[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 55 (1) }
| Devrimci Bülten


SURİYE'DE KİMYASAL SİLAHI KİM KULLANDI?



Suriye'deki içsavaşta insanın kanını donduracak olaylar yaşanmaktadır. Kitle imha silahlarının kullanılarak yapılan katliamların,tarihin derinliklerinde kaldığı sanılıyordu. Suriye'nin başkenti Şam'a yakın bir bölge olan Guta'da, 21 Ağustos'ta kimyasal bir saldırı sonucu yaşanan katliam ile tekrar bu tür katliamların insanlığın yanı başına sokulduğu görüldü.

İşi daha da karmaşık ve korkunç bir duruma sokan,bu katliama büyük bir psikolojik operasyon ve dezenformasyon kampanyasının eşlik etmesidir.Son aylarda bu tür saldırı ve katliamlarda,önce politikacıların ama özellikle hükümet ve devlet adamlarının önderlik ettiği ve medyanın kullanılarak kitlelerin belirli bir politik amaca doğru yönlendirildiği ya da şartlandırıldığı psikolojik operasyonlar ve aldatmalar neredeyse sıradan bir metod haline geldi.

Türkiye'de devletin İmralı'da Abdullah Öcalan ile Kürt sorununun barışcıl çözümü noktasında görüştüğü sırada ve bu durumun kamuoyuna duyurulmasından kısa bir zaman sonra, Dokuz Ocak 2013 tarihinde Paris'te Sakine Cansız,Fidan Doğan ve Leyla Şaylamez'e yapılan katliamdan sonra, AKP hükümetinin uygulamış olduğu psikolojik operasyonun mantığı ile Guta'daki kimyasal terör saldırısının mantığı aynı yapıya sahiptir.Yine 11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilen ve elliden fazla sivilin öldüğü terör saldırısı ve sonrasında gerçekleştirilen psikolojik operasyonun mantığı da Paris Suikasti ve Guta'ya çok benzemektedir.

Paris Suikasti'nden sonra AKP hükümeti, PKK'ye karşı "Barış Süreci" görünümü altında uygulamış olduğu komploda,bu suikasti "örgüt içi infaz" gibi göstererek,PKK'nin içine panik ve güvensizlik tohumları ekmeye çalışmıştı.Bu suikastin adresini Kandil gibi göstermeye çalışarak,İmralı'da Abdullah Öcalan'ın başlatmış olduğu sürecin,örgüt içerisinde "savaş yanlıları" tarafından istenmediği ve baltalanmak istendiği algısı yaratılmak istenmişti ama bu plan tutmadı.

AKP hükümeti aynı taktiği Reyhanlı'daki terör saldırısıyla da uygulamaya çalışmıştır.El Nusra'ya sipariş ettiği "Reyhanlı terör saldırısı"nı,hemen medyayı kullanarak Esad yönetiminin işi gibi göstermeye çalışarak,bu saldırıdan beş gün sonra Erdoğan-Obama zirvesinde,bu saldırıyı ABD üzerinde Suriye'ye müdahale baskısının aracısı haline getirmiştir.Reyhanlı terör saldırısı ile AKP hükümeti,ABD'nin çok önemsediği Türkiye'deki Barış Süreci'ni ve bu temelde reform baskılarını bertaraf etmeye çalışarak,bu zirvenin gündemine Suriye'ye müdahale sorununu almaya çalışmıştır.Bütün bu dolaylı ve dolaysız baskılara rağmen ABD,Suriye'ye müdahaleyi kabul etmemiş ve Rusya ile Cenevre-2 toplantısı üzerinde anlaşmıştır.

Bu üç eylemin (Paris Suikasti,Reyhanlı ve Guta terör saldırıları) yapılış tarzı ve Türkiye'nin bu eylemlerin sonuçlarını belirli bir politik hedef doğrultusunda psikolojik bir operasyona dönüştürmesi metodu hemen hemen aynıdır. Son dönemlerde ilginç bir şekilde "kaynağı" belli olmayan ama politik olarak özellikle belirli kesimler tarafından politik olarak istismar edilen bazı suikast ve terör saldırıları gerçekleşmektedir.

Suriye'de hemen bir rejim değişikliğinin ABD ve Batı'nın işine yaramayacağını çok kısa bir zaman önce ABD Genelkurmay Başkanı,Kongre'ye gönderdiği bir mektupta açıkça belirtti.Bugün bir rejim değişikliğinde en çok yarar sağlayacak unsurlar El Kaide'ci Selefist gruplardan Müslüman Kardeşler'e kadar uzanan ve Batı ile de pek fazla ortak çıkarları ve değerleri olmayan hareketler olacaktır.Kaldı ki Mısır'da görüldüğü gibi bu sonuncular dahi kendi aralarında anlaşamamaktadırlar.

Suriye'deki El Kaide'ci grupları Suudi Arabistan desteklemektedir ve finanse etmektedir.Suudi Arabistan olası bir rejim değişikliğinde bu Selefist gruplar aracılığı ile Suriye iç politikasında nüfuz sahibi olmak istemektedir hatta Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içerisindeki Müslüman Kardeşler'in fazla güçlenmelerini dahi istememektedir.Çünkü Mısır'da da görüldüğü gibi Müslüman Kardeşler'in önderlik ettiği bir hareket Suudi Arabistan'da da gelişebilir ve bu ülkenin halkına örnek olabilir.Böylece kısa ve orta vadede Müslüman Kardeşler hareketi, Suudi Arabistan'da Suudi Hanedanı'nın saltanatını yokedecek bir hareketi tetikleyebilir.Bütün bölgeyi saran bir değişim hareketinden Suudi Arabistan'ın uzun zaman etkilenmeden kalması mümkün değildir.Onun için Suriye'de, Suudi Arabistan Selefist grupların zayıflamasını ve bu temelde Müslüman Kardeşler hareketinin fazla güçlenmesini istemez.Suudi Arabistan bir yandan Şii hilalini durdurmaya çalışırken öte yandan da  tehditin "ılımlı islam"a kaymasını istememektedir.

Türkiye'yi Suriye'de Suudi Arabistan ile aynı politik çizgiye ya da ortak bir politik eksen oluşumuna götüren en önemli neden PKK ve Kürt sorunu olmuştur.

Nasıl Suriye'deki politik gelişmeler, Suudi Arabistan açısından kendi rejimine bir tehdit olarak algılanıyorsa,aynı tehdit algılamasını Türkiye, PKK ve Kürt sorunu aracılığıyla algılamaktadır.Ancak burada önemle gözönünde tutulması gereken nokta hem Türkiye'nin hem de Suudi Arabistan'ın reformlara kapalı, katı ve statükocu devlet yapılarını koruma politikalarının,bir yandan Suriye'de politik yakınlaşmalarına neden olurken,öte yandan da Batı-Emperyalistleri ile aralarına bir mesafe koymalarına neden olmalarıdır.Türkiye ve Suudi Arabistan'ın eski devlet ve politik geleneklerini devam ettirme eğilimleri ve bu temelde politik yakınlaşmaları,ABD-AB ve İsrail'i bölgede sınırlandırıcı bir etkiye sahiptir ve bu çelişki gözönüne alınmadan son dönemde yaşanan bazı politik olayları (örneğin Guta'daki kimyasal saldırı olayı gibi) anlamak mümkün değildir.

Türkiye Suriye'de bir Sünni-Arap devletinin ortaya çıkmasını sağlayarak  Rojava'da Kürtlerin statü elde etme girişimini bastırmak istemektedir ve bu temelde de PKK'nin Ortadoğu'da elde edeceği bir "Stratejik Derinlik"i engellemek istemektedir.Rojava'da Kürtlerin elde edeceği bir siyasal statü, Türkiye'de Kürtler için bir reform baskısına neden olacaktır ki bu da devlet içerisinde siyasal karışıklığın ve rekabetin artması anlamına gelecektir.Bundan dolayı Suriye'de Türkiye, gerici Suudi Arabistan ve onun taşeronu konumunda olan El Kaide'ciler ile birlikte hareket etmeyi kendi jeopolitik çıkarları açısından uygun görmektedir.Aslında Türkiye'nin bölgede gerici politik hareket ve devletler ile birlikte hareket etmesi demek, onun iç politikada reform yapmayacağının ya da yapamayacağının da dolaylı olarak ifadesidir. Bu reformların yapılmaması da Türkiye ile ABD-AB ve İsrail arasına atılmış bir politik düğüm anlamına gelmektedir.
Suriye sorununda ABD-AB-İsrail,Türkiye,Suudi Arabistan,Ürdün vs. gibi devletler arasındaki asıl sorun,Esad rejiminden sonra NASIL BİR SURİYE olmalı noktasında anlaşamamalarıdır.Suriye'de farklı politik hedeflerden (ki farklı değerler sisteminin sonucudur) kaynaklanan sorun, muhalefetin kendi arasındaki en önemli sorundur.

Suriye'de Türkiye,Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkeler,El Kaide'ci örgütleri ve Müslüman Kardeşler örgütünün bir kısmını da yanlarına alarak,ABD-AB-İsrail blokunu kendi istedikleri bir Suriye politik hedefine çekmek istemektedirler ve bu noktada bir çok provokasyona başvurmaktadırlar.Bu noktada özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan'ın pratiği daha fazla örtüşmektedir.

Suudi Arabistan'ın El Kaide'ci örgütleri Rojava'da PYD'ye saldırtması ve bu temelde Türkiye'yi rahatlatması ve ona destek vermesi,Türkiye'yi daha fazla Suudi Arabistan'a bağımlı hale getirmiş ve öyle ki Rojava'daki bu bağımlılıktan dolayı Mısır'daki askeri darbeyi destekledikleri için Batı'ya açıkça sitem eden Türkiye,bu darbeyi açıktan destekleyen Suudi Arabistan'a hiçbir şey diyememiştir.

Suriye'de Selefist El Kaide'ci grupları destekleyen ve finanse edenin Suudi Arabistan olduğu herkesçe bilinmektedir.ABD'nin bu terörist gruplar ile arasına mesafe koyması ve bu temelde Türkiye ve Suudi Arabistan üzerinde baskı uygulaması,bir yandan Suriye'de Suudi nüfuzunun kırılmasına neden olurken,öte yandan Türkiye'nin PYD ve PKK politikasını sekteye uğratmaktadır.Bundan dolayı Türkiye,Suudi Arabistan ve El Kaide'ci gruplar, ABD ve Batı'nın Suriye politikasına direnmektedirler ve de Guta'daki kimyasal terör saldırısı,birincilerin ikincileri kendi politikalarına çekmek için uygulamış oldukları bir provokasyondur.

Bu terör saldırısını organize eden Türkiye,Suudi Arabistan ve El Kaide'ci örgütlerin amaçlarını kısaca şöyle değerlendirebiliriz:
1-Bu ülkeler Suriye'de kendi nüfuzlarını azaltan politika değişikliğine karşıdırlar ve böyle bir değişikliği kabul eden ABD önderlikli Batı'ya direneceklerini ve bölgede başka sorunlarda (özellikle İran) kendilerine büyük bir fatura çıkaracaklarını dolaylı olarak göstermektedirler.
2-Bu saldırı ile bu ülkeler,ABD ile Rusya'nın birbirine fazla yaklaşmasını önlemek ve Esad rejiminin politik ömrünü uzatan politikaları torpillemek istemektedirler.Esad rejiminin politik ömrünün uzaması bu ülkeleri korkutmaktadır.Bu ülkelerin nüfuzunun azaltıldığı bir muhalefet hareketi oluşturmak isteyen ABD,istediği hareketi yarattığı ölçüde Suriye'de Türkiye ve Suudi'lerin dayandığı El Kaide'ci hareketleri tasfiye edecektir.Bundan dolayı Türkiye ve Suudi Arabistan bu yeni muhalif hareket oluşmadan rejimin düşmesi taraftarıdırlar.
3-Türkiye ve Suudi Arabistan bu terör saldırısı ile ABD ve Batı'ya,eğer kendi nüfuzları Suriye'de azaltılmaya çalışılırsa,bölgede ABD'nin liderliğini izlemeyebileceklerini ve farklı politik kombinezonlara ve arayışlara girebilecekleri mesajını da vermeye çalışmışlardır.
Bu noktada en önemli soru şudur:Bu terör saldırısı Türkiye,Suudi Arabistan ve El Kaide'ci grupların eseriyse,ABD ve Batı niçin bu ülkelerin pisliklerini kapatarak ve bu saldırıyı Esad'ın üzerine atarak Suriye'ye karşı bir askeri operasyonun kışkırtıcılığını yapmaktadırlar?

Bu soru çözüldüğü andan itbaren olayın bütün mantığı çözülmüş olacaktır.

Eğer Suriye sorunu tek Suriye sorunu olsaydı hiç kuşkusuz olaylar farklı gelişecekti.Ama Suriye sorunu sıkı ve kopmaz bir şekilde İran sorununa bağlıdır.Arap Baharı ortaya çıkmadan önce bölgede temel sorun ve gerilim kaynağı İran'ın nükleer çalışmaları sorunuydu.Konjonktürel bir şekilde Suriye'deki içsavaş İran sorununun önüne geçti ama aslında bu iki sorunu acil bir şekilde birbirine bağladı.Burada bütün sorun ABD-AB ve İsrail'in İran sorununda Türkiye ve Suudi Arabistan'a bağımlı olmalarıdır ve Suriye'de bu ülkeleri belirli bir noktaya kadar tatmin edemeyen bir Batı'nın İran sorununda onların desteklerinden mahrum kalacağı açıktır.Türkiye ve Suudi Arabistan, Guta saldırısı ile Batı'ya "Ortadoğu Siyaset Pazarı"nda İran noktasındaki fiyatı ve bunun küresel sonuçlarını hatırlatmışlardır.

ABD ve Batı'nın Guta'daki kimyasal saldırıyı Esad'ın üzerine atmalarının ve Türkiye ve Suudi Arabistan'ın arkalarından gitmelerinin asıl nedeni budur.Ama yine de ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın pozisyonuna  gelmemiştir ve onların onu çekmek istediği politik pozisyona karşı direnmektedir.

Guta saldırısından sonra, ABD'nin Esad rejimine karşı yapmak istediği ve sadece hava operasyonu ile sınırlı olması öngörülen askeri operasyonun politik amaçları da kısaca şöyle belirtilebilir:
1-ABD,Esad rejiminin son dönemlerde muhalifler karşısında askeri ve politik pozisyonunu güçlendirmesinden sonra,güç dengesinin köklü bir şekilde rejimin lehine dönmesinin önüne geçmek istemektedir.Bunun için rejimin askeri kapasitesinin kısmi olarak zayıflatılması ve muhalifler üzerinde kesin bir üstünlük sağlayamaması hedeflenmektedir.
2-Rejimin askeri kapasitesinin zayıflatılması,muhaliflerin nefes almasını kolaylaştıracağı için,bu muhalifleri destekleyen Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri de tam olmasa da kısmen tatmin edecektir ve bu noktada ABD ile bu ülkeler arasındaki müttefiklik ilişkisinin fazla zarar görmemesi sağlanmış olacaktır.Askeri operasyon ile ABD,bu ülkelerin kendi liderliğinden ayrı hareket etme eğilimlerini sınırlandırmak istemektedir.
3-Rejimin düşürülmeden askeri pozisyonunun zayıflatılması,bir yandan rejim üzerinde iç ve dış baskının devam etmesine yarayacağı için, öte yandan da ABD'nin bölgede müttefiklerine belirli bir dereceye kadar da olsa güven vereceği için,ABD'ye Suriye muhalefetinin yeni bir temele oturtulması noktasında zaman kazandıracaktır.

Bu kimyasal saldırının arkasında,ABD'nin Cenevre-2 manevrasını boşa çıkarmak isteyen ve bu temelde Rusya'ya yaklaşarak Esad'ın devrilmesini geciktiren ABD politikalarını kendi çıkarlarına uygun bulmayan kesimlerin olduğu olayların mantığının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkmaktadır, ki bu noktada da Suudi Arabistan,Türkiye ve El Kaide'ci El Nusra Cephesi gibi örgütlerin olduğu anlaşılmaktadır.

Suriye devletinin içeride muhaliflere karşı önemli askeri başarılar kazanmasından ve konumunu sağlamlaştırmasından sonra,uluslararası alanda da ABD ve Rusya'nın kendi rejimini belirli bir süre daha ayakta tutması noktasında anlaşmalarından sonra,Suriye'nin böyle bir kimyasal saldırı yapma olasılığı sıfıra yakın bir durumdur.Suriye'nin hem iç politik ve askeri konumu hem de uluslarası alanda Rusya ve Çin'in direk desteğine sahip olması, böyle bir hata yapmasını olanaksız kılmaktadır.

Ama buna karşılık, bu saldırının Türkiye,Suudi Arabistan ve El Nusra Cephesi örgütünün bir eseri olduğu şüphesini uyandıran çok önemli bazı somut kanıtlar mevcuttur.Bu saldırıdan neredeyse üç ay önce Türkiye'de bazı El Nusra Cephesi örgütü üyeleri sarin gazı ile birlikte yakalanmışlardır.                                                                    

Geçen Mayıs ayının sonlarında, Reyhanlı terör saldırısının faillerinin bulunması  ile ilgili yapılan polis baskınlarının birinde, Adana'da El Nusra Cephesi üyelerinin kaldığı bir evde bulunan iki kilogramlık  sarin gazı ve tutuklanan 12 kişi hakkında, CHP Tokat Milletvekili Orhan DÜZGÜN İçişleri Bakanı Muammer Güler'in yanıtlaması istemiyle bir  soru önergesi vermiştir:
"El Kaide ve buna bağlı El Nusra terör örgütlerine üye olduğu iddia edilen 12 kişi Adana’da bir evde yapılan baskında tutuklanmış olup yapılan aramada Sarin gazı ele geçirilmiştir. Geçtiğimiz günlerde Amerika’ya giden Başbakan Erdoğan’ın Amerika Başkanı Obama’yı Suriye’nin Kimyasal silah kullandığına dair ikna etme çabasından sonra kendi ülkemizde muhalif olduğu bilinen El Nusra terör örgütüne mensup bu kişilerin evinde Sarin gazı ele geçirilmesi kimyasal tehdidinin kendi ülkemizde var olduğunu göstermektedir.
Soru 1: Bu kişiler hakkında kırmızı bülten ya da başka bir arama kararı var mıdır?
Soru 2: Bu kişiler ülkemize hangi yoldan ve ne zaman girmişlerdir?
Soru 3: Sarin gazı bu kişiler tarafından nereden ve nasıl temin edilmiştir?
Soru 4: El Nusra terör örgütüne her türlü desteği veren hükümetiniz El Nusra’nın sahip olduğu Sarin gazından haberdar mıdır?"


Sarin gazı ile birlikte yakalanan El Nusra Cephesi üyelerinin haberinin yayınlanmasından sonra,Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Moskova'da düzenlediği bir basın toplantısında şunları söylemiştir:
“Biz Türk meslektaşlarımızdan sonuçlarla ilgili hızlı ve tam bir bilgi bekliyoruz… Durum çok ciddi. Sürekli kimyasal silahlarla ilgili konuşanlar ilginç oyunlar oynamaya devam ediyor. Konuyla ilgili tüm detayların soruşturulması gerekiyor.” (www.İnternethaber.com,31 Mayıs 2013)

Aynı haberin devamı şöyle:
"Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Aleksandr Lukaşeviç de konuyla ciddi olarak ilgilendiklerini, kimyasal silahların kullanımının asla kabul edilemeyeceğini söyledi. Lukaşeviç, “Suriye hükümeti bir çok kez iç çatışmalarda kimyasal silahların kullanılmayacağını taahhüt etti. Rusya Suriye hükümetinden tüm gerekli garantileri aldı…” dedi.

Terörist ve radikal grupların Suriye’ye dış askeri müdahale imkanı sağlamak için kimyasal silah oyunu oynayabileceğini kaydeden Rus sözcü, “Maalesef, Türkiye’den gelen haberler bu tür endişelerin uygulamada olduğunu gösteriyor. Bu durumda, terörist grupların sivillere yönelik kimyasal silah kullanarak dış müdahaleye yol açması ile ilgili tüm detayların soruşturulmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz.” değerlendirmesinde bulundu." (www.İnternethaber.com,31 Mayıs 2013)

Olayın politik mantığı ve TC devletinin kirli pratiği gözönüne getirildiğinde,Suriye'deki kimyasal saldırının arkasında El Nusra'yı taşeron olarak kullanan Türkiye ve Suudi Arabistan'ın olduğu şüphe götürmez gibi görünmektedir.

TC devleti ve onun başındaki RT Erdoğan ve AKP Hükümeti, El Nusra gibi terör örgütlerini taşeron olarak kullanarak,sözde "TC devletinin jeopolitik çıkarları" için hem kendi halkına hem de Suriye halkına karşı katliamlar düzenlemektedirler ve bu temelde insanlığa karşı suç işlemektedirler!


DEVRİMCİ BÜLTEN
|
_ _