[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  29-05-2023 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 36 (2) }
| Devrimci Bülten
AB VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE (I)

K.ERDEM


I-Giriş

    2004 yılının Aralık ayı yaklaştıkça,Türkiye’nin AB’ye üyelik sorunu da gerek iç politikada gerekse de uluslararası politikada gündemin ilk sıralarına oturmaktadır. Bu durum da kendiliğinden anlaşılır ki çok doğal bir durumdur.Hiçbir ülkenin AB’ye üyelik sorunu,Türkiye’nin üyelik sorunu gibi ortalığı birbirine katmamıştır.Bunun nedenlerini aşağıda kısaca ele alacağız ama hemen belirtelim ki,Türkiye sorunu şu anda dünya politikasının en kritik sorunudur ve bu sorundaki tutumun etkileri ve sonuçları dünya politikasında uzun yıllar hissedilecektir.   
    Tarihte Türkiye’nin şu andaki kritik durumuna benzer durumlar azdır.Bu tür durumlar tarihte az olmasına karşın,sonuçları gerçekten büyük olmuştur.
    Bugün Türkiye sorunu tek bir ülkeyi ilgilendiren bir sorun olmaktan çıkarak bir bölgesel ve uluslararası sorun haline gelmiştir.Bunun nedeni,bizzat sermayenin uluslararası karakterinden kaynaklanmaktadır.Sermayenin enternasyonal karakteri, uluslararası ilişkiler içerisindeki bir halkayı,bütün ile ilişkiye sokarak,bütünün tüm ilişkileri içerisine taşımaktadır.
    Giderek emperyalistler arasında kızışan paylaşım ve nüfuz mücadelesi (bir o kadar da göründüğünden daha karmaşıktır),öyle bir noktaya doğru ilerlemektedir ki, dünya politikasında Türkiye’yi çok hassas bir konuma sokmuş durumdadır.Türkiye emperyalist paylaşım savaşımında ve bu paylaşımın tarafları arasındaki dolaylı ilişkilerin ve tutumların gerçek doğasının ortaya çıkmasında bir gösterge olmaktadır.
    Bu yılki AB’nin Aralık ayı zirvesinde,AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu hem Türk iç siyasetinde bir kırılma noktası hem de uluslararası politikada bir kırılma noktası oluşturacaktır.AB’nin Türkiye’ye politik yaklaşımının karakteri ve niteliği,emperyalist politikada çok ilginç gelişmelere neden olacak ve kısa ve orta dönemli olarak,dünya politikasına çok ilginç “aktörlerin” hızlı bir şekilde girmesine neden olacaktır.
    AB’nin Türkiye politikası genel olarak işçi sınıfını özel olarak da Türkiye komünist hareketini yakından ilgilendirmektedir.Çeşitli durumlara göre,onun gelişimine,ulusal ve uluslararası politikaya girişin temposuna yani hızlandırıcı ve yavaşlatıcı bir etki yapacaktır.
    Şimdi bunların ne anlama geldiklerini,AB-Türkiye ilişkilerinin gerçek karakterini,konuyu kısaca açarak anlamaya çalışalım.

II-AB Nedir ve Nereye Gidiyor?

    Çok ilginç bir durum sözkonusudur.Geleceği belli olmayan ve bazı insanlar için şimdiden bitmiş olan (kendim de bu sonuncular arasındayım ancak çok daha başka gerekçeler ile) bir emperyalist ekonomik ve politik organizasyon üzerinde bazı planlar yapılıyor.
    Emperyalist bir Avrupa Birleşik Devletleri’nin oluşumu neden daha şimdiden çıkmaza girmiş durumdadır?
    Bu sorunun yanıtlanması,AB sorununun özünün anlaşılması için gereklidir. Çünkü herşeyden önce “parçası” olunmak istenen daha doğrusu sömürgesi olunmak istenen bir emperyalist organizasyonun nereye doğru gittiği anlaşılmalıdır.Sorunun bu yönü çok az bir kişi tarafından tartışılmakta,”ruhunu” AB emperyalizmine ve onun Türkiye’deki işbirlikçilerine satanlar ise bu soruyu,kendilerine hiçbir zaman sormamaktadırlar.(Dipnot 1)
    Avrupa Birliği’nin tarihsel bir çöküşe gitmesinin altında (ki böyle bir iflas emperyalizmin dünya bunalımına yol açarak,dünya genelinde devrimci durumların da temelini yaratmış olacaktır) sermayenin uluslararasılaşmasının gelişmesi ve derinleşmesi yatmaktadır.Bu noktada soruna hem bir tarihsel yaklaşım hem de bir mantıksal yaklaşım şarttır.Önce şöyle bir soyutlamada bulunuyoruz:Tarihsel bir kategori olarak burjuva demokrasisi tarihsel bir düşüş eğrisine girmiş yani artık aşılmaya doğru gitmektedir.Eğer başka bir şekilde ifade edersek:Uluslararası emperyalizmin burjuva-demokratik biçimi ile onun maddi ekonomik içeriği arasında bir çelişki oluşmuştur.
    Emperyalizmin burjuva demokrasisini önce krize daha sonra da aşılmaya götürecek olan nedenler,emperyalist dünya ekonomisi içerisinde yaşanan değişikliklerdir.(Dipnot 2) Bu değişiklik bir benzerini,emperyalizmin ilk döneminde,1870-1945 arası “ulusal” tekelin gelişimi biçiminde yapmıştı.Şimdi ise bunu kendi özgül gelişimi içerisinde uluslararası tekelin gelişimi biçiminde yapmaktadır.Genele özgü ortak noktalar olmasına karşın,biçime özgü ayrım noktaları da her iki tarihsel gelişimin özgüllüğünü oluşturmaktadır.
    Genel olarak emperyalist sistemin politik evrimini ve bu evrimin olası gelişim biçimlerini genel hatlarıyla öngörmek mümkündür.Dünya komünist hareketinin tarihsel bilgi birikimi bunu olanaklı kılmaktadır.
    İnsanoğlunun bugüne kadar olan zihinsel faaliyeti içerisinde geleceği görme ve önceden bazı şeyleri tahmin ederek kendisini bazı felaketlerden kurtarma eğilimi herzaman varolmuştur.Böyle bir düşünsel eğilimin altında ise insan düşüncesinin genel yapısı yatmaktadır.Çünkü canlı organizmalar içerisinde tek insanoğlunun beyni kavram oluşturma süreçlerini yaratabilmektedir.Bu durum insanoğluna her zaman bir genelleme yapma içgüdüsüne ve zihinsel alışkanlığına (ki bu da insanoğlunun doğaya karşı mücadelesi çerçevesinde tarihsel olarak oluşmuştur) neden olmuştur.(Dipnot 3)
    İnsanın düşüncesini kullanması ile bu düşüncenin mantık yapısının açıklanmasının bir bilimin (felsefe) amacı haline gelmesi ayrı şeylerdir.Zamanla insanoğlu farkından olmadan kullandığı düşüncenin genel işleyişini çözümleyerek ve düşünceyi daha etkin bir şekilde kavrayarak,insanoğlunun nereye doğru gittiğini ya da maddi yaşamında daha etkin olmasını sağlamaya çalıştı.Bu çabalar felsefe biliminin oluşmasına ve gelişmesine neden oldu.Ama düşüncenin mantık yapısını,yaklaşık olarak,belirli bir sistem halinde birleştiren ve ortaya çıkaran Hegel olmuştur.Ancak bu sistem Marx ve Engels’in elinde tam bir gelişimine ulaşarak “yarı yolda” kalmaktan kurtulmuştur.
    İnsan düşüncesinin soyutlama özelliğini tarih alanında en mükemmel Marx ile Engels kullanmışlardır.Kapitalizmden sonra komünizmin kaçınılmazlığını,bunun için ise proletarya diktatörlüğünün kaçınılmazlığını,insan düşüncesinin bu genelleştirme özelliğine dayanarak öngörebilmişlerdir.Tarihte daha ortaya çıkmamış ve yaşanmamış olan bir süreç (komünizm),daha şimdiden Marksizmin temel bir öğesi olmuştur.İşte bu insan düşüncesinin soyutlama özelliğinden kaynaklanmaktadır.
    Marksizmin geleceği öngörme noktasında genel bir sorunu yoktur.Komünizm tartışılmaz bir şekilde teoride ortaya konulmuş ve çözümlenmiştir.Ama Marksizmin bu genele gidişin özel biçimlerini göstermede (uluslararası emperyalizmden komünizme geçişin somut biçimlerini göstermede ve yine aynı şekilde uluslararası emperyalizmin kendi tarihsel gelişimi içerisinde nasıl bir evrim geçirebileceğinin olası biçimlerinin gösterilmesinde) sorunları vardır.
    İşin ilginç tarafı,insanoğlunun önündeki daha kısa bir zaman dilimini anlaması için gerekli zihinsel faaliyetin düzeyinin,daha uzun bir zaman dilimini anlamasından çok daha fazla olmasıdır.Eğilimin sadece genel yönünü gören ama bunu,tümden gelim yoluyla daha kısa ve hatta mevcut zaman sürecinin analizine bağlamayan düşünce sistemleri “kaba indirgemecilik”ten kurtulamazlar.
    Şimdi de AB’nin neden bir politik iflasa sürüklendiğini ve bunun altındaki tarihsel nedenlerin ne olduğunu görelim.Ama önce şu soruyu yanıtlamak gerekir: Avrupa Birliği nedir?
    AB bir emperyalist organizasyondur.Bu organizasyon,merkezi bir devletten çok,ellerindeki sermaye oranlarına göre bir araya gelen bir anonim şirkete benzemektedir.Şirketin büyük hisselerini önce Fransa ve Almanya daha sonra da İngiltere,İtalya,Hollanda ve Belçika gibi emperyalist devletler ellerinde bulundurmaktadırlar.Bunların yanında bir de işbirlikçileri aracılığıyla bu emperyalist devletlerin modern sömürgesi durumunda olan ülkeler vardır.Ama birincilerin de kendi aralarında eşitsizliklere sahip olduklarını da belirtmek gerekir.
    AB’ye üye olan ve üye olmak isteyen ülkeler eğer emperyalist bir ekonomiye ve bundan kaynaklanan bir politik ve askeri yapıya sahip değillerse,kaçınılmaz olarak AB içerisindeki emperyalist devletlerin egemenliği altına girmek zorundadırlar. AB’ye girmek ile bu emperyalist devletlere olan bağımlılığı kurumsallaştırmak (ideolojik,politik,ekonomik ve kültürel) eşzamanlı olmaktır.İşin özü kısaca budur.
    Ama işleri karmaşıklaştıran,AB’nin ABD ile olan ittifakı ve Transatlantik emperyalist ittifakının dışındaki emperyalist güçlerin (Rusya,Çin Japonya) varlığıdır. Bugün ABD ile AB arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan çelişkiler,aslında ABD’den değil AB’den kaynaklanmaktadır.Tepkinin ABD’nin saldırgan politikaları biçiminde ortaya çıkmasının altında,AB’nin ABD’nin dışındaki başka emperyalist ve bölgesel güçler ile kurduğu karmaşık ilişkiler yatmaktadır.ABD,AB’nin kendi içerisinde uzun dönemli olarak nasıl bir politika çıkaracağını öngörememekte ve ortaya çıkan politik belirsizliğin gidişatını ve Atlantik emperyalist ittifakının geleceğini aktif bir politika uygulayarak kurtarmak istemektedir.
    Eğer AB,ABD gibi merkezi bir yapıya sahip olsaydı,ABD AB ile uluslararası emperyalist ilişkileri eşit bir şekilde paylaşmayı kabul edebilirdi.Bugün AB’nin güvenliğinin önemli bir bölümü hala daha ABD ve NATO tarafından gerçekleştirilmektedir.Avrupa kendi başına bırakılmayacak kadar kendi içerisinde büyük çelişkiler barındırmaktadır.Çünkü güçlü emperyalist ülkelerden oluşmaktadır ve AB’nin mevcut durumu bu güçlü emperyalist ülkeleri soğuramamaktadır.Yani AB içerisindeki emperyalist devletler ile  AB’nin çerçevesi arasında bir çelişki mevcuttur. 19.yüzyılda ABD,güçsüz olduğu ya da güçsüz devletlerden oluştuğu için birliğini gerçekleştirebildi.Ama bugün Avrupa,güçlü emperyalist devletlerden oluştuğu için birleşememektedir.Ama bunun başka nedenleri yine vardır ve bunları biraz aşağıda ele alacağız.       
    Avrupa’nın entegrasyonu sorunu,II.Dünya savaşından sonra,emperyalist-kapitalist kamp içerisinde giderek yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.Savaş sonrası emperyalist Avrupa’nın istikrarı ve restorasyonu dev miktarlarda sermaye gerektiriyordu.Hiçbir ülke tek başına bunu gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip değildi.ABD’nin mali yardımı ve desteklemesiyle birlikte,Batı-Avrupa emperyalistleri giderek kendi aralarında birleşmeye başladılar.ABD,emperyalist-kapitalist kampın güçlenmesine yardım eden böyle bir birleşmeye destek verdi.
    1945-1989 arası dönemde,Avrupa emperyalistleri arasındaki çelişkiler,Sovyet kampı karşısında geri plana itilmişti.Aynı şekilde bu durum çeşitli Avrupa emperyalistleri (Almanya,Fransa,İtalya) ile ABD arasındaki çelişkiler için de aynıydı.Özellikle Fransa’nın ABD ile olan çelişkileri hiçbir zaman emperyalist-kapitalist kampın yapısında büyük çatlaklar açılmasına kadar gitmedi.”Soğuk savaş” döneminde Atlantik emperyalist ittifakının etrafında birleştiği ortak hedefler aynıydı:Emperyalist-kapitalist kampın,Sovyet sosyal emperyalizmi karşısında ya da başka tehditler karşısında güvenliğinin sağlanması ve karşı kampın yenilgiye uğratılması.Bu noktada Transatlantik emperyalist ittifakının kendi içerisindeki ilişkiler şu şekilde oluşmuştu:

•    ABD,Almanya ve Japonya’yı faşist ve komünist hareketlerin tehditinden kurtararak,onları burjuva-demokratik biçimde,emperyalist-kapitalist sistemin bağrına doğru çekerek,emperyalist-kapitalist kamp içerisinde hegemonyasını sağlamlaştırdı.
•    Almanya,Doğu-Almanya tehditi karşısında,Fransa ile sıkı bir ittifak ilişkisi geliştirdi.Ama ABD ile de sıkı ittifakını hep korudu.Avrupa’nın Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) biçiminde gelişen entegrasyonunun da önderliğini Fransa’nın liderliğine bıraktı.Çünkü onun böyle bir oluşumun önderliğini yapması,hem Fransa’yı ürkütebilirdi hem de Alman faşizminin yayılmacılığını çağrıştırabilirdi.Almanya Sovyet tehditi karşısında da genel olarak emperyalist-kapitalist kampın önderliğini (örneğin NATO içerisinde) ABD’ye bıraktı.Ama Almanya bunları yaparken kendi ekonomik gücüne orantılı olmayan bir politikayı benimsiyordu.
•    İngiltere ise ABD ile tamamen bir “kader birliği” yapmıştı.
•    Fransa,emperyalist-kapitalist kamp içerisinde yeralmasına karşın,ABD’nin Avrupa üzerinde hegemonyasını geliştirmesine karşıydı.Sovyet tehditi karşısında,NATO’nun yanında yeralacağı kapısını açık bırakırken,ABD’nin aşırı hareketleri karşısında, Sovyetlere taktik yaklaşma kapısını da açık bırakıyordu.Yani Fransa’nın aslında ABD ile stratejik bir işbirliği yoktu.ABD ile olan işbirliği daha çok taktik bir nitelikteydi.Ama Fransa Almanya ile stratejik bir işbirliği arıyordu ve oluşturmaya çalışıyordu.Fransız emperyalizminin amacı,Avrupa Birleşik Devletleri aracılığıyla Fransız emperyalizminin çıkarlarını geliştirmekti.Bu politikaya ise ABD ile stratejik işbirliğinden çıkarı olmayan ya da az çıkarı olan tekelci grupları çekmek istiyordu. Örneğin Almanya’da,İtalya’da,Hollanda’da,Belçika’da sosyal-demokratları bu politikaya çekmek istiyordu ki,bunda da belirli bir başarı da kazandı.
    Aşağı-yukarı 1989’a ve 1990’lı yılların başına kadar durum buydu.
    Ama Sovyet blokunun çökmesi,Avrupa emperyalistlerinin stratejik yönelimlerinde değişikliğe yolaçtı.Artık etrafında birleşmiş oldukları ortak hedefler yokolarak yeni koşullara göre herkesin yeni stratejik hedefleri oluşmaya başladı.Kısaca:
•    Almanya,Avrupa’nın politik ve ekonomik entegrasyonunda insiyatifi artık Fransa’ya bırakma taraftarı değildir.
•    Almanya ekonomik gücüne orantılı olarak BM Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelik  statüsü ve ABD ile dünya politikasında eşit bir statü talep etmektedir.
•    Fransa,AB’nin geliştirilmesine hız vermek istemekte ama bu gelişmede artık Almanya’yı kontrol edememekte,ki planlarında bu durum yoktur.AB’nin liderliğini Almanya’ya bırakma taraftarı değildir.
•    İngiltere,ABD ile stratejik işbirliğini tehlikeye düşürebilecek bir AB yapılanmasına her zaman karşıdır.Böyle bir politikaya onay vermemektedir.

AET oluşurken,böyle bir ekonomik organizasyonun gelecekte nasıl bir biçim alacağı,hangi politik eğilimler tarafından hangi politik hedefler doğrultusunda kullanılacağı pek bilinmiyordu.Örneğin Fransız emperyalizmi,böyle bir organizasyonun gelişimini sürekli olarak Avrupa Birleşik Devletleri’nin oluşturulması yönünde bir çekirdek olarak düşünürken,ABD Atlantik emperyalist ittifakının ekonomik temelinin genişleyerek,politik istikrarının sağlanacağını düşünüyordu.Yine İngiliz emperyalizmi giderek gelişen ve genişleyen bir pazarın dışında kalmak istemiyordu ve bu pazarın nimetlerinden de yararlanmak istiyordu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan Transatlantik emperyalist ittifakı,burjuva demokrasisi ilkeleri üzerine oturmuştu.İttifakın tarihsel çerçevesinin  sınırları bu burjuva-demokratik biçim tarafından çizilmişti.İttifak soldan komünizme ve devrimci hareketlere karşı,sağdan ise faşizme karşı mücadele temelinde yükselmişti.O günden bugüne bu burjuva-demokratik biçim ve bu biçimin içerisindeki güç ilişkileri hep korundu.ABD,Batı-Avrupa’nın entegrasyonunu savunurken,bu entegrasyonun ABD karşıtı bir biçime büründürme çabalarını ya da tehlikelerini hep göz önünde bulunduruyordu.Bu tür eğilimleri ise dizginlemeye çalışıyordu.AB içerisinde ABD ile stratejik işbirliğinin devamından yana olan bir tekelci sermaye varken;bir de ABD’nin Avrupa’nın tek kaçınılmaz stratejik ortağı olmadığını,bunun dışında başka seçeneklerin de varolduğunu,ABD’nin nüfuzunun göreceli daraltılmasını isteyen bir tekelci grup da vardır.AB’nin bu iki politikadan hangisini belirleyeceği,ABD stratejisi ve emperyalist çıkarları açısından çok önemlidir.Henry Kissinger AB’nin bağrındaki bu iki politik eğilimi ve ABD’nin Avrupa’nın entegrasyonuna yaklaşımını şöyle belirtmektedir:
“Soğuk savaş döneminde,Avrupa’nın entegrasyonunu,Atlantik ittifakını güçlendiren bir araç olarak savunuyorduk ki,bugün savunucuların önemli bir bölümü ABD’ye karşı bir güç yapmak istiyor.”(1)(abç)

    Kissinger’in sözünü ettiği bu “bir bölüm” kimdir? Hangi sınıf ve katmanları kucaklamaktadır?Bu noktanın açıklanması büyük bir önem arzetmektedir.
    Avrupa emperyalistleri içerisinde bu “bir bölüm” ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir.Bunların somut belirlenimlerini yapmadan önce çok daha üst bir boyutta soyutlama yapmak gerekmektedir.
    Uluslararası tekel kendi tarihsel gelişimi içerisinde üç temel katmandan oluşmaktadır.Bu katmanların örgütlenme biçimleri ve sermaye bileşenleri de farklılık göstermektedir.Bu katmanlar küçük,orta ve büyük  diyebileceğimiz biçimlerden oluşmaktadırlar ve neden oldukları ideolojik ve politik eğilimlerde de biçimsel farklılığa yolaçmaktadırlar.Uluslararası tekelci burjuvazinin küçük katmanının ideolojik-politik sözcülüğünü Sosyal-demokratlar; orta katmanınkisini Muhafazakar denilen eğilimler; büyük katmanın temsilciliğini ise milliyetçi-faşist  eğilimler oluşturmaktadır.
    Uluslararası tekelin gelişiminin bir tarihsel yönü vardır.Bu yön küçük katmandan büyük katmana doğru bir gelişme seyri izlemektedir.Bu aynı zamanda üretici güçlerin gelişmesinin ve büyümesinin de göstergesidir ve kesintisiz bir şekilde gelişme gösterir.Tarihsel sürecin kendisi harekketir ve hareket de sürekli gelişme ve büyümedir.Çünkü zaman durdurulamaz ve bundan dolayı onun içerisinde hareket eden maddenin içsel gelişiminin öğeleri de  durdurulamaz.
    Uluslararası tekel alt biçimlarden üst biçimlere doğru ilerlerken,hangi biçim dünya ekonomisi içerisinde ağırlığını  oturtursa (sırası geldiği zaman) ,o biçim kendisine uygun olan ideolojik-politik eğilimlerin dinamizmine yolaçar.Ama bu durum, su geçirmez bölmeler ile de birbirinden ayrılmış bir şekilde de düşünülmemelidir.Bu noktanın kendisi de  görecelidir ve gelişimi her emperyalist ülkede eşitsiz olduğu için,kendi içerisinde bir çok ara ve karmaşık biçimler oluşturarak ilerlemektedir.Ama bütün bunlar genel bir eğilimin oluşmasını da dıştalamamaktadır.(Dipnot 4)
    Örneğin 1945’ten günümüze kadar olan süreçte,emperyalist ülkelerde burjuva demokrasisinin bir istikrarı sözkonusudur.Bu ülkeler çeşitli dönemlerde çeşitli sorunlar yaşamışsalar da burjuva demokrasisinin genel yapısı bozulmamıştır.Zaten 1945-2000 yılları arası,uluslararası tekelin küçük katmanının (özellikle de 1980’li ve 1990’lı yıllara kadar) dünya ekonomisi içerisinde ağırlığının yoğun olduğu dönemlerdir.
    Bu noktayı kısaca açtıktan sonra,ABD emperyalizmi ile Avrupa emperyalizmi arasındaki ilişkilerde,çeşitli katmanların tutumlarının nasıl olduklarını belirlemeye çalışalım.
    ABD tekelci sermayesi ile ilişkilerinde çeşitli Avrupa ülkelerinin tekelci sermayelerinin durumu kısaca şöyledir:
•    İngiltere:İngiliz tekelci sermayesinin küçük ve orta katmanı hiçbir şart altında ABD ile stratejik ilişkiyi koparma taraftarı değildir.
•    Almanya:Küçük katman AB’nin merkezileşmesi taraftarıdır ve ABD’nin tek stratejik ortak görülmesine karşıdır.Başka seçeneklerin de  varolduğuna (özellikle Rusya ve Çin) inanmaktadır.Kissinger’in belirtmiş olduğu bu “bir bölüm” içerisine girmektedir.Orta katman ise,ABD ile stratejik ittifakın devamından yanadır.AB ile olan ilişkilerin ya da bu yapılanmanın ABD ile olan stratejik ittifakı zedelemeye ve koparmasına karşıdır.
•    İtalya:Küçük ve orta katmanların politik tutumu Almanya’dakiler gibidir.
•    Hollanda:Küçük ve orta katmanların tutumu Almanya ve İtalya’dakiler gibidir.
•    Fransa:Hem küçük hem de orta katman ABD’nin tek stratejik seçenek olmasına karşıdır.Bu noktada Fransa diğerlerinden ilginç bir şekilde ayrılmaktadır.

Fransa’daki küçük ve orta katman,Almanya,İtalya,Hollanda,Belçika gibi ülkelerdeki küçük katmanların ve bazı kararsız orta katmanların politik enerjilerini,Kissinger’in sözünü etmiş olduğu bu “bir bölüm” tekelci eğilimin temel politik hedefine yöneltmek istemektedir.
Avrupa tekelci sermayesi içerisindeki bu eğilimin,ABD’ye karşı (bunu da göreceli olarak anlamak gerekir), burjuva demokrasisi temenlinde geliştirmek istediği Avrupa Birleşik Devletleri hedefi,emperyalizmin genel gelişme süreçleri ile tezatlık oluşturmaktadır.Bu noktada,diğer emperyalist ülkelerden farklı olarak Fransız tekelci burjuvazisinin küçük ve orta katmanları bu politik hedefi bir “ulusal” politika  haline getirmişlerdir.Bu sürecin sonunda yani AB’nin bir politik iflasa sürüklenmesi durumunda  en ağır darbeyi Fransa’nın alma ihtimali büyüktür. Bu durum Avrupa emperyalistleri içerisinde gelecekte Fransa’yı zayıf halka durumuna getirebilir.

III-Uluslararası Tekelin Gelişmesi ve Burjuva Demokrasisinin Çöküşü

    Avrupa uluslararası tekelci burjuvazisi arasındaki çelişkilerin evriminin incelenmesine geçmeden önce,bu çelişkilerin evrimini koşullandıran ve genel olarak da uluslararası emperyalist sistemin evrimini koşullandıran ve onun özünü oluşturan uluslararası tekelin incelenmesi gerekmektedir.
    Uluslararası emperyalizmin ekonomik özü uluslararası tekeldir.Onun için bu özün anlaşılması kilit bir öneme sahiptir.
    Uluslararası tekel,emperyalizmin ilk döneminde (klasik emperyalizm) ulusal (klasik) tekelin bir tarihsel devamıdır.Onun temel eğilimlerinin gelişmesi ve uzamasıdır.Ama tarihsel oluşum aynı zamanda kendisine özgü biçimler yaratarak gelişir.
    Uluslararası tekel tarihsel bir kategoridir ve tarihteki yeri klasik tekel ile komünist ekonomik biçim arasında yeralmaktadır.Bu iki tarihsel dönem arasındaki gelişimi de çeşitli biçimler altında gelişmektedir.
    Uluslararası tekelin örgütlenme biçimi ya da biçimleri sorunu,bir çok ekonomik çalışmanın konusu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.Bir çok yazar ve ekonomist,sermayenin bu örgütlenme biçimine ya da biçimlerine vede bunun çeşitli gelişim derecelerine çeşitli adlar vermişlerdir.
    Uluslararası emperyalizmin ekonomik özünün anlaşılması,onun politik özünün anlaşılması için olmazsa olmazdır.
    Uluslararası tekel,sosyalist (komünist) ekonomik birimin tarihsel düzeyine doğru ilerlerken,çeşitli gelişim derecelerinden geçmektedir.Bu gelişim dereceleri, uluslararası tekelci sermayenin yoğunlaşmasının ve merkezileşmesinin de düzeyini göstermektedir.Gelişim derecelerinin farklılığı,ölçek farklılığının da göstergesidir. Gelişimin çeşitli dereceleri,ölçek farklılaşmasına (değişik sermaye bileşenlerinden oluşan tekelci sermayeler) yolaçarak değişik biçimlerde ya da düzeylerde (birbirinden farklı üretkenlik düzeylerinde) uluslararası tekelci örgütlenme biçimlerini oluştururlar.
    Uluslararası tekelin üç temel gelişim biçimi vardır.Bu gelişim de birbirinden farklı ekonomik ölçeklerden ve sermaye bileşenlerinden oluşan üç temel katmanın oluşumu ile karakterizedir.

1.    Uluslararası tekel (küçük katman):Uluslararası tekel,ulusal tekelin içerisinden doğup gelişirken önce bu biçime bürünür.Bu biçimde faaliyet yürüten uluslararası tekel,üretimin büyük bir bölümünü emperyalist ülkede gerçekleştirir.Üretilen metaların sürümü için dış pazarlarda yoğun ticaret şirketleri kurar.Bununla birlikte bazı eskiyen ürünleri lisanslar yoluyla bağımlı ülkelerin işbirlikçilerine bırakır.Bunun dışında üretimin  bazı parçalarını bağımlı ülkelerdeki işbirlikçi burjuvalara yaptırır.Dünya ekonomisinde bu tekelin ağırlığı aşağı-yukarı 1945-1980(1990) yılları arasını kaplamıştır.
2.    Uluslararası tekel (orta katman):Kar oranlarının düşme eğilimi karşısında uluslararası tekelci sermaye,üretimi yarı-sömürge ülkelere kaydırma ihtiyacı duydu.Ama bunun için işbirlikçi burjuvaziye ihtiyacı vardı.Çünkü bir çok ülkenin işbirlikçi burjuvazisi direkt sermaye yatırımlarına karşıydı.Bu durumda bu işbirlikçi burjuvalar ile iş yapmak kaçınılmazdı.Uluslararası tekel bu durumda önce işbirlikçi sermaye ile az hisseye sahip ortak-girişim faaliyetine girdi.Zamanla yüzde elli-elli,sonra da büyük ortak konumuna geçerek üretimin büyük bölümünü kontrole yöneldi.Bu tür bir ekonomik faaliyet 1980’li yıllardan başlayarak günümüze kadar olan süreçte giderek ağırlığını yerleştirmeye başlamıştır.Uluslararası tekelin bu biçimi aslında,büyük katman olma yolunda bir ara aşamadır.
“Oligopolcu (Dipnot 5) rekabet çerçevesinde,1980’li ve 1990’lı yıllarda,kaynaşma-elegeçirme dalgası,firmaların yeni pozisyonlar aramasının sonucunda yaşandı.Bu kaynaşmalar,etkili bir minimum taya (Dipnot 6) ulaşmak için gerçekleşti ya da sektörde hakim pozisyonlara girmek için.Asgari etkili taylar,AR-GE maliyetlerinin  ya da ürünlerinin gelişmesi sonucunda arttı.O halde kaynaşma bu tayı elde etmenin en hızlı yoludur.(Dipnot 7)Hakim pozisyonlar,ulusal topraklarda ve uluslararası planda,aranılan Pazar paylarının çoğaltılması içindir.Kaynaşma çoğu zaman uluslararası olacak ve direkt yatırımı doğuracaktır.Pazarın yapısını değiştiren ilk kaynaşmalar,başlangıç pozisyonlarını korumak isteyen rakiplerin zincir halinde kaynaşmalarını geliştirecektir.”(2)(abç)

Uluslararası tekelin bu biçimi bir tür uluslararası karteldir.Belirli hedefler etrafında bir araya gelmiş tekelci sermayelerdir.Sermayenin uluslararası çapta yoğunlaşması ve merkezileşmesi geliştikçe,rekabet bu kartelleri tröstleşmeye doğru itmektedir.
3. Uluslararası tekel (büyük katman):Uluslararası tekel gelişiminin belirli bir  derecesinde,orta katmandan büyük katmana doğru evrilmeye başlar.Teorik olarak,dünya pazarının birleşik bir yapıya ulaşması sürecinde bu oluşum da dünya ekonomisi içerisinde ağırlığını giderek arttıracaktır.Bu biçimin en büyük özelliği Direkt sermaye yatırımlarıdır.Bugün uluslararası tekelin bu biçiminin dünya ekonomisi içerisindeki ağırlığı 1995 verilerine göre yüzde 5,6’dır.Ama giderek etkinliğini arttırmaktadır.
    Uluslararası tekelin bu biçiminin gelişimi,siyasal gericiliğin gelişmesi ile elele gitmektedir ki,bu tez bizi Lenin’in analizine götürmektedir:Emperyalizmin politik özelliği bütün çizgi boyunca gericiliktir.
    Lenin tekelin gelişiminin siyasal gericiliği daha da geliştireceğini ve yerleştireceğini belirtirken 1916’da tamamen haklıydı.Ama bu gericiliğin gelişim biçimini o zamanlar koyamıyordu ki bu da anlaşılırdır.Çünkü faşizm fenomeni emperyalist ülkelerde ilk defa 1920’li yılların başlarında ama özellikle de 1922’de İtalya’da zafer kazandığı zaman dünya politikasının gündemine girdi.
    Ama tekelin bu biçiminin ve bunun neden olduğu faşist-milliyetçi eğilimin gelişimi de ülkelere göre eşitsiz olarak gelişmektedir.Bu tekelin ilk geliştiği yerler özellikle emperyalist pozisyonu zayıf olan ülkelerdir.
    Uluslararası tekelin bu üç biçimi dünya pazarının gelişiminin ve bu pazarda fiyat oluşumlarının ve hareketlerinin anlaşılmasında önemli bir yere sahiptir. Çünkü pazarların durumunun anlaşılması ancak bu pazarlar için faaliyette bulunan sermayelerin niteliklerinden çıkarılabilir.

IV-Burjuva Demokrasisinin Tarihsel Krizi ve Avrupa Birliği’nin Politik İflası

    Tezimizi tekrar edelim:Emperyalist dünya ekonomisi içerisinde uluslararası tekelin  gelişimi ve bu gelişimin yeni biçimi ya da biçimleri,burjuva demokrasisinin tarihsel temelini sarsmakta ve onun bağrında faşist siyasal gericiliğin derece derece gelişip güçlenmesine yolaçmaktadır.Faşist-milliyetçi gericiliğin bu gelişimi, burjuva demokrasisinin dengesinin bozulmasından,krize sürüklenmesine ve daha sonra da eğer tarihsel koşullar uygunsa parçalanarak bir faşist diktatörlüğe dönüşmesine doğru bir evrim izlemektedir.
    Bugün emperyalist ülkelerin çoğunda,burjuva demokrasisinin yavaş yavaş bir politik krize sürüklenmesiyle birlikte,ilginç bir politik kırılma yaşanmaktadır.Bu politik kırılma,uluslararası tekelci burjuvazinin çeşitli katmanları arasındaki politik ilişkilerin “yeni bir düzenlenmesinde” ifadesini bulmaktadır.Bu politik kırılma, burjuva demokrasisinin iç yapısının çözülmeye başladığının ifadesi ya da göstergesi olarak ele alınmalıdır.
    Peki bu politik kırılma tam olarak nedir?
    İkinci dünya savaşının sonunda,uluslararası tekelin küçük katmanının ağırlığının ekonomi içerisinde giderek arttığı (özel ve devlet sermayesi olarak) dönemlerde,uluslararası tekelci burjuvazinin küçük ve orta katmanları arasında yani sosyal-demokratlar ile muhafazakarlar arasında,komünist-devrimci ve faşist hareketlere karşı bir ittifak sözkonusuydu.Sosyal-demokratların solda tekelci olmayan katmanlar ile sağda da muhafazakarlar ile yapmış olduğu ittifak burjuva demokrasisinin toplumsal iktidarının dayanaklarını oluşturuyordu.
    Tekelci olmayan katmanlar (küçük-burjuvazi ve orta burjuvazi),işçi sınıfının politik tehditinden dolayı sosyal-demokratlara yanaşırlarken,muhafazakarlar da,ezilen faşizmin yokolmasından ya da zayıflamasından dolayı sosyal-demokratlara yanaşıyorlardı.Böylece sosyal-demokrasi,burjuva demokrasisi içerisinde ideolojik ve politik hegemonyayı elinde bulundurabiliyordu.Ama bunun tarihsel nedeninin ya da dayanağının aslında uluslararası tekelin küçük katmanının emperyalist ekonomi içerisindeki ağırlığından kaynaklandığını yukarıda belirttik.
    Ama 1980’li yıllara doğru,uluslararası tekelin küçük katmanının yanında orta katman giderek gelişmeye ve güçlenmeye başladı.Ekonomik gelişimin insiyatifini, özelleştirmeler,şirket birleşmeleri,ortak-girişim faaliyetleri,üretken sermayenin uluslararasılaşması biçiminde bu orta katman eline geçirmeye başladı.Özellikle de son 20-30 yılda uluslararası tekelin orta katmanı,emperyalist ekonominin ağırlık merkezi durumuna geldi.Ama bu dönemde,büyük katmanın da bir gelişimi (orta katman kadar olmasa da) sözkonusudur.Ekonomik alandaki bu değişimin politik alandaki sonuçları ise,muhafazakarların politik gücünün (tek partiler bazında değil ama devlet kurumları bazında da) gelişmesi ve yerleşmesi oldu.İşte bu noktada ilginç bir politik kırılma yaşanmaktadır:Muhafazakarlar,sosyal-demokratlar ile ittifakı derece derece gevşeterek,faşist-milliyetçi eğilimlere yanaşmaktadırlar.Bu durum tekelci burjuvazinin arasındaki rekabetten kaynaklanmaktadır.
    Emperyalist ülkelerde,burjuva demokrasisi içerisinde yaşanan bu politik kırılma çok açıktır ve burjuva demokrasisinin dengesinin bozulmasına yöneliktir vede özellikle faşist-milliyetçi hareketler tarafından dikkatle geliştirilmektedir.
    Aslında taktik çok basittir:Faşist-milliyetçi hareketler,muhafazakarlara,sosyal-demokratlar karşısında “yalnız” olmadıklarını,kendilerinin göreceli desteklerini alabileceklerini belirtmektedirler.Seçimlerde,kendilerinin kazanamayacakları yerlerde muhafazakar adayların kazanmasını sağlayarak vede bazı otoriter yasaların çıkmasında muhafazakarları destekleyerek onları cesaretlendirmektedirler.Böylece adım adım,muhafazakarlar,sosyal-demokratlar ile ittifaklarının yerine,faşist-milliyetçi hareketleri koymaya başlamışlardır.(Dipnot 8)
    Bugün bu politik kırılma genel bir karakter kazanmıştır.ABD’de Cumhuriyetçi Parti ABD faşistleri tarafından,Fransa’da muhafazakarlar Le Pen’ciler tarafından, İtalya’da Berlisconi yine İtalya faşistleri tarafından,Almanya’da Hristiyan Demokratlar Alman neo-nazileri tarafından,Rusya’da Putin Jirinovski tarafından sosyal-demokratlar karşısında göreceli olarak desteklenmektedirler.Yine Belçika, Hollanda ve Avusturya’da da aynı politik kırılma mevcuttur.
    Faşistler burjuva demokrasisinin dengesini bozmaya çalışırlarken,bunun sola doğru yani işçi ve devrimci hareketlerin güçlenmesine doğru değil;sağa doğru yani kendilerinin gelişip,güçlenmeleri ve iktidara götürmelerine olanak sağlayacak bir şekilde olmasını istemektedirler.
    Sonuç olarak burjuva demokrasisi emperyalist ülkelerde çatlamaya başlamıştır ve bu çatlaklardan faşist-milliyetçi sızıntılar,burjuva demokrasisinin “dokusunun” içerisine yayılmaktadır.Şimdi sorulması gereken soru şudur:Emperyalist ülkelerde burjuva demokrasisinin tarihsel temeli giderek aşınırken,burjuva-demokratik ilkeler üzerine inşaa edilmek istenen bir AB nasıl başarılı olabilir?

V-AB’yi İstediği Politikaya Çekemeyen ABD,Uluslararası Emperyalist Sistemin Gelecek Dünya Bunalımını Durdurabilir mi?

    ABD’nin şu anda kestiremediği durum,AB’nin iç politik evriminin yönü ve bu evrimin ABD karşısında alacağı tutumdur:AB,ABD karşıtı mı olacak yoksa ABD ile stratejik işbirliğini devam mı ettirecek?
    Başını Fransız uluslararası tekelci sermayesinin çekmekte olduğu Avrupa’daki bu “bir bölüm” tekelci sermayenin,AB’yi,ABD gibi bir güç haline getirmek istemesinin ve bunu da ABD nüfuzunun daraltılması temelinde (başka bir şekilde olamaz) yapmak istemesinin altında,bu AB girişiminde aslan payını elinde bulunduran (Fransız-Alman tekelci sermayesi) tekelci sermayenin dünya pazarındaki payını geliştirme çabası vardır.Bunu da AB aracılığı ile yapmak istemektedirler.Bu noktada Z.Brzezinski’nin şu tespiti yerindedir:
“Fransa,Avrupa olarak yeniden doğmak;Almanya ise Avrupa aracılığıyla kurtuluş istemektedir.”(4)

    AB aracılığıyla belirli hedefler besleyen böyle güçlerin,giderek Rusya ve Çin ile yakınlaşarak Avrasya’da çok büyük bir emperyalist güç oluşturma girişimleri ve bu girişimin de insiyatifini ele geçirmesi,ABD tekelci sermayesinin çıkarlarına indirilmiş büyük bir darbe olacaktır.
    ABD,kendisini gelecekte Avrasya’da dışlayabilecek bir politik olasılığı dışlamak istemekte ve AB’nin  böyle bir yörüngeye oturmasını engellemek istemektedir.
    ABD,Avrupa ile eşit bir şekilde,emperyalist sistemin sorumluluğunu aslında paylaşma taraftarıdır.Ama insiyatif dışı hareket eden bir AB ile değil.Aslında ABD  böyle  bir politikayı uzun bir zamandan beri savunuyor.J.F.Kennedy 1963 yılında,birleşik bir Avrupa ile eşit bir şekilde sorumluluğu paylaşabileceklerini ve bunun için Avrupa’nın birliğinin ilişkilerin gelişimine olumlu bir katkı yapacağını belirtiyordu(5).ABD böyle eşit bir paylaşımı,kendisi ile uzaklaşan değil,kendisine karşı tutumunda kuşku duymadığı,Rusya ile “özel” ilişkiler geliştirme girişiminde olmayan,ABD ile sürekli yakınlaşan ve sıkı stratejik ilişkiler geliştiren bir AB ile yapabilir.Böyle bir temelde şekillenmeyen AB karşısında ABD,bu hedefe (yani sıkı bir transatlantik emperyalist ittifakının oluşturulması hedefine) kendi gücünü kullanarak AB’yi zorla çekmek istemektedir.Bu noktada Brzezinski’nin yazdıkları ilginçtir:
“Amerika’nın dünyadaki rolü ile ilgili merkezi tezim basittir:ulusun egemenliğini üstün bir tarzda gerçekleştirmeye hizmet eden Amerika’nın gücü,bugün uluslararası istikrarın temel teminatıdır;aynı zamanda,Amerikan toplumu,ulusal egemenlik kavramını sulandıran büyük eğilimlerin de kökenindedir.Amerikan gücünün ve dinamik sosyal yapısının birleşimi,dünya ölçeğinde bir paylaşılmış çıkarlar topluluğunun tedrici olarak ortaya çıkışına olumlu yönde katkıda bulunabilecektir.Bu iki faktörün çarpışması ya da yerinde olmayan kullanımı,dünyayı(siz emperyalizmi anlayın---K.E.) kaosun içerisine atarak Amerika’yı sıkıyönetime bırakır.”(6)(abç)
   
Yine Brzezinski bir başka kitabında,ABD’nin AB karşısındaki tutumu ile ilgili olarak şöyle yazmaktadır:
“Amerika için temel mesele,Fransız-Alman bağlantısına dayanan,hayata geçirilebilir,ABD’ye bağlı ve---Amerikan küresel önceliğinin etkili biçimde uygulanmasının büyük ölçüde bağlı olduğu--- müşterek demokratik uluslararası bir sistemin etkinlik alanını genişleten bir Avrupa’nın nasıl kurulacağıdır.”(7)(abç)
   
    ABD kendi dünya gücünü kullanarak,belirlenen hedefe AB’yi çekmek istemektedir.Peki ABD bunu gerçekleştirebilir mi?
    Bu noktada ilginç bir çelişki sözkonusudur:Fransız tekelci sermayesi ile ABD tekelci sermayesinin bir türlü örtüşmeyen stratejik yönelimleri. Fransa’nın ve onun peşine takılan diğer Avrupa ülkelerinin bazı tekelci sermaye gruplarının şekillendirmek istediği AB’yi ABD kabul etmemekte,ABD’nin istediği bir AB’yi ise birinciler kabul etmemektedir. Fransız tekelci sermayesinin çıkarları ABD ile yakınlaşma temelinde değil,onun ile uzaklaşma temelinde ancak korunabilir.
    ABD önceleri Avrupa’nın birleşmesinin güçlü bir Avrupa yaratmayacağı görüşündeydi:
“Ama Amerika’nın politikasının merkezinde,bu hipotezi tekrar gözden geçirmenin zamanı gelmiştir.”(8)

    AB içerisinde Fransa’nın dışında, Almanya, İngiltere, İtalya, Belçika, Hollanda’nın,AB’nin dışında ABD ile stratejik ittifaklarını devam ettirecek seçenekleri az-çok mevcuttur.Ama Fransa’nın yoktur.Fransa,ABD’ye yaklaşmaya başladığı ve onun hegemonyasını kabul etmeye başladığı andan itibaren hem diğerlerinden daha az bir pay ile yetinecek hem de bunun cezası olarak (yani AB’yi Fransız tekelci sermayesinin çıkarlarına göre biçimlendiremediği için) ya Fransız faşizminin ya da devrimin yolunu açmış olacaktır.Yani Fransa’nın ABD ile bir yakınlaşma ve AB’yi onun istediği yörüngeye çekmeye razı olma eğilimi iç politika açısından mümkün görünmemektedir.
    Bu noktada ABD mevcut uluslararası emperyalist sistemin güvenliğini ve istikrarını korumak için,Rusya ve Çin’i kuşatırken ve AB’yi de gelecekte kurmak istediği sisteme yerleştirmek isterken,buna engel olan Fransa’yı tecrit etmek istemektedir.
    Ama nasıl?
VI-Orta ve Doğu Avrupa:Stratejik Derinlik Alanı   

    ABD,Fransa’nın tecritini,Rusya’ya karşı stratejik derinliğin geliştirilmesi temelinde yapmak istemektedir.ABD,Orta Avrupa’da (Polonya,Macaristan,Çek Cumhuriyeti) ekonomik,politik ve askeri nüfuz elde ederek,Rusya’ya karşı geliştirilen ilerleme stratejisinin de insiyatifini ele almak istemektedir,ki şu anda bunu gerçekleştirmiş görünmektedir.Buralarda özellikle Alman-ABD ittifakı NATO aracılığıyla ilerlemektedir.
    ABD özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da,Almanya’nın ekonomik yayılmacılığını,kendi ekonomik ve politik yayılmacılığıyla geliştirerek,Almanya’nın ABD ile ittifakının korunmasını özendirmek istemektedir.Çünkü buralarda Almanya’nın çıkarlarını ancak NATO ve bununla birlikte de ABD koruyabilir.
    Ama Fransa kendisinin tecrit edilerek ABD-Alman ittifakının Orta ve Doğu Avrupa’da gelişmesine iki nedenden dolayı karşıdır:
a-)ABD’nin Avrupa’nın göbeğinde böyle bir nüfuz elde ederek,AB’yi Fransa’nın istediği yoldan saptırması;
b-)Almanya’nın Orta ve Doğu Avrupa’da elde edeceği nüfuz ile AB’nin hem ekonomik hem de politik liderliğini ele geçirmesi.
    Fransa,Almanya’nın liderliğine karşıdır.Çünkü böyle bir liderliğin (I. Ve II. Dünya savaşlarında görüldüğü gibi) Fransa’nın güvenliğini tehdit ettiğine inanmaktadır.Almanya’nın gelişen ekonomik,politik ve askeri gücü,geçmiş acı hatıraları akla getirmektedir.
    Alman-ABD ittifakının,NATO aracılığıyla Rusya’ya doğru ilerlemesinde Fransa’nın hiçbir çıkarı yoktur.Tam tersine Fransa’nın aleyhinedir.Hem Alman-ABD insiyatifini geliştirdiğinden dolayı hem de kendisine tarihte sürekli olarak,ABD ve Almanya karşısında,manevra alanı bulmasına yarayan Rusya’nın dize getirilecek olmasından dolayı.
    ABD’nin Orta ve Doğu Avrupa aracılığı ile stratejik derinliği geliştirmesinin sonuçları,Fransa için gerçekten felaket olacaktır.Çünkü Fransa’nın hiçbir emperyalist ülke ile stratejik bir ittifak yapma olasılığı kalmayacaktır.Almanya tamamen ABD’nin kucağına itilmiş olacak;Rusya,ABD-Almanya-İngiltere-İtalya-Hollanda, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ve Baltık ülkeleri aracılığıyla diz çökertilmiş olacaktır.
    Fransa,Orta ve Doğu Avrupa’nın ABD-Almanya nüfuzuna geçmesini kabul edebilir mi?
    İstese de kabul edemez.Fransa,ABD’nin Orta ve Doğu Avrupa’da böyle bir stratejik derinlik elde etmesine karşıdır.Eğer buraların etki altına alınması Fransız-Alman ittifakına dayanılarak ve ABD ile Rusya’nın dışlanması (ki bu imkansız gibi görünmektedir) temelinde gerçekleşmiş olsaydı yani Fransa ve Almanya’nın dengeli bir paylaşımı temelinde olsaydı Fransa buna onay verebilirdi.Ama bu durumda,böyle bir ilerlemeye (ABD-Alman) onay veremez.Hatta bunun sonuçları AB’nin politik iflasına açıktan neden olsa dahi.
    Ağustos 1996 yılında,Fransız dış işleri bakanı,Fransa’nın ABD ile ilişkilerinde Rusya’nın rolünü çok açık bir şekilde belirtmiştir:
“Eğer Fransa bir uluslararası rol oynamak isterse güçlü bir Rusya’nın varlığından,onun kendisini yeniden büyük bir güç olarak kanıtlamasından yararlanacaktır.”(9)

    Rusya’nın da istediği zaten budur.Transatlantik emperyalist sisteminin bağrında büyük çatlaklar açarak,bu ittifakın Rusya üzerine ilerlemesini engellemektir.
    Fransa’nın ABD’nin isteğinden farklı bir AB istediği ABD’li stratejistler tarafından bilinmektedir ve bu farklı stratejik yönelim içerisinde de çeşitli ülkelere Fransız stratejisinde biçilen rol de ister istemez ABD’ninki ile çelişmektedir:
“Özellikle Fransa’nın,bazı önemli açılardan ABD’den ayrılan kendi jeostratejik Avrupa kavramı mevcuttur,ki bu da bir yandan Rusya’yı Amerika’ya ve İngiltere’yi de Almanya’ya karşı oynatmaya yönelik taktik manevralara girme eğilimleri içerirken bir yandan da kendi zayıflığını ortadan kaldırmak için Fransız-Alman ittifakına güvenmektedir.”(10)

    Orta ve Doğu Avrupa’da ilerlemenin insiyatifinin Alman-ABD ittifakına geçmesi (bunları İngiltere,İtalya,Hollanda,Avusturya desteklemektedir),ister istemez bu ilerlemede çıkarı olmayan Fransa ve Rusya’yı yakınlaştıracak ve hatta aralarındaki ilişkinin stratejik bir noktaya evrilmesini bile getirebilecektir.
    ABD istediği çizgiye gelmeyen Fransa’yı tecrit etmek isterken,onu aslında karşısına almak istememektedir.Burada tecrit ile karşısına alma arasında kesin bir ayrım vardır.ABD’nin Fransa politikası tecrittir,karşısına alma değil.Bu noktada L’enfant terrible de la famille atlantique (Dipnot 9) karşısında tutumu,onun,kendi Rusya ve Çin stratejisini gerçekleştirirken uslu kalmasına,Rusya ve Çin ile yakınlaşmasına engel olunmasına,ABD’nin istediği bir AB’de Almanya ile ittifakına devam ederek,AB’nin iki motor gücünden biri olarak yetinmesine yöneliktir.Tecrit,anti-ABD hareketleri sınırlandırılmış bir konuma sokma anlamına gelmektedir.Bu noktada Orta ve Doğu Avrupa,Fransa’nın boğazını sıkmak ve onu istenilen politikaya çekmek için ilginç bir stratejik derinlik alanıdır.Aynı zamanda buna Ortadoğu,Kafkasya ve Orta Asya da eklenmelidir.
    Ama kendisini iki savaşta da Rusya ile ittifak halinde kurtarabilen Fransa, gelecek güvenliğini,nasıl şekilleneceği belli olmayan bir Alman-ABD insiyatifine nasıl bırakabilir?Bu Fransız emperyalizmi açısından asla kabul edilemezdir.
    ABD Orta ve Doğu Avrupa aracılığı ile stratejik derinlik elde etmek isterken bir taş ile iki kuş vurmuş olacaktır:Rusya’nın kuşatılmasını ve Fransa’nın tecritini geliştirme.
    Orta ve Doğu Avrupa’nın stratejik derinlik elde etmenin alanı olarak kullanılması yeni değildir.Gerek I.Dünya savaşında ama özellikle de II.Dünya savaşında Nazi Almanya’sı,Sovyetler Birliği’ne kapsamlı bir şekilde saldırabilmek için önce buralardaki ülkeleri ele geçirmeye başlamıştır.Buralarda hakimiyetini kurduktan sonra ve stretejik derinlik elde ettikten sonra ancak SB’ye saldırabilmiştir.(Dipnot 10)Bu noktada yine Nazi Almanya’sı stratejisini yine bir Alman’dan almıştır:
“Doğu Avrupa’yı yöneten Merkez bölgeye kumanda eder,Merkez bölgeyi yöneten Dünya-Adasına (Avrasya’ya—bn) kumanda eder;Dünya-Adasını yöneten dünyaya kumanda eder.”(11)

    Rus emperyalizmi de Orta ve Doğu Avrupa’nın kaybedilmesi durumunda sürekli kendisini tehdit altında hissetmektedir.(Dipnot 11) Buraları kendisine bir tampon bölge olarak ve rakip emperyalist güçlerin ilerlemesinin durdurulmasında ileri karakollar olarak görmektedir.Rusya’nın ağırlık merkezine yönelen bir derin harekat karşısında, bu derin harekatın şiddetini ilk planda düşüren ya da zayıflatan bir ileri karakol olarak düşünülmektedir.Ama bu durum Alman emperyalizmi için de geçerlidir.Tarihte bunun çok ilginç bir örneği vardır.
    Ekim Devrimi’nden sonra emperyalistler,Bolşevik devrimin Batı-Avrupa’nın bağrına ilerlemesini durdurmak için,o güne kadar Polonya’nın bağımsızlığını tanımayan devletler,Polonya’nın apar topar “bağımsızlığı”nı tanıyarak,onu, Almanya ile Rusya arasında bir tampon bölgeye çevirdiler.Sovyet Rusya’nın Polonya’daki 1920’deki feci yenilgisi,1921 ve 1923’teki Alman devriminin belkide yenilmesine neden oldu.
    Kısacası ABD’nin Fransa’yı tecrit politikasına Fransa’nın tepkisi,Rus emperyalizmi ile stratejik bir yakınlaşmaya girmek olabilir,ki bu durum AB’nin politik iflasa sürüklenmesinin çok açık bir göstergesi olur.Bu noktada daha önce sorduğumuz sorunun cevaplanması gerekmektedir.ABD,Fransa’yı tecrit edemez, Rusya’yı dize getiremez ve AB’yi de istediği politikaya çekemez ise (ki imkansız gibi görünmektedir) emperyalizmin dünya bunalımı ve bu bunalımın sonuçları kaçınılmazdır.

VII-ABD’nin Stratejik İflası ve Bu İflas Üzerinde Yükselebilecek Politik Olasılıklar

    Dikkat edilirse eğer buraya kadarki teorik analizlerde,uluslararası tekelin büyük katmanını (milliyetçi-faşist), mevcut politik güç ilişkileri içerisinde pek hesaba katmadık.Ama emperyalist sistemin tarihsel evrimi içerisinde bu politik eğilim kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
    Yukarıdaki teorik analizlerde,emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkileri çok somut bir şekilde ortaya koyduk.Bu çelişkilerin ayrıca,emperyalistler tarafından uzlaşılarak çözülemeyecek olduklarını da gördük.Peki neden? Neden emperyalistler uzlaşarak bu çelişkileri çözemezler?
    Bu sorunun cevabı o kadar basittir ki,bütün bunların altında Marksizmi yeni öğrenmeye başlayanların  ilk olarak öğrendiği basit bir yasa yatmaktadır:Üretim ilişkilerinin üretici güçlerin karakteri ile mutlak uyumu yasası.
    Sorunu daha basit koymak ve anlaşılır bir şekilde açıklamak için soyut bir örnekten yararlanalım.Diyelim ki,100 birimlik bir şeyin paylaşılması sözkonusu olsun.Paylaşımın konusu 100 birimlik bir şey olsun.100 birim nesnel olarak 100 ile sınırlandırılmıştır.Ama paylaşanların ihtiyaçları 150 birim olsun.Üstelik bu 150 birime ihtiyaçları olanların maddi gelişim düzeyleri eşitsizdir ve değiştirilemezdir. Nasıl paylaşımın konusu ve niceliği değiştirilemez ise (100 birim),paylaşanların ihtiyaçları da (150 birim) değiştirilemez.Burada 50 birimlik bir açık sözkonusudur. Çoğunluğu elde edecek güç ya da güçler,ancak diğer güçlerin zararına bunu yapacaklar ve üstelik tek ihtiyaçlarını karşılamak ile kalmayacaklar,diğer güçleri paylaşımdan mahrum ettikleri için vede kendileri de büyük bir güç elde ettikleri için,zayıflayan güçleri ezmek için de büyük bir güç toplamış olacaklardır.(Dipnot 12) Ama zayıflamaya itilen güçler,kendi toplumsal dinamiklerini en üst noktaya doğru zorlayarak karşı koymaya başlarlar.Bu dinamikler tarihsel koşullara göre değişiklik gösterebilirler.
    Emperyalist güçlerin değişik ve uzlaşmaz stratejik yönelimlere sahip olmasının asıl anlamı,genel olarak emperyalizmin üretici güçlerinin artık mevcut uluslararası emperyalist paylaşım biçimi ile uyumlu olmadığının göstergesidir.Bu durumun savaş aracılığı ile (ister dolaylı ister dolaysız) çözülmeye çalışılması,üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin de keskinleşme derecesini gösterir.
    ABD’nin Rusya politikasının derinlik kazanması (Dipnot 13) bir Rus-Fransız stratejik ittifakına yolaçarsa,bu emperyalist blok içerisinde,milliyetçi-faşist eğilimlerin güçlenmesi ve iktidara gelmeleri (özellikle de Rusya’da) ya da bu ittifakın bu eğilimlere gelecek açısından olumlu bir politik zemin sunması olasıdır.Çünkü ittifak,Orta ve Doğu Avrupa yine Kafkasya,Orta Asya ve Ortadoğu’da,ABD ve takipçilerinin önünün kesilmesine yönük olacağı için ama bunun da Rusya’nın Panslavist bir politik yörüngeye tamamen kaymasını gerektirdiği için,Rusya’nin iç politik yapısında önemli kırılmalara yolaçabilir.
    Rus-Fransız emperyalist bloğunun stratejik durumlarının kötüleşmesi ve ağır bir sosyal krize sürüklenmeleri durumunda eğer bir sosyalist devrim gerçekleşmez ise karşılıklı olarak Rus ve Avrupa’lı faşistlerin ittifak halinde iktidara yürümeleri olasıdır.Böyle bir senaryo,insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birisi olacaktır ve Avrupa-Rus faşist bloğu,emperyalist güç ilişkilerini değiştirerek, burjuva demokrasisine ve komünizme karşı Haçlı Seferi’ni başlatacaktır.
    İnsanlığın böyle bir karanlığa sürüklenmemesi,ancak ve ancak, bir Komintern sayesinde olanaklıdır.Eğer dünya komünist hareketi,üzerine düşen tarihsel görevi  yapamaz ise,milyonlarca işçi ve emekçinin emperyalist mezbaha sürüklenmesi sözkonusudur.Böyle bir kıyımın önüne ise ancak Komünist Enternasyonal geçebilir.Çünkü komünistler insanlığın gerçek bekçileridirler.
    Tarih,emperyalist paylaşımda,zarara uğrayan emperyalist güçlerin bir sosyalist devrim girdabına çekilmedikleri zaman,emperyalist pozisyonlarını korumalarının ve geliştirmelerinin ancak faşist-milliyetçi bir politika ile mümkün olduğunu göstermektedir. Zayıflayan emperyalist pozisyonun korunması ve güçlendirilmesi, ancak, kapitalist devletin güçlü bir şekilde ekonomik yaşama müdahalesi ile olanaklıdır, ki bunu da ancak faşist bir politika yapabilir.
    Makalenin buraya kadar olan bölümünde,AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğinin anlaşılması açısından,AB tarafını ele aldık.Türkiye’deki tartışmalarda genellikle sorunun bu tarafı ele alınmaz ve “AB’nin büyüklüğü ve güçlülüğü” tartışılmaz.Bunun ne kadar büyük bir yanlış olduğunu,yukarıdaki analizlerimizde ve tezlerimizde belirttik.Şimdi de taraflardan bir diğerini yani Türkiye’yi,yukarıdaki analizler temelinde vede AB ve ABD ile ilişkileri temelinde ele alacağız.

VIII-Türkiye’nin AB’ye Üyelik Sorununda,AB’nin Türkiye’ye Karşı Tavrı Aynı Zamanda Ne Anlama Gelmektedir?

    AB’nin bu yıl sonundaki Aralık Zirvesi,tek Türkiye ve AB’yi ilgilendirmemektedir.AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu,aynı zamanda ABD’ye karşı tutumunun karakterinin de dolaylı bir şekilde göstergesi olacaktır.Türkiye,AB’nin ABD’ye karşı tutumunun turnusol kağıdıdır.AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu aynı zamanda ABD’nin bölgesel ve uluslararası politikalarına katılıp,katılmadığının da göstergesi olacaktır.ABD Türkiye aracılığı ile AB’nin ABD politikasını (aynı zamanda transatlantik emperyalist sisteminin geleceğini) test etmektedir.Yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD,AB’nin kendisi hakkındaki politikalarında kuşku duymaktadır. Özellikle Fransa’nın istediği bir yörüngeye kayan bir AB’ye karşıdır. Eğer Aralık Zirvesi’nde AB,Türkiye’yi içine alan bir politikaya götüren yani tatmin edici bir karar alırsa,ABD’nin Türkiye üzerindeki güçlü nüfuzunu kabul ederek onu öyle kabul ederse,ABD bunu,ABD-AB stratejik ittifakının geleceği açısından olumlu görecek ve AB’nin kendi Avrasya stratejisini de en azından kabul ettiğini varsayacaktır.
    Yok eğer bu gerçekleşmez ise ne olacaktır ya da bu durum ne anlama gelecektir?
    ABD bu durumu,AB’nin kendisinin istemediği bir politik yörüngeye doğru yöneldiği sonucuna varacaktır.Bunun ABD’nin Avrasya stratejisi için olumsuz olduğunu söylemeye gerek yoktur ve ABD bu gidişatı durdurmaya ve yukarıda belirttiğimiz AB politikasını uygulamaya geçeceğini tahmin edebiliriz.Yani Fransa’nın tecrit edilerek,AB-NATO ittifakı temelinde Atlantik emperyalist ittifakının doğuya doğru ilerlemesinin insiyatifini elde etmek ya da bulundurmak. Yine Aralık zirvesinin Türkiye açısından olumsuz olmasının bir diğer sonucu, ABD’nin Avrasya stratejisinin geleceği açısından Türkiye politikasını tekrar gözden geçirmek zorunda olacağıdır.Üç nedenden dolayı:
•    AB’ye üyelik temelinde gerçekleştirilen reformların öncülüğünü yapan işbirlikçi tekelci sermayenin politik iflasının büyük oranda geliştirmesine neden olarak,milliyetçi eğilimlerin bundan yararlanarak aktifleşmesi,ki ABD bunu hesaba katmak zorunda kalacaktır.
•    Rusya ve Çin’in çevrilmesinde önemli bir yere sahip olan ve bir başka stratejik derinlik elde etmenin aracı olan Kafkasya ve Orta Asya’da politik ve askeri ilerlemenin mutlak olarak geliştirilmesi gerektiği.Bu nokta geliştirilmeksizin, Orta ve Doğu Avrupa’daki ilerlemenin pek bir anlamı olmayacaktır.
•    Yine Ortadoğu politikasında Türkiye’ye olan ihtiyaç.

ABD’nin Avrasya stratejisinde Türkiye çok  önemli bir yere sahiptir.Zaten ABD’li politikacılar bunu açık ve gizli olarak bir çok defa belirtmişlerdir.Bill Clinton Ekim 1992’de verdiği bir demeçte şöyle demiştir:
“20.yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasının paylaşılmasının yolaçtığı değişiklikler ile geçti.21.yüzyılın ilk elli yılı da Türkiye’nin akacağı doğrultuda şekillenecektir.Türkiye modelinin hem islam dünyası,hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge,hem de Avrupa üzerinde büyük etkileri olacaktır.”(12)(abç)
    Clinton bundan bir ay sonra yaptığı bir konuşmada da şöyle söylemiştir:
“Önümüzdeki yüzyılın,Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekilleneceğini umuyorum.”(13)

    Ama ilginç,ilginç olduğu kadar da doğru olan (ABD açısından) bir değerlendirme Mart 2001 yılında CİA ile NİC tarafından hazırlanan “Global Trends 2015” adlı raporda bulunmaktadır:
Türkiye’deki her gelişme global oluşumları doğrudan etkileyecektir. Türkiye’nin 2015’e kadar iç istikrarı ile jeopolitik konumundaki gelişmeler; bölge, Batı dünyası ve Amerikan menfaatleri üzerinde büyük bir etki yapacaktır.”(14)(abç)

    Bütün bu değerlendirmelerin en önemli noktası,Türk İTB’nin alacağı siyasal biçim (burjuva-demokratik,Panislamist ve Pantürkist) ve bunun ABD ve AB ilişkilerine nasıl yansıyacağı,aynı zamanda,global bir stratejideki yerinin ne olması gerektiği noktasında toplanmış olmasıdır.
    ABD Avrasya’da bütünlüklü bir strateji oluşturabilmek için Türkiye’ye ihtiyacı vardır.Ama ABD,Türkiye ile stratejik işbirliğini,Türkiye açısından hangi politik zeminde (yukarıda saydığımız üç biçim içerisinde) kuracaktır?
    ABD buna tam olarak karar verebilmiş değildir.İşte bu noktada AB-Türkiye ilişkileri,ABD açısından büyük önem taşımaktadır.ABD,Avrasya stratejisinde burjuva-demokratik bir Türkiye’ye mi dayanacaktır yoksa Pantürkist  (Panislamist bir Türkiye ABD açısından seçenek dışıdır) bir Türkiye’ye mi dayanacaktır? İşte bu nokta muhtemelen AB’nin Aralık zirvesinde çıkacak sonuca göre şekillenecektir. Bu yılki AB’nin Aralık zirvesi  bir çok sorunun odak noktasını oluşturmaktadır.
    Eğer AB,ABD’nin istediği bir politik eğilim üzerinde şekillenirse,o zaman Türkiye’nin üyeliği sorun yaratılmadan kabul edilecek ve güçlü bir transatlantik emperyalist ittifakı çerçevesinde ilişkiler sürdürülecek, Avrasya’nın çeşitli bölgelerinde ortak politikalara yönelinecek,ama en önemlisi de Ortadoğu,Orta Asya,Kafkasya,Orta ve Doğu Avrupa’da geliştirilmek istenen politikada Türkiye’nin burjuva-demokratik sistemine dayanılacaktır.
    Ama yokeğer AB,Fransa ve takipçilerinin ağırlığında Aralık zirvesinde Türkiye’yi tatmin edici ( özellikle de  Türk milliyetçiliğinin politik aktifleşmesinin potansiyel dayanaklarını ortadan kaldıran) bir karar almaz ise,Türk milliyetçiliğinin bir yükselişi sözkonusu olursa (çok güçlü bir ihtimal),ABD’nin Türkiye politikasında fazla bir seçeneği kalmayacaktır.AB’nin olumsuz Türkiye kararı,ABD’yi kaçınılmaz bir şekilde Pantürkistlere doğru yönlendirecektir.(Dipnot 14)  Üstelik Ortadoğu,Kafkasya ve Orta Asya’daki gelişmeler,Türkiye’nin ABD polikası çerçevesinde güçlü bir rol oynamasını acil bir duruma getirmektedir.Bu noktada ABD ile Pantürkist bir Türkiye’nin yeni bir stratejik yönelime girmesi kaçınılmaz gibi görünmektedir. Özellikle Ortadoğu politikasında Türkiye’nin aktifleşmesi ABD açısından acildir.ABD’nin başını Ortadoğu’da ağrıtan İran’dır.Ancak Irak’ta olduçka sıkışan ABD hem Irak hem İran hem de Suriye ile nasıl tek başına uğraşabilir?
    İttifak politikasının en önemli özelliği,büyüyen politik hedef ve genişleyen cepheye uygun güç ilişkilerinin geliştirilmesidir.ABD,Pantürkist bir Türkiye ile , Türkiye-İran savaşını körükleyerek,kendisini Irak ve Suriye ile sınırlayarak, genişleyen cephenin (ki bu durumda Afganistan’dan İsrail’e kadar geniş bir cephe olmuş olacaktır) derinliğini korumaya çalışabilir.ABD açısından,İran’ın üzerine zamanında gidilmemesinin maliyeti,onun üzerine zamanında gidilmesinin maliyetinden çok daha fazla olacağı şeklindedir.(Dipnot 15) Çünkü Ortadoğu’da mevcut durumuyla İran,özellikle de son dönemlerde ortaya konulan Büyük Ortadoğu Projesi açısından çıbanbaşı oluşturmaktadır.ABD açısından sorun,İran’ın üzerine gidilip gidilmeyeceği değildir.Bunun kararı çoktan verilmiştir.ABD açısından sorun İran’ın üzerine nasıl gidileceğidir?Bunu anlamamak için olağanüstü derecede politik saf olmak gerekir.ABD Türkiye’ye rolünü zorla oynatacaktır.ABD’nin Rusya ve Çin politikası bunu gerekli kılmaktadır.Ama bütün bu politikada gözetilen,Türkiye’nin politik istikrarının sürekliliğidir.Türkiye’nin bir içsavaşa sürüklenmesi durumunda ABD’nin Avrasya politikası çöküşe gidebilecektir.İşte bu noktada Rusya,Çin ve AB içerisindeki anti-ABD’ciler ve anti-pantürkistler,Türkiye’nin dengesini bozmak için bütün politik kozları kullanmaya çalışacaklardır.(Dipnot 16)
    Kısacası AB’nin Türkiye’ye karşı tutumu,ABD ile ilişkilerinde de yeni bir dönemin kapısını aralayacaktır.İki emperyalist gücün aynı zamanda karşılıklı olarak birbirini denemesi de olacaktır.



|
_ _