[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 36 (3) }
| Devrimci Bülten
AB VE TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE (II)


IX-AB’nin Üzerine Oturduğu Burjuva-demokratik Değerler Aşınırken ve Politik İflasa Giderken,Türkiye AB’ye Entegre Olabilir mi?


    Yukarıdaki değerlendirmelerde de gördüğümüz gibi,ABD ile sıkı ilişkilere sahip olan ya da onun nüfuzu altında bulunan Türkiye ve onun gibi ülkelerin (Polonya,Macaristan,Çek Cumhuriyeti vs.) AB’ye üye olmaları durumunda,ABD’nin AB içerisindeki Truva atları olmaları sözkonusudur.Böylece ABD bu tür ülkeler aracılığıyla,AB’yi kendi istediği politik hedef doğrultusunda biçimlendirebilmeyi ummaktadır.(Dipnot 17) Ama bu durumun da Fransa ve ona yakın düşünen politik eğilimler tarafından da kabul edilemez olduğunu da yukarıda gördük.Bu durum Türkiye’nin üyeliği ile ilgili çok önemli bir engeldir.
    Yine bir başka sorun da,Avrupa’daki burjuva demokrasisinin dinamik yapısının (yine yukarıda belirttiğimiz tarihsel nedenlerden dolayı) kaybolmaya başlamasıdır.
    Türkiye’nin üyeliği,bundan 20-25 yıl önce gerçekleştirilen Yunanistan,Portekiz ve İspanya ile karşılaştırılamaz.Bir çok araştırmacı ve yazar,Türkiye ile bu ülkeler arasında paralellikler kurarak bazı ortak noktalar aramaktadırlar.Bazı ortak noktalar olmasına karşın,böyle bir kaba tekrarın ya da akıl yürütmenin nesnel gerçeklik ile pek bağdaşır yanı yoktur.(Dipnot 18)
    Bu üç ülkenin AET’ye üyelik sürecinde,bugünden farklı olarak az çok ABD ve AET arasında sıkı bir stratejik işbirliği sözkonusuydu (Sovyet kampı karşısında). Bununla birlikte Avrupa’da burjuva demokrasisinin bir ekonomik ve politik istikrarı sözkonusuydu.Almanya’nın hırslarına gem vurulmuştu ve ABD ile Fransa’nın liderliğini kabul ediyor gibi görünüyordu.Bunlara ek olarak,Avrupa’nın entegrasyonunun hangi yönde ilerleyeceği hem kimse tarafından pek bilinmiyordu hem de onun mevcut yapısının bazı emperyalist güçler tarafından bugünkü gibi zorlanarak belirli bir politik hedefe çekilmesi gibi bir sorun yoktu.Bunun nedeni,emperyalist-kapitalist kampın (yani transatlantik emperyalist ittifakının) iç yapısının çözülmesine götürebilecek ve Sovyet nüfuzunun gelişmesine hizmet edebilecek bir eğilime meydan vermemekti.Hiçkimse böyle bir çöküşün sorumluluğunu da üzerine alamazdı.Bir tür “hepimiz aynı gemideyiz” görüşü hakimdi.Bütün bu noktalar,bu ülkelerin AET’ye katılmalarına ve onun dinamik yapısı tarafından soğurulmalarını olanaklı kılabiliyordu.
    Ama bugün (üstelik Türkiye’nin üyeliğinin 15-20 yıldan önce gerçekleşmeyeceği varsayılırsa) ve gelecek 15-20 yılda,Avrupa’nın biçiminde ve tarihsel içsel yapısındaki yeni eğilimlerin daha da gelişmesi,Türkiye’nin üyeliğini neredeyse imkansız hale getirecektir.Ama zaten bundan önce Türkiye’nin kendisi bu yörüngeden uzaklaşmış olacaktır.Onun tekrar böyle bir yörüngeye girebilmesi ancak içsavaş ile olanaklıdır.Üstelik Türkiye’deki işçi ve devrimci hareketin ezilmesi ve iktidar mücadelesinin dışına atılması sayesinde ancak mümkün olabilir.
    Ama bu noktada en büyük sorun,Avrupa’da burjuva demokrasisinin zayıflama sürecinin başlamasıyla ya da tarihsel bir düşüş eğrisine girmesiyle birlikte (önümüzdeki 15-20 yıl boyunca) ,Türkiye’deki burjuva-demokratik eğilimler politik istikrarlarını nasıl koruyacaklar?
Avrupa’da burjuva demokrasisinin zayıflamasının Türkiye gibi ülkelerdeki etkisi daha şiddetli olacaktır.Yani bu noktada “Emperyalistler nezle olsa Türkiye gibi ülkeler hasta olurlar.” Türkiye’nin ekonomik ve politik hassas yapısı bu tür dalgalanmalardan etkilenmeye açıktır.
    Eğer Türkiye pantürkist bir totaliter rejim ile devam edemez,yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı zayıf bir burjuva demokrasisi ile de (Avrupa’dan kaynaklanan) toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz ise,Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar görmediği en büyük sosyal ve tarihsel kriz ile karşı karşıya kalacaktır.(Dipnot 19)

X-AB’ye Üyelik Doğrultusunda İlerleyen Türkiye’nin “Sevr”leşme Süreci

    Kaba bir karşılaştırma yaparsak eğer,bugün Türkiye’nin AB doğrultusunda ilerlemesi,onun derece derece Sevr’leşmesi anlamına gelmektedir.Elbette Lenin’in belirttiği gibi her karşılaştırma biraz topallar.Burada Sevr’leşme,Türkiye’nin AB’ye ekonomik,politik ve kültürel olarak bağımlı hale gelmesinin tamamlanması yani bir modern sömürge durumuna gelmesi anlamına gelmektedir.
    Osmanlı İmparatorluğu’nun sömürgeleşmesi zamanında da,bu sömürgeleşmenin yerel dinamiği işbirlikçi (komprador) ticaret burjuvazisiydi. Bu işbirlikçi sınıf adım adım Avrupa tekelci burjuvazisiyle kurmuş olduğu (kredi,ortak girişim ticari faaliyetler (Dipnot 20) vs.) çok yanlı ekonomik ilişkiler sonucunda Türkiye’yi sömürgeleşmeye götürdü.Türkiye’nin direkt işgali,uzun yıllar süren bağımlı bir gelişmenin sonucunda vede sömürge savaşının kızıştığı dönemde gerçekleşti.Bağımlı ekonomik ilişkilerin gelişmesinin belirli bir derecesinde,artık emperyalistler açısından yatırılan sermayenin güvenliği için direkt müdahaleler kaçınılmaz hale gelmektedir.
    Bugün de bu rolü işbirlikçi (komprador) tekelci sanayi burjuvazisi oynamaktadır.Türkiye’de hangi işbirlikçi sanayi burjuvazisinin arkasında uluslararası tekelci bir “ortak” yoktur? Böyle bir işbirlikçi grup bulunamaz,çünkü yoktur.İhracata dayalı bir sanayileşme modeli benimseyen her ülkede durum budur.
    Türkiye 1999 yılından beri “AB’ye uyum yasaları” çerçevesinde çıkarmış olduğu yasalar ile Lozan Antlaşması’nı aşındırmış ve kendi elleriyle bu anlaşmayı tarihin çöplüğüne göndermiştir.Gerçi emperyalist dünya ekonomisinde ve politikasındaki son 80-90 yıllık değişiklikler Lozan’ın varlık temellerini yoketmiştir ve onun tarihsel varlık temelini ortadan kaldırmıştır.
    Şimdi sorun şudur:Lozan’ın temelleri yokolurken,Türkiye’nin toplumsal yapısı kendisine nasıl bir biçim bulabilir?
    Türkiye’nin üretici güçleri öyle bir tarihsel noktaya ulaşmıştır ki,tam bağımlı bir toplumsal yapıyı uzun süre kaldıramaz.Toplumun bu tür ilişkilere tepkisi sert olur.Her türlü bağımlılık biçimi,ister Sevr biçiminde AB’ye,ister Pantürkist biçimde ABD’ye bağımlı olsun,toplumun bağrındaki çelişkiler sadece keskinlik kazanacak ve bunun dışa vurumu sürekli ekonomik ve politik istikrarsızlık olacaktır.
    Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması sonucunda ortaya çıkan Sevr,İngiliz-Fransız emperyalizmine bağlı olan komprador ticaret burjuvazisinin politik temsilcisi olan Hürriyet ve İtilaf Partisi eliyle olurken;Kürdistan’daki sosyal dayanakları da Kürt toprak ağaları ve orta-küçük ticaret eşrafıydı.Bugünkü Sevr’in sosyal dayanakları,AB tekelci sermayesinin işbirlikçileri ile Kürdistan’daki yarı-burjuva toprak ağaları ile orta ve küçük ticaret eşrafıdır.
    Geçmişte Sevr,toplumun dinamik gelişimine uygun düşmediği için  toplumsal dinamikler tarafından zaten reddedilmiştir.Eğer üretici güçlerin göreceli atılımını öngörseydi zaten Lozan ortaya çıkmazdı.Lozan’a götüren Kemalizm,Sevr’in sosyal gelişme hedeflerinden daha ilerisini gösterdiği için Sevr aşıldı.
    Bugün Lozan’ın parçalanması karşısında komünist hareket,bunun karşısına Sevr’i değil,Sovyetler Cumhuriyeti’ni çıkarmalıdır.Türkiye proletaryası,Ortadoğu, Balkanlarda,Kafkasya ve Orta Asya’da Birleşik bir Sovyet Cumhuriyeti’nin  kurulması için savaşmalı ve bu Sovyet Cumhuriyeti’ni emperyalist ülkelerdeki bir devrimin kıvılcımını çakacak bir devrim olarak görmeli ve kullanmalıdır.
    Türkiye devriminin rolünü ne haddinden fazla abartmak ne de küçümsemek gerekir.Türkiye devrimi ancak bölgesel rolü aracılığı ile uluslararası bir etkiye neden olabilir.Türkiye’nin önderlik edebileceği bir bölge devrimi,tek başına uluslararası emperyalizm karşısında tutunamaz.Bu bölge devrimi bir emperyalist ülke ya da bloktaki bir sosyalist devrim ile desteklenmediği sürece (ki bu devrimin zaman dilimi de fazla uzamamalıdır),uluslararası emperyalist sistemin sermaye birikim süreçlerine direnemez ve kısa bir süre sonra ya yozlaşır ya da bir karşı-devrim ile yenilir:Ya Kronşdat ayaklanmasının (1921) başarılmış hali ya da 1924 Stalinist bürokrasinin iktidarı.
    Türkiye ve bölge devrimi,uluslararası burjuvazi ile uluslararası proletarya arasındaki uluslararası savaşta,ancak ikincil bir mevzi ya da bir parça muharebe olabilir.Bu ikincil kazanım ancak emperyalist bir ülkedeki sosyalist devrim ile birleştiği ve kazanımlarını bu emperyalist ülkedeki sosyalist devrimin kazanımlarına taşıdığı ya da bağladığı zaman ancak elde tutabilir.
    Emperyalist bir ülke ya da bloktaki çarpışma,her iki taraf için de temel çarpışma (Bataille Principale) karakterine sahip olup,bütün kısmi muharebelerin içinde eridiği (olumlu ve olumsuz olarak) temel muharebedir.Kazanan ve kaybeden için sonuçları dünya ölçeğinde olur.
    Rus devrimi temel çarpışmaya girmeyen ikincil bir düzeyde muharebeye giren bir devrimdi.O zamanlar her iki taraf için de temel çarpışma alanı Almanya’ydı. Ağırlık merkezindeki muharebeyi kazanan (emperyalizm), uluslararası stratejik konumunu daha avantajlı bir konuma getirdi.Bu muharebeyi kaybeden taraf (komünizm) ise kazanımlarını “tarihin sağlam bir kazığına” bağlayamadığı için elindekilerini de kaybetti.(Dipnot 21)
    Bugün de biçimsel farklılıklarına rağmen aynı ilkeler sözkonusudur.Komünizm eğer kazanımlarını koruyacaksa,sürekli olarak uluslararası kazanımlarını geliştirmeli vede uluslararası burjuvazi üzerindeki darbelerinin ölçeğini ve derinliğini arttırmalıdır.Strateji sürekli olarak uluslararası bir karaktere sahip olmalı vede burjuvazinin zayıf ve ölümcül yerine vurmalıdır.Bunun için ise Komünist Enternasyonel’e,bütün dünya komünistlerinin teorik ve pratik çabalarının ürünü olan,bir dünya stratejisi gereklidir.Bugün komünizmi tehdit eden en büyük tehlike,sermayenin uluslararasılaşması sürecinde küçük (ulusal ya da bölgesel ) düşünmektir.
Komünizm ya gerçekten enternasyonal olacaktır ya da hiçbir şey!

XI-İşbirlikçi Tekelci Burjuvazi İçerisindeki “Güç Bloku”nun Gelecek Dönemde Evrimi Nasıl Bir Seyir İzleyebilir?

    Aslında yukarıda AB-ABD ilişkilerini analiz ederken bu noktaya kısaca değindik.Ama burada biraz daha ayrıntılı ele alınması konunun anlaşılması için gereklidir.
    Portekiz deneyiminin(Dipnot 22) incelenmesinde de gördüğümüz gibi,İTB’nin çeşitli katmanları,ihracata dayalı sanayileşme modelinin gelişmesiyle birlikte,belirli bir süre için kendi aralarında bir güç bloku oluştururlar.İTB’nin çeşitli katmanlarını belirli bir süre için böyle yakınlaştıran neden hem ortak düşmanlarının varlığı (işçi ve devrimci hareketlerin varlığı) hem de ihracata dönük sanayileşme modelinin sürekli olarak pazarların genişlemesini gerektirmesidir.Böylece her katman dayandığı emperyalist blokun imkanlarını diğerine açma ihtiyacı duyar.Bu ilişkiler zamanla çok karmaşık ilişkilerin oluşmasına neden olur.
    Bu yılın Aralık zirvesinde çıkacak olan karar ve AB’nin tutumu,İTB’nin oluşturmuş olduğu güç blokundaki güçler dağılımını da yakından etkileyecektir.İşin ilginç tarafı,güç blokundaki güç dağılımının yeniden şekillenmesinin bölgesel ve bununla birlikte de uluslararası sonuçları olacaktır.
    Türkiye’nin AB üyeliğinin 15-20 yıldan önce gerçekleşmeyeceği varsayılırsa ama bu dönem boyunca da AB’nin yukarıda belirttiğimiz tarihsel nedenlerden dolayı politik istikrarsızlığı gelişirse,Türkiye “iki arada bir derede” kalamaz.Türkiye’nin AB yolu uzadıkça,onun AB periferisinde uzun süre tutulması imkansızdır.Herşeyden önce Türk İTB’nin yapısı buna engeldir.
Türkiye kendi etrafındaki bölgelerde hiçbir gelişmeye ilgisiz kalamaz.Özellikle de şu sorunlara:
•    Azarbeycan-Ermenistan ve Azarbeycan-İran sorununa.
•    Kürt sorununa ve bu sorunu ilgilendiren bütün ülkeler (İran,Irak,Suriye)ile ilişkilere.
•    Musul-Kerkük petrollerine ve genel olarak Irak sorununa.
•    İran’ın nükleer silah elde etmesine ve ABD-İran ilişkilerine.
•    Orta Asya ve Kafkasya’da Rus,Çin ve İran nüfuzunun ama özellikle de Rus nüfuzunun gelişmesine.
•    Afganistan sorununa.
•    Kıbrıs ve Ege sorununa.
•    İsrail-Filistin sorununa vs.

Bütün bu sorunlar Türkiye’nin bölgesel bir strateji geliştirmesini zorunlu kılmaktadır ve bu sorunlar Türkiye’nin iç politik yapısındaki eğilimleri etkilemektedir ve içerisine çekmektedir.
    AB’nin Türkiye’ye gri bir yanıt vermesi dahi,İTB içerisindeki iktidar  mücadelesinin kızışmasına neden olacaktır.Özellikle de ABD’nin bölge ve dünya politikasında Türkiye’nin önemli rolünün varolması ve ABD politikasının aciliyeti,ABD’yi ister istemez,anti-AB karşıtı yani Türk milliyetçiliği ile iş yapmaya zorlayacaktır.
    Ama işin ilginç tarafı,bir çok noktada,Türk milliyetçiliği ile ABD politikasının çakışmasıdır.Örneğin Çin ve Rus  nüfuzunun Kafkasya ve Orta Asya’da engellenmesi;Azarbeycan’nın İran karşısında korunması;İran’ın panislamizm biçiminde bölgede (Kafkasya,Orta Asya ve Ortadoğu’da) nüfuz arayarak Pantürkizmi ve ABD nüfuzunu daraltmak istemesi;Ermenistan ile yakınlaşması; PKK’ye gizli destek vermesi;Güney Kürdistan’da Türkiye ve ABD aleyhine nüfuz aramak istemesi;Türkiye’ye politik islamı ihraç etmek istemesi ve Kuzey Kürdistan’da Hizbullah aracılığı ile Kürt İslam Hareketi biçiminde nüfuz aramak istemesi;Irak’ın şii temeline dayanarak Irak’ta politik etkisini geliştirmek istemesi ve bölgesel liderlik peşinde koşmak istemesi;İsrail karşıtı politikanın ağırlık merkezi konumunda olması vs...kısacası Pantürkizm ile ABD’nin bir çok noktada yolları kesişmektedir.
    Yakın dönemde İTB içerisindeki güç blokunda Türk pantürkist milliyetçiliğinin, iktidarın bütün iplerini ellerine geçirmesi büyük bir ihtimal dahilindedir.(Dipnot 23)
Ama bunun özellikle bölge politikasındaki etkileri önemli olacaktır.Pantürkizmin iktidarı,Rusya ve Çin’in dünya politikasında daha aktif bir politika yürütmelerine neden olabilecek;İran-Türkiye savaşını gündeme getirebilecek yine Balkanlarda politik istikrarsızlığı körükleyerek AB’nin çelişkilerini daha da keskinleştirebilecektir.
Özellikle Rusya Avrupa’da kendisine güçlü müttefikler aramaya yönelecektir. İran’ın tehdit edilmesi özellikle de Fransa’nın sert tepkisine neden olarak onu Rusya’ya daha çok yaklaştırabilecektir.Rus baskısının Avrupa’da yoğunlaşması Avrupa politikasında köklü değişikliklere neden olabilir.(Dipnot 24)
    Türkiye’nin pantürkist bir politik yörüngeye kaymasıyla birlikte, ABD’nin insiyatifinde geliştirilmeye çalışılan Büyük Ortadoğu Projesi de büyük bir darbe almış olacaktır.Çünkü bu projedeki Türkiye AB üyesi olmuş ve burjuva demokratik bir yapıya bürünmüş bir ülke olarak varsayılmaktadır.Ama faşist ve totaliter bir pantürkist Türkiye’nin oluşması bu projenin büyük bir darbe almasına neden olacaktır.Çünkü pantürkist bir Türkiye BOP’un bölgesel liderliğini yapamaz.
ABD-Pantürkist ittifakının Orta Asya ve Kafkasya’da nüfuzunu geliştirmek istemesi,Çin’i daha baskıcı bir karaktere sürükleyebilir.Bu durum Çin’in politik yapısının dağılmasında en önemli olmasa da önemli etkenlerden biri olabilir.
Kısacası Türk milliyetçiliğinin iktidarının AB üzerinde,Kafkasya,Orta Asya, Ortadoğu,Ege ve Akdeniz’de çok önemli sonuçları olacaktır.Hatta dünya politikasındaki çelişkileri daha da keskinleştirmesine neden olabilecektir.

XII-Üstten Reformlar Aracılığı ile ve İçsavaş Olmaksızın T.C.’nin Burjuva-demokratik Dönüşümü Olanaklı mıdır?

    Bütün tarihsel deneyimler,Türkiye gibi ülkelerin yani bağımlı bir şekilde ihracata dönük sanayileşme modelini benimseyen ülkelerin,üstten reformlar aracılığı ile burjuva-demokratik bir yapıya dönüştürülmelerinin imkansız olduğunu ortaya koymuşlardır.Bu tür girişimler denenmemiş değildir.Ama bu girişimlerin hemen hemen hepsi  iktidar mücadelesinin kızışmasına yolaçarak,içsavaş ile sonuçlanmışlardır.
    Bundan otuz yıl önce Nicos Poulantzas,içten dönüşüm geçirememelerinin bu tür rejimlerin temel özelliklerinden birisi olduğunu belirtirken haklıydı.Bu durum, İTB’nin kendi arasındaki rekabetten kaynaklanmaktadır,ki bu rekabet de emperyalist merkezlerin rekabetinin sonucunda oluşmaktadır.Yukarıda da gördüğümüz gibi emperyalistlerin kendi aralarındaki nüfuz ve paylaşım savaşımı giderek şiddetlenmekte ve derinleşmektedir.İşbirlikçi tekelci sermaye,uluslararası tekelci burjuvazi ile kurmuş olduğu ekonomik ilişkiler sonucunda bu çelişkileri ulusal alana taşımakta ve ulusal alanda yeni biçimler altında tekrar üretmektedir.Uluslararası alandaki rekabeti etkileyemediği ya da daha doğrusu ortadan kaldıramadığı için, kendisini ister istemez kendiliğinden ya da içgüdüsel olarak rekabete adapte etmektdir.
    Tarihsel deneyimler,burjuva-demokratik reformların gelişmesinin kitle hareketinin politizasyonunu daha da geliştirdiğini ve bunun da İTB’nin kendi arasındaki çelişkileri daha da keskinleştirdiğini göstermektedir.Üstten alta doğru uygulamaya çalışılan reformlar,devrimci sınıfların ve hareketlerin uysallaştırılması ve pasifizasyonu sonucunu vermemektedir.Reformlar ister istemez devrimci hareketlere yeni olanaklar ve fırsatlar açmakta ama hepsinden önemlisi İTB’nin hassas ve kırılgan yapısından dolayı da bir ekonomik ve politik kriz anında kitle hareketinin gelişiminin büyük destek noktaları olmaktadır.Burjuva-demokratik reformların İTB için olumsuz bir sonuç vermesinde en büyük etken uluslararası ekonomik ve politik krizin giderek derinleşmekte olmasıdır.
    Toplumun alt kademesindeki sınıflar ve katmanlar,totaliter eğilimlerden ziyade daha çok özgürlükçü eğilimlere meyillidirler ve bu sonuncusunun da sınırı yoktur.
    Türkiye’nin AB’ye uyum çerçevesinde çıkarmış olduğu ya da benimsemeye çalıştığı reformlar hiç kuşkusuz ters tepecektir.Çünkü bu reformlar,İTB içerisindeki güç blokunda milliyetçi eğilimlerin sert tepkisi ve bloku ile karşılaşarak,iktidar mücadelesinin kızışmasına neden olacaktır.
    Türkiye gibi militarist yapısı güçlü olan bir devletin üstten reformlar aracılığı ile dönüşüm geçirmesi mümkün değildir.Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal dönüşümü içsavaş olmaksızın mümkün değildir.

XIII-Sonuç

    Bütün teorik göstergeler,emperyalist sistemin adım adım bir dünya bunalımına sürüklenmekte olduğunu,bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin de tarihin en ağır ekonomik ve politik krizine sürüklenmekte olduğunu göstermektedir.Zaten devletin bir emperyalist blokun dışında kalamayacağını görmesi ve geleceğini bir emperyalist blok ile garanti altına almaya çalışması,Türkiye’de egemen sınıfların paniğinin bir göstergesidir.
    Ancak kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibi gösteren bu görüş yanlıştır. Belki burjuvazinin bir emperyalist blok dışında kalma seçeneği yoktur ama proletaryanın,Komintern aracılığı ile başka bir politik blok içerisinde ama dünya ekonomisinin bir parçası olarak kalarak vede sürekli bir şekilde sosyalist dünya devrimi doğrultusunda yürüme olanağı vardır.Ama dünya çapında asgari koşulların yerine getirilmesi şartıyla.
    Avrasya’da hiçbir ülke Türkiye kadar yeni bir Ekim Devrimi’nin üssü olması bakımından uygun değildir.Emperyalizmin tarihinde yeni bir devrimci dönem açılmıştır.Bu devrimci dönem eğer kaba bir karşılaştırma yapılırsa eğer,1908-1923 devrimci dönemine benzemektedir.Önümüzdeki kısa ve orta dönemde ortaya çıkacak büyük politik alt üst oluşlar,21.yüzyılın biçimlenmesinde önemli bir yere sahip olacaktır.
    Türkiye’nin AB dışında bırakılması,belki de Türkiye’nin gelecekte bir sosyalist devrim girdabına itilmesine de yardım edecektir.Böyle bir Sovyet yoluna giren Türkiye’nin tek seçeneği ilerleme olacaktır.O bunu istemese de tarih onu ileriye doğru itmeye zorlayacak ve o bölgesel ve uluslararası bir devrimci politika yapmak zorunda kalacaktır.Sermayenin uluslararasılaşması bunu zorunlu kılar.Türkiye devrimi,sermayenin uluslararası karakterinden dolayı, tek ulusal değil,tek bölgesel değil ama uluslararası bir düşmana sahiptir ve o bu düşmana ancak uluslararası bir siyaset ile karşılık verebilir.Uluslararası komünist hareketin bir parçası olan bir devrimci Türkiye’nin devrimci proletaryasının görevi,sıkı bir şekilde,Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya,Rusya ve Avrupa proletaryası ile birlikte diğer ülkelerin proletaryasının da katılımıyla el ele vererek sosyalist dünya devrimine doğru yürümektir.
    Bugün Türkiye’nin Avrupa kapısındaki görüntüsü tek kelimeyle utanç vericidir. Kendi boynuna sömürgecilik zincirinin takılması için adeta yalvarmakta, tepelenmekte,aşağılanmakta ve Avrupa’nın eski “hasta adamı” rolünü tekrar oynamaktadır.
    Ama Avrupa’nın politik iflası gelişir ve Türkiye yeni Sovyetler Cumhuriyeti’nin insiyatifini eline alırsa,Avrupa  bir kriz altında debelenir (AB’nin iflasından dolayı) ve faşist hareketler yavaş yavaş iktidara gelmeye başlarlarsa,halklar yüzünü doğuda  yükselen Sovyet ışığına dönmeye başlarlarsa,işte o zaman Avrupa’daki ülkeler,proletaryanın önderliğinde belki de bu Sovyet Cumhuriyeti’ne katılmak için sıraya gireceklerdir.
    Hiç belli olmaz!



KAYNAKLAR
1-Henry Kissinger,La Nouvelle Puissance Americaine,s.34,Edition Fayard.
2-Jean Louis Mucchielli,Multinationales et mondialisation,s.150-151,Edition Points.
3-a.g.e.s.16.
4-Zibginiyev Brzezinski,Büyük Satranç Tahtası,s.57,Sabah Yayınları.
5- Bakınız,H.Kissinger,a.g.e.s.49.
6-Z.Brzezinski,Le Vrai Choix-L’Amerique et le Reste du monde,s.7,Edition Odile Jacob.
7-Z.Brzezinsi,Büyük Satranç Tahtası,s.67.
8-H.Kissinger,a.g.e.s.53.
9-Aktaran Brzezinski,Büyük Satranç Tahtası,s.63.
10-Brzezinski,Büyük Satranç Tahtası,s.41.
11-Harold Mackinder,aktaran Brzezinski,Büyük Satranç Tahtası,s.38.
12-Aktaran Ümit Özdağ,Türkiye-AB İlişkileri,s.30,ASAM Yayınları.
13-a.g.e.s.30.
14-a.g.e.s.30.

DİPNOTLAR

(Dipnot 1):Bu sorun oldukça karmaşık olup ve burada detaylarının açılması uzun bir yer kaplayacaktır.Biz şimdilik sorunu kısaca ele alacağız.Derinlemesine analizini ise başka makalelere bırakacağız.
(Dipnot 2):Bu nokta az ileride biraz daha ayrıntılı açılacaktır.
(Dipnot 3):Geçmiş çağlarda insanoğlu,insanlığın geleceğinin çeşitli dinlerde ya da çeşitli tanrılarda olduğunu ileri sürerken,aslında insan düşüncesinin bu genelleştirme özelliğini kullanıyordu.
(Dipnot 4):Uluslararası tekel üzerinde az ileride biraz daha ayrıntılı durulacaktır.
(Dipnot 5):Bir  çok burjuva teorisyen,uluslararası tekelin çeşitli biçimlerini birbirinden ayırmak için bazı kavramlar üretmişlerdir: Oligopol,Çokuluslu şirket,Etnosentrik firma,Polisentrik firma,jeosentrik firma vs. gibi.
(Dipnot 6):Pazarların gelişmesi ve birleşmesi,değer yasasının kaçınılmaz bir sonucu olarak,üretim ve pazarlama için “gerekli olan sermaye miktarını” arttırmaktadır.Bu durum uluslararası tekel olmayı gerekli kılmaktadır.
(Dipnot 7):Dikkat edilmelidir.”Kaynaşma” tek aynı nitelikte olanların kaynaşması (iki uluslararası tekelin örneğin) değildir.Ama aynı zamanda bir uluslararası tekel ile bir işbirlikçi tekelin de “kaynaşması” ya da ikincinin adım adım yutulmasıdır:sermayenin merkezileşmesi ilkesi.
(Dipnot 8):Tam olarak emin olmamak ile birlikte,böyle bir politik kırılmanın I.Dünya savaşı öncesi ve sonrasında da yaşandığını düşünüyorum.Bu nokta ile ilgili olarak yeterince araştırma yapamadım.
(Dipnot 9):Atlantik ailesinin korkunç çocuğu
(Dipnot 10):Orta ve Doğu Avrupa’yı ele geçiren bir güç ister istemez Avrupa’da atak bir politikaya geçmektedir.
(Dipnot 11):Aynı durum değişik bir stratejik derinlik alanı olarak,Rusya’nın güneyindeki Kafkasya ve Orta Asya’dır. Nazi Almanya’sı II.Dünya savaşında Orta ve Doğu Avrupa ile birlikte,Kafkasya ve Orta Asya’yı da kazanmak istemiştir.Ancak Türkiye’nin savaşa girmeyerek buna yanaşmaması,SB’nin stratejik durumunun korunmasında önemli bir durum oluştururken,buna karşılık Almanya’nın stratejik konumunda bir zayıflığa yolaçmıştır.Rusya’nın gerçek bir kuşatılmasında her iki alanın bir tek strateji temelinde koordineli birlikteliği şarttır.

(Dipnot 12):Dünya ekonomisinde bu durum Kesim-I’in Kesim-II’den daha hızlı büyümesi sonucunda ortaya çıkar,ki çözümü ancak savaş ile olanaklıdır.
(Dipnot 13):Bir kaç ay önce Rusya’nın protestolarına rağmen,Baltık ülkelerinin AB ve NATO’ya alınması ile ABD emperyalizmi ve takipçileri Rusya’nın kapılarına dayanmıştır.
(Dipnot 14):Bakalım gelecek Türkiye’de yeni Enver Paşa kim olacak!
(Dipnot 15):Bir tür “Önleyici Müdahale”.
(Dipnot 16): Bu artık emperyalizmin III. dünya savaşıdır.
(Dipnot 17):1 Mart 2003 tezkeresi tartışmaları yaşandığı sürede,ABD’yi ziyaret eden ve G.W.Bush ile görüşen dönemin Türk dış işleri bakanı Yaşar Yakış,Irak savaşında ABD ile birlikte hareket etmelerinin ve üstelik BM kararı olmadan böyle bir girişime ortak olmalarının AB ile ilişkileri olumsuz etkileyeceğini belirttikten sonra,Bush’un Yaşar Yakış’a cevabı ilginçtir:”Hangi Avrupa’dan konuşuyorsunuz,onu üçe böldüm.” dediği yabancı gazetelerde yayınlandı.
(Dipnot 18):Bir noktanın açıklanması önemlidir.Bu ülkelerde de AET ile entegrasyon için reformlar yapılmak istenmiştir.Ancak bu reformlar sonuna kadar gitmemiş ve ters bir sonuç vererek yarı yolda kesilmiştir.Bu ülkeler ancak bir içsavaştan sonra ve işçi sınıfının ezilmesinden sonra burjuva demokrasisini oturtabilmişlerdir.Bakınız DEVRİMCİ BÜLTEN sayı 34,Portekiz devrimi ile ilgili makaleye.
(Dipnot 19):Buna benzer ilginç bir örnek,I.Dünya savaşı sırasında,İngiliz-Fransız emperyalizminin Rusya’da Şubat 1917 devriminden sonra,Rusya’yı burjuva demokrasisi biçiminde kendilerine bağlamak istemeleri sırasında görüldü.Avrupa’nın burjuva-demokratik politik istikrarsızlığı,bağımlı bir Rus burjuva demokrasisinin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Sonuç,hiçkimsenin savaşın başında tahmin edemediği bir şekilde gerçekleşti: Ekim Devrimi ve Bolşevizmin yerleşmesi,gelişmesi ve güçlenmesi.
(Dipnot 20):Özellikle de 1908’den sonra “Ortak-girişim” ticari faaliyetler bir patlama yapmıştır.Bu tür faaliyetlerde yabancı ortak payını çok kısa bir zaman sonunda yüzde ellinin üzerine çıkartarak ve hatta direkt sermaye yatırımı yapma imkanına kavuşmuşlardır.Bu ekonomik temel daha sonraları Türkiye’nin işgaline kadar giden yolun aslında başlangıcı olmuştur.
(Dipnot 21):Kaybedilen temel çarpışmanın yerini muharebede hiçbir şey dolduramaz.Bu prensip tek savaş için değil politika için de geçerlidir.
(Dipnot 22):Devrimci Bülten sayı 34.
(Dipnot 23):Aslında ordunun bir çok kademesinde Türk milliyetçiliğinin bölgesel politikalarını ya da “çekincelerini” paylaşan bir çok subay ve asker vardır.Hatta TSK’nın bir çok konuya yaklaşımındaki üslup bunu ele vermektedir.
(Dipnot 24):Bu noktada görüldüğü gibi AB dışındaki bir Türkiye’nin dünya politikasına etkisi muazzam boyuttadır.Ama bütün bu ilişkiler ortasında bir an Türkiye’nin kızıl olduğunu düşünün...bunun emperyalist sistem üzerindeki etkileri muazzam olur.

|
_ _