[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 58 (5) }
| Devrimci Bülten

"DEVRİMCİ PROLETARYA"DAN BİR GARİP MAKALE

("Usul ve Esas" Makalesine Yanıt)


K.Erdem


I-Giriş


Geçen Ocak ayının başlarında önce www.sendika.org sitesinde, daha sonra da Devrimci Bülten'in 56. sayısında yayınlanan "Fetullah Gülen Cemaati ve AKP'den Devlete Büyük Komplo" adlı  makalem , yine Ocak ayında www.devrimciproletarya.net sitesinde "Usul ve Esas" adlı bir makalede eleştirildi.


Makale baştan sona eklektik, genel yinelemeler içeren ve okuyucuyu yanlış bilgilendiren ve de yönlendiren bir içeriğe sahip.Makalenin ilginç tarafı, bir çok kendince yanlış gördüğü görüşü genel bir söylemle eleştirmesine karşın, benim makalemi isim vererek özellikle belirtmiş olmasıdır.Üstelik benim makalemi eleştirirken de beni "küçük-burjuva dar kafalılık"la damgalamıştır.


Bir noktayı çok açık bir şekilde devrimci kamuoyu önünde belirtmek isterim. O da , gerçekten makalenin içeriğine katılsaydım ve doğru olduğuna inansaydım, hiç çekinmeden özeleştiri vererek kendi hatalarımı düzeltirdim. Bu noktada ne benim ne de yoldaşlarımın hiçbir kompleksi yoktur ve tam tersine kendi yanlışlarını gidermek bir devrimcinin asli görevleri arasındadır.


"Devrimci Proletarya" kendi makalesini Marx'tan yaptığı ve buram buram eklektik kokan alıntılarla süslemiş, ne kadar Marx alıntısı kullanırsam o kadar "Marksist" olurum ve okuyucuyu etkilerim mantığıyla hareket etmiştir. Öyle ki , makaleye dahi Komünist Manifesto'dan yaptığı bir alıntıyla başlamıştır. Makale sanki Marksist öğretiyle yeni tanışmış ve acemi bir teorisyenin elinden çıkmış gibidir.


Hiç kuşkusuz bu makalede amacım, Devrimci Proletarya'yı kapsamlı bir şekilde eleştirmek değildir. Buna ne zamanım  ne de konumum müsahittir ve kaldı ki buna gerek de görmüyorum.Bu makaledeki amacım , bazı yanlış anlaşılan ya da aksettirilen görüşlerimi tekrar ortaya koymak ve Devrimci Proletarya'nın yanlış gördüğüm bazı görüşlerini de eleştirmektir.



II-"Küçük-Burjuva Dar Kafalılık" ve "Devrimci Proletarya"


Devrimci Proletarya "Usul ve Esas" makalesini "usul" ve "esas" olmak üzere iki temel bölüme ayırmıştır. Makalenin ana fikiri, kapitalist sisteme ve onun görüngülerine yaklaşırken ve eleştirirken, bazı kesimler bunu yüzeysel yani usulden yapmaktadırlar ve bu noktada "küçük-burjuva dar kafalı" bir konuma sahiplerdir.Devrimci Proletarya ise sistemi, "esas"tan yani yüzeydeki aldatıcı görünümlere kapılmadan  temelden ele alarak eleştirmekte ve bu noktada "komünist" ve "gerçek Marksist" bir konuma sahip olmaktadır.


Keşke öyle olsaydı da , biz de özeleştiri verseydik!


Bir "küçük-burjuva dar kafalı"nın aynaya bakıp da, başkasını görmesi kadar tuhaf bir durum olamaz. Devrimci Proletarya aynada gördüğü  kendisini, başkası sanacak kadar , teorik ve siyasal olaylar içerisinde kaybolmuştur. Devrimci Proletarya'nın kafası devrimin bütün sorunlarında karma karışıktır. Bunu Devrimci Proleyarya'nın yayınlarını okuyan ve takip eden herkes kolayca farkedebilir.


Biz yine sözkonusu olan makaleye dönelim ve bazı alıntılar yapalım.Biz Devrimci Proletarya gibi,onun görüşlerini okuyucusuna yanlış aktaran bir yöntem izlemeyeceğiz. Devrimci Proletarya, çok haklı olarak şöyle bir analiz yapmaktadır:


"Peki bu, kitlelerin çalışma,yaşam ve yönetilme koşullarını, tek kelimeyle kendilerini köleleştiren kurum ve ilişkileri daha açık görmesine yol açıyor mu? Bir birikim,sorgulama ve tepki yaratıyor kuşkusuz.Fakat bu,esasa değil, -en ileri biçimini Gezi'de gördüğümüz- usule ilişkin bir tepkiyle sınırlı kalıyor." ("Usul ve Esas" makalesi)


Biz Devrimci Proletarya'nın görüşlerini Marksizm'e tercüme edelim: Kitlelerin kendiliğinden bilinci, en ileri biçimini Gezi'de gördüğümüz gibi, sistemin temellerine dokunmayan ama onun düzeltilmesini hedefleyen bir tepkiyle sınırlıdır.Öncüsüz bir kitlenin,kendiliğinden bir çabayla elde edeceği siyasal bilinç, özünde burjuva-reformist bir bilinçtir.Çünkü "trade-union"cu bilinç, burjuva bilinç biçimlerinden birisidir ve devrimci hareket kitlelerin bu "trade-union"cu bilincini, siyasal kanatları altına almadığı ve ona önderlik etmediği taktirde, bu hareket kaçınılmaz olarak sistemle uzlaşacaktır.


İşte "küçük-buruva dar kafalılık" , kendiliğinden hareketin düzeyine inen, daha doğrusu, komünist hareketin devrimci görevlerinin farkına varamadığı için, hareketin kendiliğinden etkisinin egemenliği altına giren "bazı öncüler"in durumudur. Bu "küçük-burjuva dar kafalı öncüler" , sistem karşısında hareketin ideolojik-felsefi olarak yenilenmesini anlayamayan ve bu temelde hareketin stratejik ve taktik ve de örgütsel yenilenmesini anlamayanlardır. 


Soruna bu temelde yaklaştığımız zaman, bu siyasal çerçevenin kime uyduğu ortadadır!


Devrimci Proletarya sorunları karma karışık etmeye bayılmaktadır.Söz konusu makalede, her tarafta bir "usulsüzlük" görmektedir.Şöyle yazmaktadır:


"Usulsüzlük önemli kuşkusuz. Darbecilik, entrikacılık, yolsuzluk, yönetimde her türlü usulsüzlük ve keyfilik… Önce bunu mantiki sonucuna doğru derinleştirelim: Yalnızca şimdi yolsuzluk ve rüşvetle yapıldığı açığa çıkan kentsel dönüşüm değil, yalnızca şimdi “paralel devlet” vb ilan edilenlerle yapıldığı açığa çıkan yönetsel dönüşüm değil… Akla gelebilecek her şeyin neoliberal dönüşüm süreç ve uygulamaları: Çalışma ilişkilerinde dönüşüm, sağlıkta dönüşüm, eğitimde dönüşüm, tarımda dönüşüm, yerel yönetimlerde dönüşüm, enerjide dönüşüm, vb- usulsüzdür. Yargı usulsüzdür, yasama usulsüzdür, yürütme usulsüzdür, medya usulsüzdür, polis ordu MİT zaten usulsüzdür. Bütçe usulsüzdür, Merkez Bankasının rezerv plasmanları usulsüzdür, bankalar ve borsa baştan aşağıya usulsüzdür. Özelleştirmeler usulsüzdür, ihaleler usulsüzdür, taşeronluk sistemi baştan aşağıya usulsuzdür. Küresel tekelci kapitalist sömürü ve mali oligarşik iktidarı, usulsüzlüğün usul, azami kar ve egemenlik için her yolun mübah haline geldiği sistemdir." ("Usul ve Esas" Makalesi) 


Kafası bu kadar karmaşık olan birisinden doğru teorik ve siyasal tespitler beklemek siyasal saflık olur. 


Devrimci Proleaya'nın yukarıda saydığı bütün "usulsüzlükler", ona göre,Türkiye'nin neo-liberal dönüşümünün ve buna da önderlik eden AKP'nin politikalarının sonucudur.Eğer Devrimci Proletarya, "küçük-burjuva dar kafalı" olmasaydı , ve olayların dıştaki "usul"una takılmasaydı, bunun böyle olmadığını anlardı. Küresel tekelci kapitalist sömürü"nün yani neo-liberal politikaların temsilciliğini yapan ABD-AB-Japonya ve onların "orkestra ortakları", sürekli olarak muhafazakar ve gerici politikasının alanını genişletmek isteyen,kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran,"Batı emperyalistleri"yle stratejik ilişkileri bulunan büyük sermayeyi tasfiye ederek yerine, devlet müdahalesini kapsamlı bir şekilde kullanarak bir "Yeşil Büyük Sermaye" koymak isteyen ve bu toplumsal dönüşümü ılımlı islam temelinde yeni bir faşist rejimle birleştirmek isteyen ve de bu rejimi de Batı'ya karşı olarak Doğu'daki emperyalist güçlerin yanına konumlandırmak isteyen bir AKP siyasetini desteklerler mi?


AKP politikalarının neo-liberal dönüşüm ile bir ilişkisi yoktur.AKP bu liberal görünümü taktik olarak kullanarak,liberal olmayan asıl poltikasını gizlemeyi başarmış ve bu temelde zaman kazanarak karşısındaki düşman cephesini bölerek, kendi stratejik konumunu güçlendirmiştir. Türkiye'nin AKP iktidarı altında,AB'ye girme çabası ve bu temelde ortaya koyacağı politikalar gerçekten de Türkiye'nin neo-liberal dönüşümü olurdu. Ama AKP'nin 2009'dan beri bütün politikalarına ama özellikle de Gezi direnişinden sonra ortaya koyduğu politika ve söylemlere baktığımızda,AKP'nin Türkiye'nin neo-liberal dönüşümünü gerçekleştirmek istemediğini ve hatta bu neo-liberal dönüşümün, hedeflediği ılımlı islam toplum düzenine ve  faşist rejimine engel olduğunu görmekteyiz.


AKP hükümete gelmeden önce liberal-muhafazakar bir ittifak gerçekleştirmiş ve bu ittifakta liberalleri kendi muhafazakar stratejisinin taktik bileşeni yaparak aldatma politikasının temeli yapmıştır. Hükümeti sırasında da bu ittifakı önce güçlendirmiş, daha sonra da Ordu'nun bastırılması ve iktidarın iplerini ellerine almasından sonra da "kullanım tarih geçen" liberallerle ittifakı, yeni rejimin inşa sürecinde giderek çözmeye başlamıştır.Çünkü AKP'nin hedeflediği faşist rejimle liberallerin AB üyeliği hedefi çelişmektedir.


Peki AKP, bir liberal-muhafazakar ittifak kurma ihtiyacını niçin hissetmiştir? Niçin kendi muhafazakar stratejisini,politik aldatmaya başvurarak liberal bir örtüyle gizlemek istemiştir? Cevabı önümüzde duruyor. Devrimci Proletarya gibi "küçük- burjuva dar kafalı"ları kuyruğuna takmak için.Tek "küçük-burjuva dar kafalı"lar değil, bazı "liberal dar kafalı"lar da onun peşine takılmışlardır. Devrimci Proletarya gibi olayların ve sistemin "esas"ına inen "büyük bir Marksist"in, AKP'nin "usul" olarak ortaya koyduğu liberal politikasını, "esas" politika sanması,kendi şanına ve şöhretine pek yakışmamaktadır!


Liberal görünüm altında alttan alta faşist bir rejim inşa eden AKP, Devrimci Proletarya gibi küçük-burjuva oportünistlerin, "devrimci siyasetini ve silahlarını gömmesini" sağlamıştır.Devrimci Proletarya AKP'nin liberal görünümüne takılarak,Türkiye'nin burjuva demorasisine geçtiğini iddia ederek, pratikte tamamen legal bir politik çalışmaya geçerek tasfiyeci bir biçimde kendisini konumlandırmıştır.


Devrimci Proletarya'nın burjuva demokrasisinin Türkiye'de oturduğu tespitine karşıt olarak,biz, AKP'nin yeni tipte bir faşist diktatörlüğün inşasına hız verdiğini belirterek,buna karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği noktasında,geçen Mart ayında kaleme aldığım "HDP ve Devrim" adlı makalede kısaca şöyle yazdık:


"Türkiye’de devrimci bir partinin inşaası ancak devletin egemenlik alanının dışında yani legal alandan ziyade illegal (yasadışı) alanda ve gizli olarak yaratılabilir. Böylesi bir partinin inşası halinde kendisini Türkiye’nin büyük metropollerinde ama özellikle de ilk başlarda İstanbul’un büyük emekçi mahallelerinde örgütleyen ve ilk etapta sadece illegal araç ve metodlar kullanan; politik etkisinin büyümesi ile birlikte zamanla devletin mahallelerdeki sabit ve hareketli kolluk güçlerine karşı askeri eylemler düzenleyerek ve buralarda önce devletin otoritesinin aşınmasını sonra da zayıflamasına ve yok olmasına neden olan bir askeri mücadeleyi verebilecek düzeye çıkarması gerekmektedir.


Devrimci bir partinin emekçi mahallelerde “siyasi üsler” kurarak ve zamanla bunları “Şehir Gerillasının” desteği yaparak ve devletin otoritesini zayıflatarak halkın devrimci örgütlenmesine alan açan ya da bu toplumsal çerçeveyi oluşturan siyaseti, devlet karşısında siyasi dayanıklılığı ve sürekliliği uzatabildiği ölçüde halkın geniş kesimlerine ulaşabilecek ve onları büyük yığınlar halinde devrimci siyasete kazanacak olanağı da elde edecektir.


Bu devrimci dayanıklılığı ve sürekliliği sağlayan bir devrimci parti, HDP gibi legal ve liberal partiler ile yapacağı ittifak ile hem partinin “savaş örgütü”nü yığın örgütleri ile çevirerek “derine gömme” olanağı elde edecek hem de devrimci siyasetini bu legal kurum ve partiler aracılığı ile halkın geniş kesimlerine aktarma ve kendisini halkın bu geniş kesimleri içerisine sokma olanağı elde edecektir. Bu dönem aynı zamanda devrimci siyasetin reformist siyaset üzerinde politik hegemonyasının kurulması ile el ele yürüyecektir." 

(Kemal Erdem,HDP ve Devrim,Devrimci Bülten, sayı 57)


2010 yılında Erdoğan "Tek dil,tek bayrak ve tek devlet"i her yerde bas bas bağırırken ve bu sloganın yanına daha açıktan "tek mezhep"i koymadığı zaman Devrimci Proletarya şunları yazmıştır:


"Faşizm çözülüyor. Mutlakçı tek dil, tek din-tek mezhep, tek ırk- tek ulus, tek cinsiyet, tek kültür, tek egemenlik biçimi anlayışıyla çözülüyor. Korporativist, aşırı paketleyici ve düzleyici “betonarme” toplum modeli ile çözülüyor. Açık zorbalığa dayalı tek biçimli egemenliğin, burjuva çok yönlü ve bütünsel egemenlik ilişkileri sistemini sürdürmeye yetmediği gibi engeli haline gelmesiyle, burjuva egemenliğin daralan siyasal- toplumsal tabanını genişletme kaygısıyla çözülüyor." (Devrimci Proletarya,Ekim 2010,Sayı 1, s.35 )


Yine aynı makalede Devrimci Proletarya, Türkiye'yi "geri tipte neoliberal burjuva demokrasisi" olarak niteler ve AKP iktidarı döneminde Ergenekon Komplosu aracılığıyla, Ordu'nun iktidar gücünün azaltılmasını ve sözde "siviller"in gücünün gelişimini, faşizmin çözülüşünün temel belirtilerinden biri olarak ele alır. Devrimci Proletarya şöyle yazar:

"Siyasal alandaki değişim, köklü bir faşist kurumsallık ve işlleyisşe dayanan dengeler nedeniyle daha zorlu, gerilim ve çatışmalarla, iniş ve çıkışlarla birlikte gerçekleşmektedir. MGK’nın -MGK içerisindeki ordu partisinin-, iç ve dış siyaset alanında temel kurumsal belirleyiciliği zayıflamıştır. Bir çavuşunu bile teslim etmeyen ordu partisi, kuvvet komutanlığı, MGK sekreterliği yapmış generallerini teslim etmektedir. Kürt siyaseti, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu gibi temel sorunların emperyalist-burjuva çözümünün önünde engel oluşturmaya başlayan faşist milliyetçi, bir dönem ABD’deki neo-concu kanata dayanmış, Rusya gibi farklı klik ve emperyalist güçlerle ve bölgesel yerel ittifaklarla darbe arayışına giren kontrgerilla yapısı çökertilmektedir. Devlet içi güç dengeleri ve devlet örgütlenmesi değişime uğramaktadır. “Cumhuriyetin kurucu ve kollayıcı gücü olarak dokunulmaz olan ordu”nun darbe yapma meşruiyeti elinden alınmaktadır. Ülkemizdeki demokrasinin kilit sorunu olan Kürt ulusal sorunu Özalcı yaklaşımın bugüne uyarlanmasıyla geri düzeyde liberal reformist bir çizgiden yeniden düzenlenmektedir." (a.g.e.s.37)


Devrimci Proletarya'nın bütün görüşleri bu alıntıda yatmaktadır.Faşizmin çözülüşü, Ordu'nun "siviller" tarafından çözülmesiyle başlamış,çözülen Ordu Kürt sorunu ve Ermeni sorununun önündeki engel olmaktan da çıkmış, bu kontrgerilla yapılanma önce ABD'de neo-cons'lara yanaşmış, Rusya gibi farklı klik ve emperyalist güçlerle darbe arayışları içerisine girmiş vs...


Bu görüşlerin hemen hemen hepsi yanlıştır.Bu pasaj AKP medyasındaki gazetelerden birisinde yazan liberal bir yazarın görüşlerine çok benzemektedir.


Devrimci Proletarya AKP-Ordu ilişkilerinin gelişimini anlamamıştır. Bunun nedeni AKP'nin tarihsel karakterini yeterince çözememiş olmasından kaynaklanmaktadır.Yukarıdaki pasaj tamamen AKP propagandasının izlerini taşır ve gerçeklerin ters-yüz edilmesidir. Olaylar "Ergenekon İddianamesinde" iddia edildiği gibi ve bu iddia üzerine oturan propagandanın sunduğu gibi değildir.


Bu noktayı kısaca açmak istiyorum.


  Türkiye'nin AB üyeliğini asıl savunan ve Türkiye'nin  Batı ile stratejik ilişkilerini AB üyeliği aracılığıyla yeni bir temele oturtmayı savunan ve de bunu kendisine stratejik bir hedef olarak benimseyen Türk Silahlı Kuvvetleri'ydi. Türkiye'nin AB üyeliğinin hız kazandığı dönem, 28 Şubat 1997 darbesinden sonra olmuş ve bu da TSK'nın iradesi ve politik desteğiyle olmuştur.28 Şubat darbesinden sonra TSK Türkiye'nin AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak benimsemiş ve Türkiye'nin küreselleşmeyle bütünleşmesinin AB üzerinden olmasını kabul etmiştir.


TSK'nın AB üyeliğini stratejik olarak benimsemesinin nedeni, Kemalizm için AB üyeliğinin dışında hiçbir çıkış yolunun olmamasıydı.Küreselleşmeleyle AB üzerinden bütünleşemeyen bir Kemalizm, zaman içerisinde üç önemli tehditin kıskacı altında kalacaktı ve bu durum iktidarı kaybetmesiyle sonuçlanabilirdi: İrticacı hareket,Kürt hareketi ve devrimci hareket. İlk ikisi 1990'li yıllarda büyük bir tehdit oluşturmuştu ve sonuncusunun da başını kaldırmasına izin verilmemişti. 2000'li yılların başlarına gelindiğinde Batı'nın da yardımıyla bu üç hareket pasifize edilmişti ve gelecek dönemde başlarını kaldırmaları kesindi ve tekrar yenilmeleri için de TSK,Türkiye'nin AB'ye girmesinden başka bir çare görmüyordu.


İşte 2003 yılının Mart ayının başında, Orgeneral Çetin Doğan'ın komutanı olduğu 1.Ordu'da oynanan "Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo" (OYTS), Türkiye'nin AB üyeliği perspektifinin kesintiye uğramasıyla bu üç tehdit karşısında devletin nasıl hareket edeceğini ortaya koyan bir senaryoydu. OYTS aslında Türkiye'nin AB üyeliği perspektifinin korunmasını hedefleyen ve bu temelde Türkiye'nin Batı ile stratejik ilişkilerinin zedelenmesinin önlenmesini içeren bir senaryodur.Ancak komplocular olayları, medyayı psikolojik harp yöntemleriyle kullanarak tersine çevirmeyi başararak ve tam tersi bir algı oluşturarak,OYTS'nin "demokrasiye" ve "Türkiye'nin AB'ye girişine" karşı yapılmış bir "tatbikat" olduğunu ileri sürdüler.Onlara göre "darbeciler" senaryo görünümü altında tatbikat yapmışlardı.


AKP ve Cemaat komplo ittifakı, sözde kendilerine karşı yapılan "darbe"nin aynı zamanda demokrasi ve AB'ye karşı da yapıldığını ileri sürerek, ABD ve AB ile TSK arasındaki stratejik ilişkileri parçalamak ve bu sonuncuları düşman hale getirmek istiyorlardı.ABD ve AB,Kemalist TSK ile çatışdıkça her ikisinin zayıflamasına karşılık AKP'nin güçlenmesine ve karşı düşman cephesinin dağılmasına neden olacaktı.Kısacası AKP ABD,AB ve TSK'yı savaş sanatının inceliklerine uygun olarak yanlış bir stratejiye çekiyordu.


AKP'nin kendi iktidarının önünde engel olan TSK'yı, "AB'ye uyum politikaları" görünümü altında zayıflatan politikasını çözmek oldukça zordu.AKP'nin asıl niyeti çözülse de, onun bu niyetini iç ve dış kamuoyuna gösterecek ve teşhir edecek araçlar da yoktu.Asıl stratejik hedefini ustaca gizleyen komplocular, hükümet olanaklarını da kullanarak, psikolojik hareketten terör eylemleri ve suikastlere kadar,sahte delil ve evrak üretmeden yargı ve yürütmenin vurucu bir güç olarak kullanılmasına kadar uzanan geniş bir "araçlar portföyü" oluşturdular.1998'den 2010'ların başlarına kadar komplocular bir tür "üstü örtülü bir içsavaş" uygulayarak,iktidarın iplerini ele geçirdiler.


TSK her ne kadar 1997'den itibaren AB'yi stratejik olarak benimsese de,katı Kemalizm savunusu ve liberalizmi aşağılayan ve onu dışlayan tutumu, siyasal alanda onun perspektifini paylaşan politik yapıların da libealizmle aralarına mesafe koymalarına neden oldu.1997'den sonra, DSP, ANAVATAN, CHP ve MHP, AB'ye üyeliğin ana unsuru olan liberalizmi dışladıkça, AKP-Cemaat ittifakının komplosuna da kapıyı ardına kadar araladılar. 2000'li yılların başlarından itibaren liberaller,iki hareket arasında giderek bölüşülmeye başlandı:AKP-Cemaat hareketi ve Kürt hareketi.


Komplocuların iddia ettikleri gibi, 2000'li yılların başlarında ne Ordu darbeciydi ne de bazı subaylar AKP'ye karşı bir darbe hareketinin içerisindeydiler.Yalnız Ordu'nun AKP ile bağlantılı olarak  kendi içerisinde bir anlayış farklılığı vardı ama bu farklılık, komplocuların iddia ettikleri gibi "darbeci subaylar" ile "darbeci olmayan subaylar" arasındaki bir farklılık değildi. Bu farklılık şuydu: AKP gerçekten dediği gibi Milli Görüş gömleğini çıkardı mı ve AB'ye üyelik noktasında samimi; yoksa taktik  yaparak AB'ye üyelik görünümü altında Ordu'nun devlet içerisindeki etkisini zayıflatarak, Kemalist rejimi tamamen savunmasız kılıp ve daha sonra yıkarak başka bir rejime mi yönelecek.İşte AKP hükümete geldiği zaman Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök daha çok birinci eğilime sahipken ve AKP'nin samimi olduğuna inanırken,daha sonra içeri atılan generaller,AKP'ye karşı ihtiyatı elden bırakmama anlayışına sahip olarak ikinci eğilime sahiplerdi.Ama üstlerine karşı bir disiplinsizlik içerisinde olmayı da akıllarında geçirmiyorlardı. Sadece Genelkurmay Başkanını bu çizgiye gelmeye ikna etmeye çalışıyorlardı.Hepsi buydu.


Ama başta Erdoğan olmak üzere bütün komplocular,psikolojik harekatın bütün metodlarını kullanarak,bu düşünce farklılığını, sahte delil üretimiyle de birleştirerek ve Hilmi Özkök'e de  kapsamlı bir psikolojik harekat çekerek, bütün kamuoyunun algılama süreçlerini manipüle etmeyi başararak zorlamayla "darbe girişimi" algısını oluşturdular.Çünkü Ergenekon Komplosu öyle istiyordu! 


Tarih Hilmi Özkök karşısında Birinci Ordu ve Kuvvet Komutanlarını haklı çıkarmıştır. Çetin Doğan'ın, Özden Örnek'in ve İbrahim Fırtına'nın korkuları gerçek olarak,AKP Türkiye'nin AB üyeliğini taktik olarak ele alarak, Ordu'nun hemen yanına sokulmuş ve onun hiç beklemediği yerde ona darbeyi vurmuştur. AB üyeliğini irticayı durdurmak için isteyen Ordu, irticanın AB maskesini takmasını ve bu maskeyle saldırılarını organize etmesini tam olarak anlayamamıştır.Bunu anladığı zaman da iş işten çoktan geçmişti.


Şimdi işin püf noktasına gelelim.Benim makalem Devrimci Proletarya'yı niçin rahatsız etmiştir?


Devrimci Proletarya'nın rahatsızlığı ve korkusu yerindedir.Çünkü Türkiye'yi "geri tipte neo-liberal burjuva demokrasisi"ne taşıdığı iddia edilen AKP'nin , kuvvetler ayrılığını tamamen ortadan kaldırarak faşist bir sistem inşa ettiğini ve bu inşasını da Devrimci Proletarya gibi "küçük-burjuva dar kafalı"lardan ustaca gizlediğini ortaya koydum.Makale Devrimci Proletarya'nın bütün ideolojik temellerini sorunlu hale getirmiş ve Devrimci Proetarya panik halinde  , keskin "sol"culuk halinde AKP'nin faşist rejim inşasını , kendi yaptığı burjuva demokrasisi tespitine uysun diye allayıp-pullamıştır.Devrimci Proletarya'nın bana saldırısı,ilginç ama AKP'nin dolaylı savunusunu içermektedir.


Herşeyden önce Devrimci Proletarya'nın "usulsüz" olarak adlandırdığı politikanın özü nedir? Niçin bu politikalar "usulsüz" olarak adlandırılmaktadır? 


Devrimci Proletarya AKP'nin bazı politikalarını laf cambazlığıyla "usulsüz" göstererek ve işin özünü saklayarak tamamen bir oportünist gibi davranmaktadır.Onun "usulsüz" dediği politikalar, sistemin kendi burjuva hukukuyla çelişen politika ve uygulamalardır.Yargı yürütme karşısında çaresizdir ve TC tarihinde Yürütme'nin Yargı ve Yasama üzerindeki bu egemenliğinin boyutları,Tek Parti dönemi dışarıda bırakılırsa, hiçbir zaman askeri darbeler dışında görülmemiştir.Hatta hiçbir askeri darbe döneminde bu kadar yolsuzluk ve hırsızlık da gerçekleşmemiştir. 


Kuvvetlerin bu şekilde ortadan kaldırılması da, Devrimci Proletarya'nın iyi bildiği ama ifade etmediği gibi faşizmin temel özelliklerinden birisidir. Sivillerin iktidarın iplerini ele geçirmelerini faşizmin tasfiyesi olarak gören bir anlayış doğru değildir.Devrimci Proletarya da çok iyi bilir ki,klasik faşist hareketler "sivil" olarak ortaya çıkmış ve "sivil görünüm içerisinde asker ruhu" oluşturmuşlardır. Devrimci Proletarya, AKP'nin  "Asker tamamen darbeci ve sivil de tamamen demokrat"tır yanlış anlayışının "usul" yanına takılarak tam bir "küçük-burjuva dar kafalı" gibi hareket etmiştir.






|
_ _