslararası konjonktürlerin belirli nedenleri vardır. Bu tür konjonktürler genellikle daha emperyalist bloklar arasında nüfuz mücadelesinin tam kızışmadığı dönemlerde ortaya çıkarlar ve bu kızışma başladığı andan itibaren de yavaş yavaş yerini gerilimli ve çatışmalı bir konjonktüre bırakır. Artık şurası kesindir ki, emperyalist dünya politikasında (özellikle de dünya ekonomik krizinin ardında) önümüzdeki süreçte paylaşım mücadelesi kızışacak ve bu da uluslararası alanda politik gerilimin yükselmesine neden olacaktır.
   
AKP’nin burjuva-demokratik reformları gerçekleştirmesine engel olan en önemli handikapı ideolojik ve politik yapısıdır. Onun politik ufku, ideolojik dünya görüşü tarafından sakatlanmıştır. Bu yapı  burjuva-demokratik bir yolda “uygun olmayan bir politik tabana” sahiptir. Milliyetçi, liberal, islami-tutucu ve sosyal-demokrat eğilimlere sahip olan kesimlerin bir araya geldiği “toplama” bir tabana sahiptir ve belirli bir konjonktürün ürünüdür. Bundan dolayı bu taban daha çok “Bir Adım İleri İki Adım Geri” politikalarına neden olmaktadır.
   
AKP’nin uygulamak istediği burjuva-demokratik reformların asıl temsilcileri devrimci ve liberal harekettir. Bu reformlar kaçınılmaz olarak bu politik eğilimlerin bir canlanışını da getirecektir ki bu da hem onun tabanındaki milliyetçi-muhafazakar unsurların tepkisini çekecek hem de hemen sağında bulunan milliyetçi partilerin tepkisini çekecektir. Onun için AKP çok güçlü iki politik hareket arasına sıkışmıştır: Ordu ve milliyetçiler ile Kürt ulusal hareketi ve halk hareketi.
   
AKP’nin Türkiye’yi tam bir burjuva-demokatik temelde değiştirecek gücü ve tarihsel doğası yoktur. Onun burjuva-demokratik olmadığını gösteren en  önemli politik gösterge Laiklik noktasındaki yanlış tutumudur. Ama bundan onun karşısındakilerin yani ordu, CHP, MHP vs. laik oldukları çıkarılmamalıdır. Onlar da laik değildirler ve zaten laiklik anlayışları da yanlıştır. Zaten TC devletinin kendisi laik değildir.
   
Laiklik, devletin bütün din ve inanç gruplarına karşı tarafsız ve aynı mesafede olması ve hiçbiri ile politik ve organik olarak bağlantısının olmamasıdır. Ama Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ile Sünnilik bir devlet dini olarak örgütlenmiş ve kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu durumu ile devlet din karşısında tarafsız ve laik bir niteliğe de sahip olmamıştır. Bu anlayış AKP’den CHP, MHP ve Ordu’ya kadar kabul edilmiş genel bir anlayıştır. Laiklik anlayışı noktasında AKP ile diğerleri arasında nitel bir fark yoktur ve sadece   “ganimetin bölüşülmesinde “  nicel farklar söz konusudur. DİB’in lağvedilmesi ve yine başka düzenlemeler ile birlikte (örneğin İmam Hatip Liseleri vs. ) devletin laik hale getirilmesi, AKP’nin yapamayacağı bir politik reformdur. Zaten Çalıştay’lar döneminde bu görüldü. AKP yanlış laiklik anlayışına sadece ganimetten onlara bir parça pay vererek ve onları da kendisine benzeterek devam etmek istemektedir. DİB’in bünyesine Aleviler ve diğerlerinin alınmak istenmesi budur.
   
AKP’nin laik olmadığının ve olmak istemeyeceğini gösteren bir diğer politik gösterge İmam Hatip Liseleri (İHL) karşısındaki tutumudur. Laik bir eğitim sistemi, ulusal çapta tek ve bölünmez bir eğitim sistemini gerektirir. Hiçbir milliyete, dine ve inanç grubuna ayrıcalık tanımayan eşit bir eğitim sistemi, ulusal eğitim politikasının temelidir. Bu demek değildir ki bazı milliyetlerin, din ve inanç gruplarının ihtiyaçları karşılanmayacak. Hayır bu ihtiyaçlar, ulusal eğitim politikası içerisinde seçmeli ve rızaya dayalı olarak yeralmalı ve ihtiyaç doğrultusunda verilmelidir. Yani laik zorunlu eğitim sisteminin merkezi içerisine değil, onun etrafına ve seçmeli ders olarak yerleştirilmelidir.
   
İHL’nin ulusal eğitim sistemi içerisinde yeralması zaten daha önce laiklik prensibinde yapılan hatanın uzantısıdır. Laik olmayan devlet laik olmayan bir eğitim sistemi oluşturmuştur. İHL gibi okulların laik bir eğitim sisteminde yeri yoktur. Çünkü laik bir politik sistemde cemaatler din adamı ihtiyacını yine kendileri karşılar. Örneğin bugün bir çok dini grup (Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler, Caferiler vs. ) kendi din adamı ihtiyaçlarını kendileri karşılamaktadırlar ve bu din adamı “enflasyonunu” da önlemektedir.
   
Ama devlet Sünnilik içerisinde “resmi bir din” yaratarak, bu dini kontrol altına almak ve kendi çıkarları temelinde kullanmak istediğinden, buna uygun olarak da İHL’ni kurmuştur. Resmi dine uygun din adamlarının yetiştirilmesi politikası zamanla bu okulları acımasız politik çekişmenin ortasına sürüklemiştir. Bizzat bu durum devletin laik olmamasının bir sonucudur ve bu durumun ortadan kaldırılmasını AKP’den istemek, AKP’nin kendi ayağına kurşun sıkması anlamına gelir.
   
AKP’nin Türkiye’yi burjuva-demokratik bir temelde değiştirmesi yukarıda kısaca çerçevesini çizmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı mümkün değildir. Gerçekten onun bu gücü yoktur. Bir çok liberal çevrede ondan böyle bir beklenti vardır ama bunlar sadece liberal yanılsamalardan başka bir şey değildir.
   
AKP kendi etrafında, altından tek başına kalkamayacağı bir düşman cephesi örmüştür: Ordu, MHP, CHP, BDP-PKK, Doğan Holding ve son dönemlerde giderek gelişen işçi ve emekçi eylemleri. Bu çemberi tek başına kırması mümkün değildir ve zaten dışarıdan bakıldığı zaman iktidarının pamuk ipliğine bağlı olduğu görülmektedir.
   
Şu da bir gerçektir ki, AKP’nin iktidardan indirilmesi ve etkisiz hale getirilmesi vede Türkiye’nin daha milliyetçi bir çizgiye kaydırılması, dünya politikasında sonuçları yıllar sonra ortaya çıkacak olan çok önemli bir politik kırılma anlamına da gelecektir. AKP’nin iktidardan indirilmesi orta dönemde Türkiye’de iç savaşın kapısının aralanması ile eşanlamlıdır, ki bu kapıyı açacak olanlar onu istediği gibi kapatamayacaklardır!

----------------------
(1) Benim tahminime göre,22 Temmuz seçimlerinden önce ABD ve Türk Genelkurmay’ı AKP hükümetinin devrilmesi noktasında anlaşmışlardı.Ama ABD bu hükümet değişiminin  kabulünü ise Türkiye’nin gelecekte olası bir İran savaşı (ki bunu ciddi bir şekilde hazırlıyorlardı) durumunda ABD-İsrail ittifakına güçlü bir şekilde katılması gerekçesine bağlamıştı ve kanımca Türk Genelkurmay’ı bunu kabul etmiştir.Böyle bir politik anlaşmanın olduğunu gösteren en önemli gösterge, Yaşar Büyükanıt döneminde Ege Ordusu’nun sessizce lağvedilmesi ve “PKK ile savaş bahanesi altında” Kürdistan’a kaydırılmasıdır. İran buna sert tepki vermiş ve bir kısım asker geri çekilmiştir.Aslında bu dönemde ordu İran ile olası bir savaş durumuna göre ayarlanıyordu.Bu benim tahminimdir ama doğru olduğu inancındayım.

(2) R.Tayip Erdoğan daha Başbakan değilken Beyaz Saray’da Başbakan gibi karşılandı.

(3) Şu anda B.Obama hükümetinde Savunma Bakanı olan Robert Gates CP’li bir politikacıdır ve bu bazı CP politikalarının devralındığını ve alınacağını göstermesi bakımından yeterlidir.

(4) Benim tahminime göre Türkiye’deki bu faşist-milliyetçi güçler ile İsrail’deki faşist-milliyetçi güçler ve ABD’deki CP arasında bir tür “Union Sacré” (Gizli İttifak) vardır ve bu gizli ittifak birbirini çeşitli düzeylerde beslemektedir.


Devrimci Bülten Sayı 49, Devamı...   



|
_ _