[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-05-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 53 (2) }
| Devrimci Bülten

AKP'DEN PKK'YE BÜYÜK KOMPLO
(Paris Suikasti Üzerine)

 "Sakine Cansız'ın anısına..."


K.Erdem



Giriş
 
Paris'in Gare du Nord semtinde dokuz Ocak 2013 tarihinde  PKK'nin önder kadroları içerisinde yeralan Sakine Cansız ve KNK Fransa temsilcisi Fidan Doğan (Rojbin) ve Leyla Söylemez'in alçakça katledilmesinden sonra bütün politik analizlerin merkezine neredeyse bu katliam yerleşmiş durumdadır.
Bu katliamı politik yönden bu kadar hassas yapan durum,zamanlaması ve Kürt sorunu üzerinden bütün bölge devletlerini ve emperyalistleri ilgilendirmesidir.Bu katliamın doğru bir şekilde değerlendirilmesi ancak bölge ve dünya politikasının doğru bir şekilde ele alınmasına bağlıdır ve bu karmaşık politik olayların mantığına dayandırılmalıdır. Aksi taktirde bir çok komplo teorisinin ortada dolaşmasına neden olarak belki de bu katliamı planlayanların da amaçlarına hizmet etmesine neden olacaktır.
O halde Paris katliamının politik amacı nedir ve bu katliamı planlayanlar bu eylem ile neyi hedeflemişlerdir?
Olayları çok geniş bir tarihsel,toplumsal ve siyasal çerçevede ele aldığımız zaman, görülecektir ki, Paris katliamı AKP'nin PKK'ye karşı uygulamakta olduğu çok geniş ve çok boyutlu bir politik tasfiye hareketinin psikolojik operasyon ayağını oluşturmaktadır.
Ama elbette ki bu sonucu mantıklı bir politik ve teorik temel ile açıklamak gerekir.Bu noktada  Ortadoğu ve dünya politikası ile ilgili bazı genel teorik ve politik soyutlamalar yapmak gerekmektedir. Daha sonra da bu genel soyutlamaları özele doğru yani AKP ve İmralı'daki Abdullah Öcalan arasında başlayan görüşmelere doğru giderek darlaştırmak gerekir.
 
Emperyalist Paylaşım Mücadelesi ve Ortadoğu
 
Uzun zamandan beri ama özellikle de Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra NATO ittifakkının, Ortadoğu'yu ama özellikle İran,Irak ve Suriye eksenini politik olarak dağıtma ve bu bölgeleri bir çok nedenden dolayı (enerji kaynak ve nakil hatlarının güvenliği,Rusya ve Çin'in sarılması ve onlar üzerinde baskı oluşturma ,İsrail güvenliği vs.) NATO ittifakının yayılma alanına dönüştürme politikası vardır.
Bu politikanın başlangıcı Bill Clinton dönemine kadar uzanır ve onun Başkanlığı'nın ikinci dönemi özellikle bu politikanın ağırlıklı olduğu bir dönemdir.Haziran 2008'da Devrimci Bülten'de "PKK'nin Yeni Stratejik Yapılanması ve Liberal Yanılsamalar" makalesinde ABD'nin Ortadoğu,Türkiye,Kürt ve PKK politikasıyla ilgili olarak söyle  yazmıştık :

"1999 yılında A. Öcalan’ın yakalanmasına giden süreç, ABD’de  B. Clinton’un 1996 yılında ikinci defa Başkan seçilmesiyle başladı. İkinci Başkanlık döneminde Clinton, ABD’nin Ortadoğu, Kafkasya, Orta ve Doğu Avrupa’ya daha  fazla ağırlığını koyması gerektiği görüşünü benimsedi.  Bu temelde de çabalarını yoğunlaştırdı. ABD ve müttefiklerinin bu bölgelere olan bağımlılıklarının gelecekte daha da artacağı öngörüldüğü için (Bakü-Ceyhan boru hattı bu dönemde planlandı), bu bölgelerin Transatlantik Emperyalist İttifakı (TAEİ) için “düzenlenmesi” hayati önem teşkil ediyordu.  Bunun için gerek Ortadoğu’da gerek Kafkasya’da gerekse de Orta Asya’da bazı rejimlerin devrilmesi ya da değiştirilmesi TAEİ için zaruriydi.  Demokrat Parti bu rejim değişikliklerini daha çok bu rejimlerin içten çözülmeleri üzerine oturtmak istiyor ve ABD’nin bölgedeki askeri gücünü de, bu içten değişiklikleri destekleyen bir tamamlayıcı dış güç olarak düşünüyordu.  Zaten Irak’ta bu çalışmalar I.  Körfez Savaşı’ndan beri çoktan başlamıştı ve B. Clinton’un İkinci Başkanlık döneminde de yoğunlaştı.
  
Bu dönemde ABD’nin bir bölgesel stratejisi vardı.  Bu bölgesel strateji TAEİ’nin uluslararası stratejisine ekonomik, politik, askeri ve diplomatik olarak dayandırılan bir stratejiydi.  Buna göre ABD-AB güçlü ittifakı etrafında şekillenecek olan çeşitli bölgesel yapılanmalar oluşturulacaktı.  Bu bölgesel yapılanmalar, ABD-AB ittifakına dayanacaktı ve böylece güçlü bir uluslararası merkezden beslenecekti.  Bu temelde ABD, AB’ye daha dikkatli davranıyordu ve onu uluslararası alanda daha fazla politik ve askeri sorumluluk alması yönünde cesaretlendiriyor ve hatta onun Orta ve Doğu Avrupa’ya doğru genişlemesini destekliyordu.  Böylece ABD-AB ittifakı temelinde, AB’nin genişlemesi, dolaylı olarak ABD’nin ekonomik ve politik genişlemesine de yardım ediyordu.  Bu dönemde ABD’nin Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu politikası, AB ile varolan güçlü ittifaka dayandırılarak kurgulanıyordu.
  
Bu bölgelerin daha fazla TAEİ’nin ekonomik, politik, askeri ve kültürel egemenliği altına girebilmesi için, buralarda varolan rejimlerin ya değiştirilmesi ya da devrilmeleri gerekiyordu.  Çünkü bu rejimlerin çoğu “Soğuk Savaş” döneminin ürünü olup bir kısmı da Sovyet Bloku’nun çöküşü sonrasındaki politik boşlukların sonucunda daha “Batı” emperyalistlerinin bölgeye ağırlıklarını koyamadıkları bir “ara dönem”in ürünüydüler.  Onun için bu rejimlerin yavaş yavaş TAEİ’nin  çıkarları doğrultusunda “düzenlenmeleri” gerekiyordu.  İşte tam da bu noktada üç bölge ile (Avrupa, Kafkasya-Orta Asya ve Ortadoğu) sınıra sahip tek ülke olan Türkiye, ABD’nin uluslararası ve bölgesel stratejisinde kilit bir noktaya oturdu. Ama tek “jeostratejik” değil “jeopolitik” olarak da. TAEİ bu bölgelerdeki rejim değişikliklerini herhangi bir yönde ve biçimde değil, burjuva demokrasisi yönünde ve biçiminde yapmak istiyordu. Burjuva demokrasisi böylece hem buralardaki diktatörlüklerin ağır baskıları altında ezilen halkların politik eğilim ve enerjilerini harekete geçirecekti ve böylece bu rejimlerin iç çöküşlerini hızlandıracaktı hem de bu hareketlerin kolayca ABD-AB ittifakının “kanatları” altına girmesini kolaylaştıracaktı. Ama bunun için bu bölgelere açılan Türkiye’nin  önce bu temelde politik ve ekonomik olarak dönüştürülmesi gerekliydi ki, ona dayanılarak diğer devletler içten çözülebilsin. İkinci Başkanlık döneminde B. Clinton bu stratejiye güçlü bir şekilde el attı. Onun  başkanlık döneminde önemli politik gelişmeler oldu:
 
1-1993 yılında İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), ABD’nin aracılığı ile biraraya gelerek, sonucu iki devletli bir sürece evrilecek olan bir yol haritası üzerinde anlaştılar: Oslo Süreci.
2-ABD Güney Kürdistan’da I.  Körfez Savaşı’ndan sonra Çekiç Güç aracılığı ile sürekli askeri varlık bulundurmayı elde etti.
3-1997’nin başlarından itibaren, ABD ve İngiltere’nin himayesinde, KDP ve KYB (Mesut Barzani ve Celal Talabani), önce Ankara’da, sonra da Londra ve Washington’da bir araya getirilerek aralarındaki düşmanlığa son verildi.
4-Yine aynı yıl ABD’nin desteği ile AB’nin Luxembourg Zirvesi’nde Türkiye’ye AB’ye Aday Adayı statüsü verildi.
5-İran’da Hatemi’nin % 70 gibi bir oy oranı ile Cumhurbaşkanı seçilmesi İran’ın içten çözülmeye başladığı yanılsamasına yolaçtı ve ABD bu hareketin başarıya ulaşmasına bel bağladı.
6-KDP ve KYB’nin biraraya gelmesi tamamlandıktan sonra, PKK’nın politik ve askeri tasfiyesine hız verildi ve bunun sonucu olarak A.  Öcalan 1999’un başında yakalandı.
7-Yine aynı yıl ne tesadüftür (!) ki, ABD’nn güçlü desteği sayesinde Türkiye’ye AB’nin Helsinki Zirvesi’nde AB’ye Aday statüsü verildi.
8-1990’lı yıllar boyunca ABD, Bakü-Ceyhan boru hattının yapılması için büyük çaba harcadı ve Ekim 1998 yılında ABD, Azarbeycan, Türkiye, Gürcistan, Kazakistan ve Özbekistan’ın katılmasıyla Ankara Deklarasyonu’nu yayınladılar. Bu ülkeler Bakü-Ceyhan boru hattına tam desteklerini ilan ettiler. Anlaşma nihai biçimini ise Kasım 1999 yılında İstanbul’da gerçekleşen ve B.  Clinton’un da imza töreninde hazır bulunduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü Konferansı sırasında aldı.
ABD’nin bütün bu politikalarının PKK açısından anlamı açıktı. ABD ve müttefiklerinin şekillendirmek istedikleri Ortadoğu’da PKK’ye yer yoktu.  ABD’nin amacı PKK’yi tamamen bitirmek değildi, onun Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi içerisinde marjinalleşmesini sağlayarak, liberal bir çizgiye gelmesini istiyordu.  Daha doğrusu ABD, PKK’nin Türkiye’nin AB sürecine adapte olmasını ve bazı liberal reformlar temelinde askeri faaliyetlerini durdurmasını ve legal politik zeminde liberal bir politika gütmesini istiyordu.  Çünkü AB yolunda Türkiye de bazı liberal adımlar atacaktı ve böylece hem Türkiye hem de PKK, AB müktesebatı çerçevesinde “aynı politik çerçeve” içerisinde “aşırılıklarını” törpüleyeceklerdi.
 
ABD, PKK’nin bu sürece adapte olmaması halinde, KDP-KYB-Türkiye ve AB aracılığı ile onu bitereceğini gerek dolaylı gerekse de dolaysız bir biçimde ona gösterdi.  İşte bu dönemde A.  Öcalan’ın ortaya attığı Demokratik Cumhuriyet fikri, PKK’nin bu uluslararası sıkıştırılmasının ürünüydü ve parti ölüm-kalım arasına sıkışmıştı. Bu dönemde PKK’nin söylemde liberal bir çerçeveye çekilmesi onu politik ve askeri tasfiyeden korumuştur.
 
PKK’nin 2000’li yılların başlarında içerisine çekilmiş olduğu liberal Demokratik Cumhuriyet programı, PKK’ye bir yandan zaman kazandırmış ve onun tasfiyesini durdurmuştur, bir diğer yandan da TC devletini bir teste tabi tutmuştur ve “topla oynama sırasını” ona vermiştir. Yani onun üzerinde demokratikleşme yönünde politik adımlar atması noktasında kamuoyu baskısını arttırmıştır.
 
“Topla oynama sırası” TC devletine geçince tam da bu noktada bu devletin çok önemli bir zaafının olduğu ortaya çıkmıştır, ki biz bunu defalarca belirttik.  Türkiye gibi ülkeler “üstten reformlar” yoluyla demokratikleşemezler. Bunun olabilmesi için, çok olumlu iç ve dış koşulların olması gerekir, ki içinden  geçtiğimiz süreçte böyle bir durum söz konusu değildir.
 
B. Clinton döneminin ABD’sinin, uluslararası alanda PKK’yı sıkıştırmasının ve bu temelde A. Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmesinin en önemli nedeni, PKK’nın askeri eylemlerini belirli bir süre yokederek, Türkiye’nin AB doğrultusunda burjuva-demokratik reformlar yapmasını kolaylaştırmaktı.  Türkiye, PKK ile yoğun bir savaş içerisindeyken bu reformları yapamazdı. 1999 yılında A. Öcalan’ın yakalanması ve PKK’nın bu temelde de askeri eylemlerini belirli bir süre durdurması ile Türkiye’nin bir “ateşkes süreci” içerisinde bu reformları daha kolay yapabileceği ve bundan dolayı iç siyasette fazla sorun yaşamayacağı varsayılıyordu.
 
TC devleti “üstten reformlar” yolu ile burjuva demokrasisine evrilmeye çalışırken, giderek İşbirlikçi Tekelci Burjuvazinin (İTB) kendi içerisinde düşmanca bir biçime bürünen bir politik bölünmenin ortaya çıktığı görüldü ve bu politik bölünme bütün politik sistemi kilitlemiş durumdadır.
 
Ama Türkiye’de İTB içerisinde bu politik bölünmüşlüğü besleyen ve geliştiren durum, uluslararası alandaki önemli gelişmeler olmuştur. 2000’li yılların başlarından itibaren, uluslararası emperyalist sistemde çok önemli gelişmeler yaşanmıştır ve daha önce planlanan politikaları değişikliğe uğratmıştır. 2000’li yılların başlarındaki değişiklikleri kısaca hatırlarsak eğer:
1-ABD’deki Başkanlık seçimlerini Demokrat Parti kaybetmiş ve ABD’nin yeni Başkanı G. W. Bush olmuştur. Böylece ABD’nin uluslararası politikasında önemli değişiklikler olmuştur.
2-SSCB’nin çöküşünden sonra kendi emperyalist kabuğuna çekilen Rusya, V. Putin ile emperyalist paylaşım savaşına güçlü bir şekilde geri dönmüştür. 
AB, dünyayı ilgilendiren bütün önemli politik sorunlarda, 2000’li yılların başlarından itibaren hep ikincil bir düzeyde kalmış ve iç birliğinin nereye doğru gideceğini (yani federal mı yoksa konfederal mı olacağını) dahi belirleyememiştir. Bu dönemde ABD ile AB arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır.
3-11 Eylül 2001 saldırılarının ardında, ABD, Afganistan ve Irak’a saldırarak buralardaki rejimleri devirmiştir. Ama aynı zamanda İran ve Suriye’ye saldırıların da altyapısını hazırlamaya çalışmıştır.
4-2002 yılının sonunda Türkiye’deki genel seçimleri AKP kazanarak tek başına hükümet oldu.
5-Ukrayna ve Gürcistan’da TAEİ yanlısı rejimler iktidara gelmişlerdir.
Türkiye 1 Mart 2003 tezkeresinin reddi ile Irak’a kuzeyden bir cephe açılmasını önlemiş ve bir tür “tarafsızlık” politikası izleyerek, ABD’yi daha fazla KDP, KYB ve PKK’ya doğru itmiştir.
6-ABD’nin Afganistan ve Irak’taki maddi ve manevi kayıpları hesaplanandan da fazla gerçekleşmiştir ve bu durum ABD hükümetini iç ve dış politikada zor bir duruma sokmuştur.
7-İran nükleer silah elde etme doğrultusunda eskiye oranla büyük yol katetmiştir.
8-AKP’nin bölgede tarafsızlık politikası izlemesi ve herkes ile dost olma çabasının ortaya çıkması ve bu temelde ABD’ye eskiye oranla daha fazla mesafeli olmasına yolaçmıştır.
9-ABD’deki ekonomik kriz, dünya ekonomisini ve politikasını derinden etkilemiştir. Bu durum ABD’nin askeri harcamalarının  düzeyini düşürmesini zorunlu kılmakta ve onu müttefikleri ile daha fazla yakınlaşmaya zorlamaktadır.  vs…
Kısacası bugünkü emperyalist dünya B.  Clinton dönemindeki emperyalist dünya değildir.  “Köprülerin altında çok sular akmıştır. ” Emperyalist sisteme, ABD ve müttefiklerini göreceli olarak dengeleyen ya da bu yönde çaba sarfeden Rusya ve Çin’in girmiş olması, ABD’nin eski PKK politikasının temelini giderek yoketmiştir.  Küresel bağlamda emperyalistler arasında çelişkilerin giderek keskinleşmekte olması ve bu çelişkilerin dünyanın çeşitli bölgelerinde kendisini “üretmesi”, PKK gibi hareketlere daha fazla manevra alanı açmıştır.
  
İşte PKK 1999 yılında girdiği bocalama dönemini, liberal Demokratik Cumhuriyet programı ile zaman kazanarak atlatmaya çalışırken, dünya politikasında yaşanan gelişmeler, onu, bocalamadan yeni bir strateji geliştirmeye doğru itmiştir.
 
Bu noktada PKK, ABD’nin Ortadoğu'daki  sıkışmışlığını ya da politikasını, kendisi için tarihsel bir fırsata çevirmeye çalışmıştır. Bu noktada Güney Kürdistan ve Irak’ın ABD tarafından işgali onun için bir laboratuvar işlevi görmüştür. "( K.Erdem,PKK'nin Yeni Stratejik Yapılanması ve Liberal Yanılsamalar,Devrimci Bülten sayı 48,Haziran 2009,www.komunistdunya.org)


Ortadoğu,Kürdistan ve PKK

A.Öcalan'ın yakalanmasından sonra ABD ve Avrupa açısından Türkiye bağlamında beliren en önemli durum,Türkiye'nin kendisinden istenen reformları yapamaması ve politik standartlarını Avrupa Birliği düzeyine çıkaramamasıdır.

11 Eylül saldırılarından sonra ABD Ortadoğu'ya daha fazla ağırlığını koymaya başladığı zaman dahi Türkiye'yi bu noktada hep cesaretlendirdi ve itti.2004 Aralık ayında AB'nin Türkiye ile müzakereleri başlatmayı kabul etmesi ABD hükümetinin baskısı sonucunda oldu.

1 Mart 2003 tezkeresinin reddinden sonra, ABD Ortadoğu'da farklı taktik arayışlara girdi ve bu arayışlar dolaylı da olsa Kürt ulusal hareketine daha esnek bir siyaset imkanı ve yeni politik fırsatlar sunmaya başladı.Bu temelde PKK manevra yapmaya, zaman kazanmaya ve Kürdistan'ın farklı parçalarının özgül konumlarını gözönünde bulundurarak farklı taktik anlayışlara yöneldi. PKK'nin bu dönemde uyguladığı politika çok boyutlu ve kapsamlıdır vede bu politikanın genel çerçevesinin özü  A.Öcalan'ın "Bir Halkı Savunmak" kitabında bulunur.

A.Öcalan,Ortadoğu'da olayların genel tarihsel yönünü,çerçevesini ve bu çerçeve içerisinde sınıfların, politik hareketlerin ve devletlerin gruplaşmalarını şöyle analiz eder:
"Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu kaosuna iyice girdiğinde,ortaya çıkabilecek gelişmeleri önemle değerlendirmek gerekir.Kürdistan üzerinde üç kuvvetin çekişeceği şimdiden açığa çıkmış bulunmaktadır.Birincisi ABD,İsrail ve işbirlikçi Kürtler.İkincisi Türk,İran ve Arap statükocu güçleri ile az bir kısım Kürt milisleri ve işbirlikçi aşiretçi,kompradorburuva kesim.Üçüncü kesim daha ağırlıklı olup yoksul emekçi,yurtsever,demokrat halktan oluşmaktadır.Bu tip ayrışma ilk defa gerçekleşmektedir.Statüko ile hareket eden işbirlikçi Kürtlerin zamanla erimeleri güçlü olasılıktır.Irak'taki Kürtlerin konumundan bu yönlü gelişmeler çıkarsanabilir.Eğer Türk,İran ve Arap yönetimleri kendi Kürt reformlarını yapmazlarsa,yurtsever demokrat Kürtlerle empryalizmin işbirlikçisi Kürtler arasında her düzeyde farklı ittifaklar gelişebilir.Sonuçta ABD önderliğinde bütün Kürtler koalisyonda yer alabilirler.Bir uzlaşma imkanı görmezse (Türk,İran,Arap yönetimi), PKK önderlikli Kürtlerin de koalisyon güçleri ile ilişkilerini ateşkes ve demokratik çözüm temelinde geliştirmesi beklenebilir.Bu ilişkiden zaten Irak Arap yönetimi stratejik bir darbe yemiştir.Irak'ı yıkan ABD,İsrail ve Kürt ittifakıdır."(A.Öcalan,Bir Halkı Savunmak,s.458)

Öcalan yukarıdaki teorik analizini bölge ve Kürdistan somutunda daha da geliştirerek,ortaya çıkabilecek olası politik bloklaşmaları ve ittifakları şöyle ele alır:
"Birincisi (...) Muhtemelen Arap,İran ve Türk statükocuları kendi aralarında bir ittifakı daha da geliştirmek isteyeceklerdir.Buna karşılık ABD,AB ve İsrail ilkel Kürt milliyetçiliğini tüm Kürdistan parçalarında destekleyip federe statüde ısrar edecektir.Kıbrıs bu yaklaşımın provasıdır.Sıra Filistin ve Kürdistan'a gelecektir.Giderek tüm Ortadoğu'ya bu yönlü model oturtulmaya çalışılacaktır.Statükocu bölgesel devletler buna karşı direnirken,diğer yandan geleneksel güçlerini kullanarak işbirlikçi Kürt milislerini daha da silahlandırabilirler.TC'nin Barzani ve Talabani'ye uyguladığı politikaları yaygınlaştırma ihtimali vardır.(...) TC içinde Barzani ve Talabani dahil,nakşi sünni ilkel milliyetçiliği ile geniş bir ittifakın PKK karşıtlığına bağlı olarak geliştirildiğini iyi okumak gerekir.1990'larda Özal'la başlatılan ve arkasında ABD'nin olduğu bu politika şimdilik TC içinde önemli bir tedirginliğe yol açmış bulunmaktadır.Kürt feodal burjuva blokunun ABD-İsrail-AB'yi mi,TC'yi mi esas alacakları en tartışmalı,çelişkili konuların başında gelmektedir.Her an yeni çatlama ve uzlaşmalara açık bir konudur (...)

İkinci olası gelişmeye karşılık,yeni politika ve statüler devreye girebilir.İlkel Kürt milliyetçiliği derinleşecek Ortadoğu kaosunda ayrı devlet eğilimini güçlendirerek çıkmak isteyebilir.Irak'taki Federe Kürt devletine İran,Türkiye ve Suriye Kürtlerini de katmak gündeme gelebilir.Bu durumda,ABD,AB ve İsrail ile ittifaklar daha da derinleşip kapsamına PKK'yi de almak isteyebilirler.Aslında KONGRA GEL vesilesiyle baş gösteren gruplaşmanın özünde bu istemi görmek mümkündür.1991'de de denenmek istenmişti.Fakat PKK kendini çok yönlü sistematik bir güç haline getirmeden,kişisel gruplarla katılım erimeye yol açacağından,tasfiyecilik olarak sonuçlanmaktan kurtulamaz.Kürt milliyetçi dalga yükselecektir.Birkaç tane İsrail-Filistin,Irak,Kıbrıs,Çeçen ve Kosova türü gelişme ortaya çıkabilecektir.Buna karşılık Türkiye,İran ve Suriye ortak politikalar halinde tavır koymaya çalışacaktır.PKK ise, özellikle yeniden yapılanma temelinde Demokratik ve Özgür Kürdistan çizgisini korumak durumundadır.Halkın demokratik otoritesinin yükselmesine çalışırken,çizgisinin derin ufuklu,sağlam teorik,programatik,stratejik ve taktik esaslarını özenle koruyacaktır.Bir devlet + bir demokrasi formülünde ısrarlı ve yaratıcı davranacaktır.
Üçüncü olası politik seçenek demokratik çözüm ve barış seçeneğidir.Yeniden yapılanma temelinde PKK ve KOMA GEL bu sürecin başat gücü konumundadır.Fetihçi devlet gelenekli politikalarla ABD destekli ilkel milliyetçi  Kürt politikaların çözümsüzlüğü derinleştirmesiyle demokratik çözüm ve barış seçeneği gelişim sağlayabilir.Bunun için özellikle Türkiye'de sağ milliyetçi ve dinci politikalar yerine,demokatik sol politikaların bir umut olarak doğup gelişmesi önem taşımaktadır." (A.Öcalan,age,s.502,503,504)

AKP'nin PKK'ye karşı girişmiş olduğu bu büyük komplonun boyutunu ve dinamiğini  iyi kavrayabilmek için,2003-2013 arası Öcalan'ın yukarıda belirtmiş olduğu politik olasılıklardan hangisinin ortaya çıktığını anlamak gerekir.Bu anlaşılmadan ne komplonun merkezi ne kapsamı ne de politik hedef ya da hedefleri anlaşılabilir.Bu aynı zaman da olayların bundan sonra nasıl evrileceğini anlamak açısından da önemlidir.

Daha önceleri yazdığımız bir makalede, AKP'nin PKK ve Kürt politikasının emperyalistler ,bölge devletleri ve güçleri ile bağıntılı olarak  on yıl boyunca nasıl bir evrim geçirdiğini kısaca şöyle özetlemiştik:

"2011'den önce AKP'nin PKK   politikası   sözde komşular   ile "sıfır sorun" politikası aracılığı ile  iyi ilişkiler  kurmak ve bu temelde Iran,Suriye,Güney Kürdistan Federe Hükümeti ile  işbirliğini  geliştirerek  ve ABD ve Avrupa'nın da desteğini sağlayarak önce PKK'yi kuşatmak sonra da tasfiye etmeye çalışmaktı. AKP'nin bu stratejisine hem İran-Suriye hem de ABD ve İsrail farklı politik çıkarlardan dolayı isteksiz ve gönülsüz yaklaşıyorlardı.

İran ve Suriye PKK'nin tasfiyesinden sonra Türkiye'nin nasıl bir politik tutum alacağını kestirmiyorlardı. PKK ve Kürt sorununu belirli bir süre askeri araçlar ile öteleyen bir Türkiye, üstelik AB reformları ile de sürekli Batı'ya yaklaşan bir Türkiye yakın gelecekte İran ve Suriye rejimleri için bir tehdit potansiyeli içermekteydi. Onun için İran ve Suriye PKK'nin üzerine gidilmesi noktasında fazla istekli olmadılar.

Aynı durum bir başka açıdan ABD ve İsrail için de geçerlidir. ABD,İsrail ve yine bazı Avrupa devletleri, PKK'nin belirli bir süre tasfiye edilmesinden sonra Türkiye'nin İran ve Suriye ile ilişkilerini daha da geliştirmesi ve bu devletlerin politik izolasyondan kurtulmalarını sağlaması olasılığını göz önünde bulunduruyorlardı . Bu ise İran'ın süreçten daha güçlü çıkmasına,nükleer silah elde ederek İsrail'i dengelemesine ve Batı emperyalistlerinin müttefikleri ile ilişkilerinin bozulmasına neden olabilirdi.AKP'nin her iki tarafı da memnun etme çabası bir politik belirsizliğe ve bu politik belirsizlik de PKK'nin manevra alanının genişlemesine neden olmuştur.Yine bu dönemde hükümet ile ordu arasındaki iktidar çekişmesi ve görüş ayrılığı da bu politik tutum belirsizliğinde önemli rol oynamıştır. Bu dönemde hükümet ordunun darbeci faaliyetleriyle uğraşırken PKK'nin üzerine askeri olarak gitmek istememiştir. Çünkü aksi taktirde iki hareketin kıskacı arasında kalması ve hükümetten düşmesi olasıydı.

AKP 2009'dan sonra güçlü bir şekilde İran,Suriye,Irak ve Güney Kürdistan eksenine dönmeye başladı ve bu devletler ile ortak politika oluşturma arayışına girdi.Bunun nedeni ise ABD'de B. Obama'nın seçilmesi ve ABD'nin Irak'tan çekilmesinin netleşmesi ve içeride Ergenekon Davası aracılığıyla ordunun politik etkisinin azaltılmasıydı.

Ama 2009'dan önce Türkiye'nin PKK politikası ABD, Türkiye ve Irak arasında oluşturulan bir mekanizmaya bağlanmıştı ve Türkiye bu mekanizma aracılığıyla PKK'ye darbe vurmak istiyordu.Ancak ABD,İsrail ve Güney Kürdistan'ın amacı ise bu mekanizma aracılığıyla Türkiye'yi oyalamak ve onun AB doğrultusunda reform yaparak PKK ile uzun yıllar kalıcı bir ateşkesi gerçekleştirmeye çalışmaktı. Çünkü PKK 2003'ten itibaren PJAK aracılığıyla İran'a karşı politik ve askeri olarak yoğunlaşmıştı ve PKK'nin zayıflatılması  ABD, İsrail,Güney Kürdistan ve bazı Avrupa'lı devletlerin işine gelmiyordu. Çünkü PKK PJAK aracılığıyla İran rejiminin içten çözülüşüne yardım ediyordu.Bu durumda PKK'nin üzerine gidilmesi İran'ı rahatlatırdı.Ama bu dönemde PKK de İran'a karşı tam seferber olmuyordu.Çünkü Türkiye ile ateşkes tam sağlanmadan ve bir uluslararası statüye bağlanmadan PKK'nin İran'a karşı tam seferber olması, İran ile Türkiye'nin aynı anda saldırısına maruz kalmasına beden olurdu ki, PKK aynı anda iki cephede savaşı kaldıramaz.Onun için PKK İran karşısında çok doğru olarak ihtiyatlı bir politika yürütmüş ve İran ile yeri geldiğinde ateşkes yapmanın yolunu açık bırakmıştır.

AKP  2009'un başlarından itibaren hem iç  hem de dış politikanın etkisiyle, ABD'ye yaslanarak PKK'ye karşı mücadele yürütme politikasından İran,Suriye,G. Kürdistan ve Irak'a dayalı ve ABD'nin desteğini kısmi olarak aldığı bir politikaya yönelmeye başlamıştır.

2011'in başlarına kadar AKP, Türkiye,İran,Suriye ,Güney Kürdistan ve Irak arasında PKK'ye karşı  ortak bir politika oluşturmaya çalıştı.Bu ortak politika, PKK üzerinde baskıyı arttıracak ve sonrasında ortak bir askeri operasyona yolaçarak PKK'nin "belinin kırılmasına" götürecekti. Daha sonraları görüldü ki,bu ortak politikaya Türkiye dışında belirli bir süre katılan devletlerin farklı politik amaçları vardı ve amaçları Türkiye'yi belirli bir süre oyalamaktı.

Suriye'nin PKK ile direkt bir sorunu yoktu ve onu hemen karşısına almasına neden yoktu.Zaten bir çok sorun ile uğraşan Baas Rejimi'nin Kürtleri de karşısına alarak   kendisine bir cephe de buradan açması mantıklı değildi.Zaten Suriye bir çözüm durumunda Suriye'li PKK'leri alabileceği  ve affedeceği gibi noktalarda destek veriyordu. Suriye özellikle PKK sorununu kullanarak Türkiye aracılığı ile uluslararası  izolasyondan çıkmak istiyordu.Türkiye'ye bir şeyler vermeden bir şeyler alamayacağını iyi biliyordu.

İran ise PKK karşısında , Türkiye'ye göre daha ihtiyatlı bir politika izliyordu.Bunun nedeni İran rejiminin ağır uluslararası baskı altında olmasından kaynaklanıyordu. İran tek Kürt ayrılıkçı hareketten korkmuyordu ama bu hareketin rejimi tehdit eden başka hareketler ile birliğinden ortaya çıkacak "politik sinerji"den de korkuyordu.Onun için PJAK üzerine kontrolsüz bir şekilde gidip,onu rejim karşıtı ortaya çıkacak bir blokun parçası yapmak istemiyordu. İran'ın PJAK ve PKK'ye karşı mücadelesi,bu örgütlerin İran rejimi için tek tehdit olmaktan çıkarılması ve yine bu iki örgütün politik ve askeri yoğunlaşmalarının İran devletinden başka devletlere yönlendirilmesi üzerine oturuyordu. İran ve Suriye için PKK,rejim tehdit altına girdiğinde en son aşamada taktik olarak ittifak yapılacak bir güç olarak görülmektedir.İran Türkiye ile birlikte PKK'nin üzerine gitmeden önce çok önemli konularda Türkiye'nin tavrını bekleyip görmeyi tercih etmiştir.Bunlar:
1-İran'ın nükleer çalısmaları karşısında Türkiye'nin tutumu;
2-NATO'nun füze kalkanı projesindeki tutumu;
3-Suriye'de rejim değişikliği konusunda Türkiye'nin tutumu;
4-Irak'ta Şii bloku karşısında Türkiye'nin tutumu;
5-İsrail karşısında tutumu vs.

İran bölgede Türkiye'nin etkisini arttırarak İran'ın nüfuzunun daha da zayıflamasına karşıdır.Hele de Türkiye'nin en önemli sorunu olan ve bölgede daha aktif rol oynamasını engelleyen PKK'nin zayıflatılmasında Türkiye'ye bu konjonktürde hiç yardım etmek istemez.

Geçen yılın sonbaharında İran ile PJAK arasındaki çatışmalar sırasında Türkiye'nin PKK ve PJAK'a karşı ortak operasyon önerisini İran açıkça reddetmiştir. Şiddetli çatışmalardan sonra sağlanan ateşkes sonucunda KCK Başkanı Murat Karayılan, Türkiye-İran ekseninin politik olarak bittiğini belirtmiştir.

G.Kürdistan hükümeti'nin  PKK'ye karşı Türkiye ile ilişkisi ise zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Türkiye Güney hükümetini, PKK'ye karşı harekete geçmesi noktasında sürekli zorlamakta ve baskı altına almaya çalışmaktadır. Güney Hükümeti bunun Kürt ulusal birliği açısından tam bir felaket olacağını iyi bilmektedir. G.Kürdistan'ın Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasının zorunluluğu İran,Irak ve Suriye'den gelen tehditlerden kaynaklanmaktadır. Güney hükümeti, Batı'lı emperyalistler ile yoğun ilişkilerinden dolayı (özellikle ABD ve İsrail) İran,Irak ve Suriye tarafından bir "çıban başı" gibi görülmektedir. Bu üç devlet Kürdistan İslami Hareketi aracılığıyla G.Kürdistan'da er ya da geç bir rejim değişikliği isteyeceklerdir.  Bu noktada G. hükümetinin iki önemli dayanağı vardır :Türkiye ve PKK. Bu noktada bütün sorun bu son ikisinin kavgalı olması ve birbirinin Güney hükümeti için etkilerini sıfırlamalarıdır. Onun için PKK ile Türkiye arasındaki bir ateşkes ya da uzlaşma Güney hükümetini de oldukça rahatlayacaktır. Bundan dolayı , Barzani her iki tarafa sürekli uzlaşma çağrısı yapmaktadır.Güney hükümetinin amacı Türkiye ile yakın ilişkiler aracılığı ile her ikisi arasında bir arabuluculuk yapmaktır.Özellikle AKP hükümeti'nin G. Kürdistan'a daha esnek yaklaşımı böyle bir beklentiye neden olmaktadır. Güney Kürdistan'ın Türkiye ile yoğun ilişkisinin amacı,bir yandan stratejik tercihlerini geniş tutmak öte yandan Türkiye'yi Kürt sorununda reform yapma noktasında cesaretlendirerek PKK ile bir uzlaşmanın ortaya çıkmasını sağlamaktır.Bu politika ABD'nin politikası ile de uyumludur. Kaldı ki Güney Kürdistan hükümeti mevcut konjonktürde PKK'nin zayıflamasını istemez.Birinci olarak PKK,G.Kürdistan hükümetinin otoritesini kabul etmiştir,ikinci olarak PKK'nin zayıflaması durumunda onun yerini dolduracak hareket İran destekli bir islami hareket olacaktır ve  PKK'den daha tehlikeli olacaktır. Çünkü bu hareket direkt İran ve Suriye'nin desteğine sahip olacaktır. Onun için G.Kürdistan hükümeti hesapsız bir şekilde PKK'nin zayıflamasını istemeyecektir." (K.Erdem,Devlet ile PKK Arasında Uzlaşma Olabilir mi?,Devrimci Bülten sayı 51,www.komunistdunya.org)

2003-2009 arası dönemde ABD,AB ve İsrail'in politikalarına hakim olan çizgi Öcalan'ın yukarıda "ikinci olasılık" olarak belirtmiş olduğu çizgiydi. Bu çizgi özellikle İran bağlamında temel bir stratejik yere sahipti ve PJAK'ın oluşumuna zemin hazırlamıştır.Bu dönemde yine Türkiye,İran ve Suriye PKK noktasında ortak hareket etmeye başlamışlardır.Ancak Türkiye,İran ve Suriye'nin ortak hareketi,ABD-AB-İsrail ittifakının bölge politikaları ile tezatlık halindeydi.
ABD-AB bloku, Türkiye'nin reform yaparak PKK ile Demokratik Cumhuriyet temelinde uzlaşmasını isterken,PKK'nin Kürdistan'ın diğer parçalarında (özellikle de Doğu ve Batı Kürdistan'da) İran ve Suriye rejimlerine karşı serbest kalmasını istiyordu.Çünkü bu noktada PJAK ve PYD, bu rejimlerin içten çözülmesi sürecinde önemli güçler olarak görülüyorlardı. 1999-2009 arası ABD-AB-İsrail ittifakı Türkiye'nin Kürt politikasındaki bu adımını bekledi.Kaldı ki A.Öcalan'ın yakalanması dahi Kürt sorununda bu politik adımların atılması temelinde planlanmıştı.
AKP bu noktada ABD ve AB'yi kandırdı ve hatta iktidarının temellerini sağlamlaştırmak için onlardan dahi yararlandı.Kürt sorunundaki reformların önündeki en büyük engelin Ergenekon Yapılanması olduğunu belirterek,bu yapılanmanın tasfiyesinden sonra bu noktada adımlar atacağı sahtekar politikasını devreye sokarak ABD-AB blokundan devlet içerisinde gücünü oturtmak ve kadrolaşmak için yararlandı.Bu noktada 2009 yılında Ergenekon Operasyonları'nı kullanarak ve "Kürt Açılımı" ile ilgili göstermelik bir politika uygulayarak ABD ve AB'nin dolaylı ve dolaysız yardımlarını aldı.Ancak bunun da bir oyun olduğu ve Türkiye'nin PKK ile masaya oturmak gibi bir derdinin olmadığı Türkiye'nin ortak operasyon için İran ve Suriye'ye doğru yanaşması oldu.Türkiye 2011'in Sonbaharı'na kadar İran ve Suriye ile birlikte PKK'ye karşı bir kuşatma cephesi oluşturmaya çalıştı.Ancak Arap Baharı'nın Suriye'ye  de yayılması ile Türkiye,İran ve Suriye gerici birlikteliği çöktü ve yeni politika ve ittifak arayışları ortaya çıktı.

Arap Baharı ve Yeni Politika ve İttifaklar Arayışı

 Türkiye açısından,Arap Baharı'nın Suriye'ye yayılmasının en önemli sonucu,   PKK'yi İran ve Suriye aracılığı ile  kuşatma stratejisinin sonunu getirmiş olmasıdır.Ama Türkiye PKK'yi tek elinden kaçırmamış aynı zamanda daha geniş bir tehdit algılaması ile karşı karşıya kalarak çok köklü bir tercihe sürüklenmiştir.AKP'nin Suriye'deki aktif politikasının nedenleri hakkında şöyle yazmıştık:
 
"Ancak Arap ve Ortadoğu dünyasındaki halk ayaklanmaları,AKP Hükümeti'ni stratejik bir tercihe doğru itti.Çünkü bu halk ayaklanmaları yeni politik girdilere neden oldu ve çeşitli kesimlerin politik planlarının hızlanmasına ve yeni koşullardan azami derecede yararlanmak istemelerine neden oldu.Bu durum Ortadoğu'daki çeşitli jeopolitik fay hatlarını harekete geçirerek, nüfuz mücadelesinin daha da kızışmasına neden olmaktadır.Bu durum safların ve müttefiklerin test edilmesine ve netleştirilmesine neden olmaktadır.
 
Arap ve Ortadoğu dünyasındaki halk ayaklanmalarının neden olduğu politik sonuçlar,farklı bir biçimde 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ortaya çıkan politik ortama benzemektedir.Nasıl 11 Eylül terör saldırısından sonra  ABD-AB emperyalistleri,bölgeye müdahale etme bahanesi buldularsa; şimdi de bölgede yaşanan halk ayaklanmaları sonucunda mevcut diktatör devletlerin bu ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırma bahanelerinin arkasına sığınarak kendi nüfuz alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar.Bu durum kaçınılmaz bir şekilde emperyalist dünya politikasında, düşman kamplarının oluşmasına ve bu kampların dolaylı ve dolaysız mücadelesine neden olmaktadır.
 
AKP hükümetinin Suriye sorunundaki aktif politikası, 2003 Irak işgali sırasında ve sonrasında ortaya çıkan politik durumun tecrübesi ile de ilişkilidir.
 
1 Mart 2003'te TBMM'de Irak savaşı ile ilgili olan tezkerenin  reddi, ABD'ye Irak'a kuzeyden bir cephe açma olanağını tanımamıştı ve bu boşluğu ABD, Güney Kürdistan'daki KDP ve YNK güçlerine dayanarak doldurdu. Bu durum Güney Kürdistan'ın güçlü bir otonomi elde etmesi ile sonuçlandı ve Türkiye'nin  Irak iç politikasından büyük ölçüde izole olmasına neden oldu.Bu durum yine PKK'nin manevra alanının genişlemesine ve kendisini tekrar toparlamasına da neden oldu.
 
AKP Hükümeti Suriye sorununda tarafsız kalamazdı.Çünkü tarafsızlık AKP'nin ve Türkiye'nin aleyhine politik sonuçlar üretmesine neden olacaktır.AKP'nin bugüne kadar uygulamış olduğu denge politikasının temelleri giderek yokolmakta ve onu köklü politik tercihlere doğru itmektedir.Bu köklü tercihler de farklı kesimler ile düşmanlığı daha fazla körüklemektedir.
  
Denge politikasının temellerini daraltan tarihel durum,dünya ekonomisindeki ve politikasındaki kriz ve bunun neden olduğu empeyalist nüfuz mücadelesinin kızışması ve keskinleşmesidir.Bu durumun daha da gelişmesi,AKP  iktidarının temellerini yakın gelecekte yokedebilir.Zaten AKP'nin köklü tercihlerinin altında kendi iktidarının ömrünü uzatmak yatmaktadır.AKP'nin Türkiye'nin etrafındaki bölgelerde, ABD-AB emperyalistlerine dayanarak, Türkiye'nin ekonomik,politik,askeri ve kültürel etkisini geliştirmek istemesi,içeride iktidarını daha da sağlamlaştırma çabasıyla da bağlantılıdır.AKP Türkiye'nin etrafında böyle bir etki alanı oluşturamadığı taktirde, içeride iktidarının temellerini zayıflatır.
 
Irak'ta Baas rejiminin yıkılması ve Irak'ın işgali sırasında,ortaya çıkan otorite boşluğunu,ABD ve müttefikleri Irak'ın kuzeyinde yani Güney Kürdistan'da yerel Kürt hareketine  dayanarak doldurdular.Bunun sonucunda Güney Kürdistan federatif Irak içerisinde özerk bir statüye kavuştu.Bu durum Kuzey Kürdistan ve Kürdistan'ın başka parçalarında ulusal hareketin federasyon ve özerklik taleplerinin daha anlaşılır ve meşru bir zemine oturtmasına neden olmaktadır.Kürdistan'ın diğer parçalarında bu örneklerin çoğalması,içeride uusal hareketin bastırılmasını giderek imkansız hale getirmektedir.
 
Suriye'de halk ayaklanmasının daha da gelişmesi ve Baas rejiminin krize girmesiyle birlikte ortaya çıkan otorite boşluğu ve bu boşluğun nasıl doldurulacağı sorunu,Suriye sorunun kilit noktasını oluşturmaktadır. 2003 yılında Irak'taki gibi Türkiye'nin pasif konumda olması,ABD ve müttefiklerini "Suriye Kürdistanı"nda (Batı Kürdistan) güçlü olan PKK ile daha sıkı ilişkilere doğru itebilir.Bu da PKK'yi tecrit etmek isteyen Türkiye'nin politik ve askeri çabalarına büyük bir darbe olur.AKP,Suriye'de aktif bir politika izleyerek hem PKK'yi tecrit etmek istemektedir hem de Batı'nın onunla olası bir işbirliğine girmesinin önünü kesmeye çalışmaktadır.AKP bunu yapamadığı taktirde Kuzey Kürdistan'da politik insiyatifi tamamen PKK lehine kaybetmiş olacaktır ki,bundan dolayı da iktidarının temelleri de zayıflayacaktır." (Başyazı,AKP Hükümeti ve Suriye Sorunu, Devrimci Bülten sayı 51, www.komunistdunya.org)
 
AKP Suriye'de aktif bir politika izleyerek Suriye'nin Irak gibi olmasının önüne geçmek istemiş ve bu temelde ,Öcalan'ın yukarıda belirttiği ABD-AB-İsrail blokunun PKK ile taktik olarak yaklaşma politikasını bertaraf etmek istemiştir. Suriye'de Baas rejiminin düşüşüne önderlik yaparak PKK'nin ABD-AB-İsrail ile taktik yakınlaşmasını önleyerek Suriye'de Kürtlerin ayağa kalkışını durdurmak istemiştir.ABD-AB-İsrail bloku bu politikayı kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak AKP'nin Suriye'de başarısız olması ve Kürtlerin Baas rejiminin devrilmesindeki stratejik önemi ortaya çıkınca, 2012'nin bahar aylarından itibaren ABD-AB bloku Türkiye'yi PKK ile masaya oturma noktasında giderek baskı altına almaya başlamıştır.Türkiye'nin PKK ile masaya oturmamasının ve bazı reformlar yapmamasının sonucu,ABD-AB-İsrail blokunun PKK,PJAK ve PYD ile ortak hareket etmesi olacaktır ki Türkiye'nin böyle bir politikaya fazla direnme olanağı olmayacaktır.
ABD ve AB, Suriye muhalefetini Türkiye'den Katar'a taşıyarak ve Türkiye'nin  insiyatifini kırarak Türkiye'ye PKK ile masaya oturması noktasında baskıya başladılar. 2012 yazında PKK'nin şiddetli saldırısının politik hedefi de işte Türkiye'nin masaya oturmasını sağlayarak Türkiye üzerinde ABD ve AB'nin baskılarının artmasını sağlamaktı.ABD'nin Türkiye üzerinde baskılarının bir başka nedeni de İsrail'in İran politikasında ABD'ye baskısıdır.İsrail İran'a saldırı tercihini giderek önplana alarak ABD'ye baskı yapmaktadır. ABD de İran karşısında en geniş cepheyi kurarak ve bu cepheye Irak'da olduğu gibi Kürtleri de katarak bir politik başarısızlığın önüne geçmek istemektedir.
 
Suriye'deki olaylar göstermiştir ki Kürtlerin olmadığı bir İçsavaşta Koalisyon Güçleri'nin İçsavaşı kazanması mümkün değildir.Ama böyle bir politika Türkiye'nin PKK'yi tamamen bitirmesinin de sonu olacağı için ve Türk iç politikasında politik rekabeti ve kavgayı körükleyeceği için Türkiye tarafından istenmeyen bir politikadır.
Türkiye Suriye'deki politik iflastan sonra,ABD-AB-İsrail ve PKK kıskacına alındığını hissettiğini anladığı zaman bu kuşatmayı yarmak için çok cürretli bir plan hazırladı.
 
Erdoğan ve AKP'nin Politik Hedefi: PKK'nin Politik Tasfiyesi
 
Yukarıdaki politik analizden ,AKP ve Türkiye'nin bu politik kuşatmadan çıkmasının ancak  PKK'nin  politik denklemden çıkarılması ile mümkün olacağı kendiliğinden anlaşılır.Erdoğan ve AKP ancak PKK'ye çok büyük bir politik ve askeri darbe vurursa ve onu kısmen zayıflatırsa kuşatmadan çıkabileceğini iyi bilmektedir.PKK'nin siyasi ve askeri yapısı,ABD-AB ve İsrail baskısının ağırlık merkezi konumundadır ve bu yapı zayıflatılırsa,Türkiye politik tecritten çıkacağı gibi ABD ve AB'nin kendisine daha fazla yaslanmasına da neden olabilir.

İşte bu noktada AKP PKK'ye "öldürücü darbe" vurma politikasını Güney Kürdistan ile koordineli bir şekilde devreye sokmuştur. Öldürücü darbeyi KDP ve YNK ile bir politik yakınlaşma ile tamamlayarak,darbeden sonra PKK'nin ayağa kalkışının önünü kesmek istemektedir.

Bu noktada AKP'nin PKK'yi tasfiye planı,1992-1993'deki Türkiye-KDP-YNK ekseninin  savaşına  benzemektedir.Yukarıda Öcalan'dan yaptığımız uzun alıntılardan da görüleceği gibi,Öcalan'ın KDP-YNK çizgisinin parti açısından sorunlu ve tehlikeli durumuna parmak basması ve ona işaret etmesi tesadüf değildir.AKP'nin PKK'ye karşı oluşturduğu politik komplonun en önemli ayaklarından birisi Güney Kürdistan'da bulunmaktadır ve bu AKP'nin niçin daha cesur hareket ettiğini de göstermektedir. AKP PKK'ye politik ve askeri darbe vurarak KDP ve YNK'ya alan açmak istemektedir.KDP ise Türkiye ile PKK arasındaki kapışmada her ikisinin zayıflamasından da yararlanarak güçlenmek ve pozisyonunu geliştirmek istemektedir.

İşte bu noktada AKP'nin bir başka politik sahtekarlığı göze batmaktadır.
AKP KDP'yi nasıl ayartmıştır?Bu sorunun doğru cevaplaması oldukça önemlidir. AKP KDP'yi eğer PKK hem Türkiye hem de Güney Kürdistan için bir tehlike olmaktan çıkarılırsa Güney Kürdistan'ın bağımsızlığına ışık yakabileceği noktasında kandırmaktadır.KDP böyle bir tarihsel fırsatın çok nadir belirdiğini  ve PKK karşısında da ancak bir bağımsız Kürdistan politikasının önderliğini yapabildiği ölçüde tutunabileceğini bildiği için AKP'nin bu politikasının dümenine girmiş gibi görünmektedir.

AKP KDP'nin bağımsız Kürdistan özlemine seslenerek ve PKK'nin darbe yemesi halinde Batı (Suriye) ve Doğu (İran) Kürdistan parçalarında da etki alanını genişletebileceği şansını ona sunarak onu politik olarak ayartmak istemektedir.Akıllı bir politik gözlemci Erdoğan ve AKP'nin ABD,AB ve İsrail'e işi çıktıktan sonra nasıl kafa tuttuğunu ve sözlerini nasıl yerine getirmediğini bilir.AKP PKK'ye KDP ve YNK ile ortak vurduktan sonra hızlı bir şekilde İran,Irak ve Suriye'deki gerici güçlere doğru hemen dönerek KDP'yi dizginleyecektir.
Komplonun Güney ayağını çözdükten sonra AKP'nin İmralı ile görüşmelere ne rol biçtiğine bakmaya çalışalım.
 
Devlet ve İmralı Görüşmeleri ya da Erdoğan ipe un seriyor

Erdoğan Öcalan'ın niyetini iyi bilmektedir.Erdoğan Öcalan'ın Türkiye ile Demokratik Cumhuriyet temelinde uzlaşarak Kürdistan'ın diğer parçalarında ama özellikle de Batı ve Doğu Kürdistan'da Suriye ve İran rejimlerinin çöküşünde "uluslararası köprü" başı tutarak hem uluslararası kuşatmadan çıkmak istediğini hem de giderek  KDP'yi çevreleyerek daha sonraları Kuzey'e hamle yapmak için iyi bir stratejik pozisyon elde etmek istediğini anlamıştır.

Türkiye ile PKK arasındaki Demokratik Cumhuriyet uzlaşması sadece uzun yıllara yayılan geçici bir ateşkes anlaşması olur.Sorunun yapısından dolayı farklı olamaz.Öcalan uluslarası konjonktürün evrimine ve yapısına göre Kürdistan'ın farklı parçalarının mücadelesini öne ve geriye alarak Kürt ulusunun düşmanları karşısında manevra yapmaktadır ve bu manevra PKK'nin bağımsız politikasının temelidir.

Öcalan Tahterevalli stratejisini kullanarak Kürdistan'ın bir parçasında düşürdüğü politik yoğunluğu (örneğin Kuzey Kürdistan), Kürdistan'ın başka parçalarında (örneğin Doğu-PJAK ve Batı Kürdistan-PYD) politik yoğunluğu geliştirerek dengelemektedir.Bu noktada Erdoğan ve AKP'nin, Öcalan ve PKK ile masaya oturmasında bir çıkarı yoktur.Ama Öcalan ve PKK'nin ise masada kalmada ise çıkarları vardır vede AKP ne kadar masada kalırsa da ABD ve AB'nin baskısı da onun üzerinde o kadar yoğun olacaktır.Öcalan Erdoğan'ın Suriye'deki başarısızlığı sonrasında,ABD-AB bloku karşısında sıkıştığını gördüğü zaman politik istem düzeyini daha da düşürerek yani özerklikten demokratik cumhuriyete tekrar düşürerek Erdoğan'ı tamamen boşa düşürerek hem üzerindeki uluslararası baskıyı arttırmış hem de içeride ona karşı baskıyı arttırarak zorla masaya oturmasına neden olmuştur.Erdoğan İmralı görüşmelerine sürüklene sürüklene gitmiştir.

Öcalan'ın stratejik planına karşı Erdoğan başka bir stratejik plan hazırlamış ve İmralı görüşmelerini bu stratejik plan dahilinde ele almıştır.Bu temelde Erdoğan'ın  İmralı görüşmelerine biçtiği rol kısaca şudur:
1-ABD ve AB'yi oyalayarak onların baskısını hafifletmek.Sorunun kendisinden değil PKK'den kaynaklandığı izlenimini vermek.
2-Görüşmeleri ipe un sererek uzun aylara yayarak üç seçimi (genel,yerel ve Cumhurbaşkanlığı) oy kaybına uğramadan atlatmak ve bu görüşmeler döneminin barışçıl ortamından yararlanmak.
3-PKK'ye vuracağı öldürücü darbe için zaman kazanmak ve güç toplamak.
4-Öcalan ile BDP arasında yakınlaşma sağlayarak,Öcalan'ın BDP ile politik proje geliştirmesini sağlamak ve PKK'nin Başkanlık Konseyi ile arasında güven bunalımı yaratmak.
5-PKK'yi hareketsiz tutmak ve Sakine Cansız gibi suikastler ile üst kadroların morallerini bozarak Öcalan ile Başkanlık Konseyi'nin arasını açmaya çalışmak. Erdoğan bir yandan barışçıl  ve Öcalan ile masada görünmektedir diğer yandan da PKK'nin önder kadrolarına suikastler düzenleyerek ve bunu da başka merkezlerin işi gibi göstererek,PKK'nin Öcalan'a rağmen geri çekilmesini sağlayarak Öcalan,BDP ve PKK'yi ayrı merkezler olarak ayrıştırmaya çalışmak.
6-Erdoğan masaya oturuyormuş gibi yaparak ama aslında oturmayarak yani "oturmamak için oturarak" PKK'yi provoke etme eylemini perdelemek istemektedir.Erdoğan masadan kalktığı zaman yorulmuş ve birbirine güveni kaybolmuş bir PKK yaratarak KDP ile birlikte atacağı adıma temel oluşturmaktadır.
7-Erdoğan açısından İmralı görüşmeleri,öldürücü darbeyi vurmaya giden yolda "yıpratma" dönemidir.
 

Paris Suikasti,Psikolojik Operasyon ve AKP'de Rol Dağılımı
 
Paris suikastinin politik hedefi moral bozma ve örgüt içerisine ama özellikle de lider kadrolar içerisine panik ekmedir.Suikast tam bir psikolojik operasyondur ve kimin tetiği çektiği o kadar önemli değildir.Bu eylemin yapılış biçimine takılıp kalmak başka suikastlerin farklı biçimlerde (zehirleme,keskin nişancı ile vurma vs) ortaya çıkmasını gözden kaçırma riskini barındırmaktadır.

Gerek İmralı görüşmeleri basına açıklandığı zaman gerekse de Paris suikasti sırasında AKP'nin sergilemiş olduğu tavır hem ibretlik hem de suçüstüdür. İmralı görüşmeleri ile ilgili olarak RT Erdoğan,Yalçın Akdoğan,Hüseyin Çelik, Bülent Arınç,Mehmet Ali Şahin ve Beşir Atalay tek konuşmakta ve hep birlikte çok ince bir psikolojik operasyon yürütmektedirler.

Yalçın Akdoğan sahtekar ve iki yüzlü bir şekilde KCK Başkanı Murat Karayılan'ın açıklamalarını çarpıtmış ve onun Öcalan'a "racon kestiği"ni belirterek Öcalan ile Konsey arasına fitne sokma niyetini o gün ortaya koymuştur.Paris suikasti aslında Yalçın Akdoğan'ın Murat Karayılan'a iftira attığı gün başlamıştı.

AKP yandaş medyası koro halinde ve hep bir ağızdan PKK'nin silah bırakacağı anlayışını pompalayarak PKK üzerinde psikolojik baskı yaratmaya çalışmış ve PKK'nin atması gerektiği adımların düzeyini sürekli yükseltmeye gayret etmişlerdir.Bu baskı ve yalan bombardımanı sonucunda Murat Karayılan bir çok defa bazı şeyleri düzeltmek ya da tekrarlamak zorunda kalmıştır.

PKK AKP'nin büyük bir komplosu ile karşı karşıyadır ve bu komplonun boyutları 1992-1993 ve 1999 süreçlerindeki büyük komploları aratmayacak düzeydedir.AKP PKK'ye itinalı ve komple bir plan hazırlamıştır.

Bütün veriler Sakine Cansız'ın bizzat Erdoğan tarafından seçildiğini dahi göstermektedir.Sakine Cansız'ın Dersim'li olması hem provokasyonun kolay olması açısından düşünülmüş hem de CHP'nin içini karıştırmak için de düşünülmüştür.Bu durum Sakine Cansız'ın bizzat Erdoğan tarafından onaylandığını göstermektedir.

Suikastten hemen sonra Hüseyin Çelik'in örgüt içi infaz göndermesini yapması ve Gültan Kışanak'ın Hüseyin Çelik'e sert cevabından sonra Bülent Arınç'ın devreye girerek kuşkuları gidermek için üçüncü taraflara dikkati yönlendirmesi ama Erdoğan'ın H.Çelik ve B.Arınç'ın tezlerini birleştirerek ortayı bulması bu suikastin nasıl bir psikolojik operasyon olduğunun açık kanıtıdır.
Mehmet  Ali  Şahin’in Almanya’da da bu tür şeyler olabilir “uyarısı” kamuoyunu manipüle ve yönlendirme operasyonundan başka bir şey değildir.

Sonuç
 
Paris suikasti "AKP Devleti" operasyonu olup,iddia edildiği gibi Fetullah Gülen Cemaati'nin dahi işin içinde olmadığı,sadece MİT'in kullanıldığı bir devlet operasyonudur.Bu suikast PKK'ye ve Kürt ulusuna karşı kurgulanmış kirli bir komplo ve tezgahın ilk kanlı oyunudur ve muhtemelen arkası gelecektir.

Erdoğan ve AKP,PKK'yi bir kapana kapatmışlardır ve tek hedefleri onu hırpalamak ve yıpratmaktır.Partinin bu kapandan hasarsız ve sorunsuz nasıl çıkacağı içinden geçtiğimiz sürecin en önemli halkasıdır.Bu noktada PKK'nin, geçmiş deneyimlerin ışığında,soğuk kanlı bir şekilde davranarak en iyi yolu ve yöntemi bulacağına  ve hem Türkiye hem de Kürdistan devrimci hareketinin yararına bu süreci göğüsleyeceği inancımı sadece belirtmekle yetiniyorum.

Bu makaleyi Sakine Cansız üzerine bir şeyler yazmadan bitirmek olmaz.Büyük devrimciler büyük ölürler.Sakine Cansız büyük savaştı ve büyük öldü.Ama ölürken dahi partisine ve ulusuna hizmet etmeyi sürdürdü. Sakine Cansız ölürken bile Erdoğan ve AKP'nin PKK'ye olan büyük komplosunun erken deşifre olmasına neden oldu.Erdoğan'ın belki Sakine Cansız ile işi bitti ama Sakine Cansız'ın Erdoğan ile işi bitmedi.

Bu komplonun bütün iğrenç mantığının açığa çıkması ölçüsünde bir hareket,bir halk ve bir ulus yeni bir ruh ve azim temelinde ayağa kalkacak tek bir yürek olarak bir ateştopu gibi Erdoğan ve AKP'nin başında patlayacaktır.

 
 

|
_ _