[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 60 (1) }
| Devrimci Bülten

İÇİNDEKİLER


1-Erdoğan'ın "Bonapartist Darbesi"ne Doğru

2-PKK ve Tarihsel Gerçekliği 

3-PKK ve Ortadoğu Devrimi
4-Hegel'in "Mantık Bilimi" ve Marx'ın "Kapital"i



ERDOĞAN'IN "BONAPARTİST DARBESİ"NE DOĞRU


7 Haziran 2015 Genel Seçimleri yaklaşırken, bir çok politik çevrede ve halkın büyük bir kesiminde bu seçimlerin sıradan bir seçim olmadığı, tam tersine büyük bir tarihsel dönemeci oluşturduğu hissiyatı ve bilinci oluşmuş durumdadır. Yaklaşan genel seçimlerin sıradan bir seçim olmadığı tespiti tamamen doğru bir tespittir ve bu haliyle bu seçimler,tarihsel bir eşiği oluşturmaktadır.


Aslında her ne kadar seçimler bir tarihsel eşiği ifade etse de, fiiliyatta bu tarihsel eşik çoktan beri aşılmış durumdadır ve seçimler fiiliyatta kurulmakta olan faşist yeni rejime meşruluk biçimi geçirme çabasından ibarettir.Seçimler aracılığıyla bu meşruluğun elde edilmesi hem iç politikada hem de dış politikada daha geniş bir manevra alanı elde etmeye dönüktür.Seçim meşruluğunun üzerine geçirilmediği bir faşist diktatörlüğün hem ideolojik hem de politik temelleri ve argümanları zayıflayacaktır ve salt şiddet üzerine oturan bir yapıya sahip olacaktır,ki kısa bir süre sonra yıkılması kaçınılmazdır.


Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra fiiliyatta Başkanlık sistemi kurmuştur ve Haziran genel seçimleriyle bu Başkanlığa hukuki biçim vermek istemektedir.Devletin ağırlık merkezini tamamen Cumhurbaşkanlığı makamına taşıyarak,azami derecede merkeziyetçi ve bu temelde otoriter ve baskıcı bir rejim oluşturmak istemektedir.Yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı da tamamen bu yeni rejim bakış açısı ve ihtiyacı temelinde inşa edilmiştir.


Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nın büyüklüğü ve ihtişamlığının en önemli nedeni,bu sarayın bir politik ve askeri karargah olarak tasarlanmasından kaynaklanmaktadır.Erdoğan Başkanlık sistemi ile bütün iktidarı tek elde toplamak istediği için,Saray bu politik ve askeri merkezileşmeye uygun ve bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde inşa edilmiştir.Başkanlık sistemi ile birlikte Türkiye tepeden tırnağa faşist bir rejime dönüşecektir.İşte Haziran Genel Seçimleri Erdoğan açısından bu yeni faşist rejimin kapısını ardına kadar açan bir tarihsel dönemeç olarak düşünülmektedir.Seçimlerde istediği sonucu alan Erdoğan tamamen diktatörlüğünü ilan ederek,artık seçim yoluyla hiçbir gücün kendisini ve rejimini indiremeyeceği bir tarihsel çerçeveye kavuşacaktır.Bu durumun legal muhalefet için bir yıkım olacağı açıktır.


Erdoğan seçimler yoluyla istediği sonucu alamasa da diktatörlüğünü şu ya da bu şekilde ilan edecektir ve bunun için gerekli içsavaş koşullarını da kısa sürede oluşturacaktır.Seçimler aracılığıyla meşruluk hiç kuşkusuz iktidarının ömrü ile yakından alakalıdır.Bu meşruluğu elde edemediği zaman hem müttefikler noktasında hem de iç ve dış politikada büyük sorunlar ile karşı karşıya kalacaktır.Bundan dolayı Erdoğan'ın istediği seçim meşruluğu ile örtülmüş bir "Bonapartist Darbe"dir.


Modern dünya tarihinde,ilk defa seçim yoluyla iktidara gelip ve sonradan açıktan diktatörlüğünü ilan eden ve de bu temelde faşist bir rejim kuran kişi I.Napolyon'un yeğeni  Louis-Napolyon ya da namı diğer III.Napolyon'dur. Faşizm emperyalizmin ürünü olan bir tarihsel fenomen değildir.Faşizmi emperyalizmle  ilgili bir tarihsel kategori kabul eden III.Enternasyonal, bu noktada yanılıyordu.III.Napolyon'un faşist  diktatörlüğü aslında 20.yüzyılda ortaya çıkacak olan faşist diktatörlüklerin bir tür prototipiydi.Bunun önce Fransa'da ortaya çıkmasının bir çok nedeni vardı.


Louis-Napolyon da  Erdoğan gibi  önce seçim sistemini kullanarak devleti kuşatmaya başladı.İktidarının ilk dört yılında, hükümette olmanın avantajlarını kullanarak devlet içerisinde kadrolaştı ve devletin bütün kilit noktalarına kendi adamlarını yerleştirdi.İktidarının ilk dönemlerinde asıl hedefini gizleyerek, uyguladığı politikalarla bir çok kesimin kafasını karıştırarak ve karşısındaki düşman cephesini bölerek,siyasal ortamı kendi diktatörlüğü için uygun hale getirdi.2 Aralık 1851 darbesiyle de iktidarı tamamen ele geçirerek, diktatörlüğünü ilan etti. 


Louis-Napolyon da Erdoğan gibi demokrat değildi ve seçimler aracılığıyla siyasal sistemin örgütlenmesine karşıydı.Bir çok defa darbe ile iktidarı ele geçirme girişiminde bulunmuştu ama başarısız olmuştu.Ama Avrupa'da devrimler patlak verince ve bu devrimlerden Fransa da nasibini alınca ve Louis-Phillipe monarşisi yıkılıp,seçimler meşruiyetin temeli haline gelince, Louis-Napolyon kendisini bu sürece taktik olarak adapte etmede gecikmedi.Çünkü seçimlerin dışında iktidara gelmek,yükselen devrimci-demokratik hareketin gücünden dolayı mümkün değildi.Taktik olarak seçimleri kullanarak,bir çok kesimin kafasını karıştırarak ve hatta toplumda yeni müttefikler kazanarak hükümete gelip ve kafasındaki diktatörlük fikrini gerçekleştirmek daha akıllı bir plandı.


Erdoğan da III.Napolyon gibi,asıl hedefini yani "Tek Adam Diktatörlüğü" hedefini gizleyen (hatta bunu yanı başındaki bir çok kişiden gizledi) bir stratejik plan dahilinde hareket eden bir politika uyguladı.Bu politikanın temellerini 1990'lı yılların başlarında attı ve İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında benimsediği stratejik plana ve oluşturduğu dar kadroya bağlı kalarak,asıl hedefine yürümeye başladı.


Bu dar kadro Erdoğan'ın gizli stratejisini biliyordu ve bu gizli stratejiyi deşifre etmek ihanet ile eşanlamlıydı.Bu dar kadro, daha İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında, Türkiye Cumhuriyeti'nin zaman içerisinde  Osmanlı İmparatorluğu'na dönüşümünü ve Erdoğan'ın da Başkanlık biçiminde Padişah ve Halifeliğini öngören bir stratejik plan hazırlamıştı ve bütün mesele bunun hangi taktikler ile pratiğe geçirileceği sorunuydu.İşte bu noktada III.Napolyon'un yaratıcılığına ve zekiliğine benzer bir taktik planlar sistemi oluşturuldu.


Bu stratejinin ilk taktik ayağı olarak, devlet içerisinde ama özellikle de yargı,polis ve bürokrasi içerisinde örgütlenen ve kendisine yeni müttefikler arayan Fetullah Gülen Cemaati ile  yakınlaşma içerisine girildi. Çünkü hükümete gelmek için devlet olanaklarına ihtiyaç vardı.Hem hükümetteki partilerin yargı ve polis aracılığıyla yıpratılması için hem de İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında kurulan Havuz Sistemi'nin korunup ve sürdürülmesi için buna gereksinim vardı.Bu ittifakın bir diğer amacı da AKP açısından, Batı'nın ama özellikle de ABD'nin,ılımlı İslam çerçevesinde AKP'yi kabul etmesini sağlamaktı. Batı ve ABD AKP ile ilişkisine stratejik yaklaşırken, Erdoğan ve AKP bu ilişkiye taktik olarak yaklaşıyordu ve iktidarın ele geçirilmesinden sonra, devlet imkanlarını kullanarak hem Gülen Cemaati'ni hem de ABD ve Batı'yı dengeleyecek iç ve dış politik açılımlar ve araçlar düşünülmüştü.


Erdoğan ve AKP hükümet olmanın imkanlarını kullanarak giderek devlet içerisinde Cemaat'in gücünü dengeleyen araçlar ve kadrolar yaratmaya başladı. Hükümette bulunmanın avantajlarını Cemaat'in gücünü dengelemek için kullandı.Özellikle bu noktada MİT'i tamamen ele geçirerek ve kendisine bağlayarak, Cemaat'in Emniyet İstihbarat'taki gücünü dengeledi.Aynı kadrolaşmayı Polis ve Yargı'da da yapmaya çalıştı.


Erdoğan ve AKP, ABD ve Batı'yı ise alttan alta Doğu'lu güçler (özellikle Rusya,Çin ve İran) ile kurmuş olduğu ikili ilişkiler ile dengelemeye çalıştı.Ama özellikle 2004 yılında Savunma Sanayi'nin "millileştirilmesi" görünümü altında, Türkiye'nin savunma ve silah noktasında Batı'ya olan bağımlılığını azalttı.


AKP-Cemaat İttifakı Ergenekon Komplosu aracılığıyla ve bu temelde gerçekleştirdikleri bir çok suikast, sabotaj, terör eylemi ve sahtecilikle Kemalistleri ve Ordu'yu bastırdıkları zaman zaten "üstü örtülü" ya da moda deyimiyle bir "Postmodern Darbe" yapmışlardı.İktidar bloku içerisinde Gülen Cemaati'nin dışlanmasından sonra,şimdi bütün hedef Başkanlık biçimi altında faşist rejimin kurumsallaşması ve iktidarın tamamen tek elde toplanmasıdır. 1990'lı yıllarda benimsenen ve kabul edilen gizli stratejik hedefin en son adımı Başkanlık sistemine geçiş ve bu temelde tamamen yeni bir faşist rejimin inşasıdır.


Zaten uzun zamandan beri alttan alta ve liberal görünüm altında ve tamamen politik aldatma temelinde bu faşist rejim büyük oranda inşa edilmiştir.Siyasi olarak da Erdoğan'ın geçen yılın 10 Ağustos'unda Cumhurbaşkanı seçilmesiyle de fiiliyatta bu Başkanlık rejimi oluşturulmuştur ve bütün icra kurumu zaten Erdoğan'ın elindedir.Gelecek Genel Seçimler bu fiili duruma hukuki biçim vermeye yöneliktir ve bu noktada sorun bu hukuki biçimin verilmesinin "kanlı mı  yoksa kansız mı" olacağıdır.


 İster kanlı  isterse de kansız bir şekilde olsun,Erdoğan kendi fiili durumuna uygun bir şekilde bütün siyasi ve askeri gücü hukuki olarak Cumhurbaşkanlığı makamında toplayarak,bu temelde bütün Yürütme'yi ve Kuvvet Komutanlıkları'nı Saray'a taşıyarak, azami derecede merkezileşmiş ve totaliter bir siyasal sistem yaratacaktır.Bu sistemde Genelkurmay Başkanı bizzat Cumhurbaşkanın kendisi olacaktır ve Kuvvet Komutanlıkları ay ayrı bu Başkan-Genelkurmay Başkanlığı'na bağlanacaktır.Böylece de Ordu'nun darbe yapma yeteneği de tamamen ortadan kaldırılmış olacaktır. Yaptırılan Saray'ın büyüklüğü ve  amacı bu ihtiyacın karşılanmasına dönük olup, halka karşı açılacak ya da açılan savaşın Anakarargahı olarak düşünülmüştür.


"Tek Adam Diktatörlüğü" temelinde gelişen bu siyasal merkezileşmenin, Havuz Sistemi temelinde geliştirilen ve Korporatist bir anlayışa sahip olan faşist ekonomik model ile elele gitmesi ise ilginçtir.Ekonomideki Havuz Sistemi, 20.yüzyıldaki faşist sistemlerde ortaya çıkan Korporatist ekonomik modelin ta kendisidir.Bu model, ekonomide rekabeti dışlayan ve faşist siyasal sistem ile kendisini özdeşleştiren bir kısm büyük sermayenin ,devlet ile sıkı işbirliği içerisinde sermaye birikiminin boyutlarını büyütmesi anlamına gelmektedir. Burada rekabet değil, devlet birikim için kaldıraç olarak kullanılmaktadır.


Bu korporatist (kooperatifleşmenin tersidir) ekonomik yapı, faşist siyasal sistemi benimseyen şirketlerin bir havuzda birleştirilerek bütün sermaye birikimlerinin ve bu temelde yatırımların planlanmasını ve geliştirilmesini öngörürür.Ekonominin tavanından tabanına doğru yayılmak istenen bu ekonomik model,aslında tek bir ekonomik kartel yaratmaya dönüktür.Devlet eliyle rakipler  ve piyasada rekabet dışlandığı için aslında ekonominin temel göstergeleri de giderek yokolur.Artık şirketler piyasadaki rekabete göre değil, devletin zirvesindeki küçük bir bürokrat grubunun (ki iktidarı elinde tutan gruba bağlıdır) iki dudağı arasına bakarak karar alırlar,ki bu gidişat genellikle felaket ile sonuçlanır.


 Havuz Sistemi temelinde gelişen ve toplumsal sermayenin bütün alanlarına yayılan bir ekonomik modelin gelişiminin, kaçınılmaz sonucu Tiranlık sistemini çağırıştıran Tek Adam Diktatörlüğü'dür.Erdoğan başından beri bilinçli bir şekilde bu Havuz Sistemi'nin gelişmesi için çaba sarfetmiş ve bütün siyasi gücünü bu sistemin önündeki engellerin kaldırılması için seferber etmiştir.Hatta bu noktada  psikolojik savaşı, bu Havuz Sistemi'nin gelişmesi ve güçlenmesi için kullanmıştır.


Bu noktada bir çok örnek verilebilir ama kamuoyunun pek dikkatini çekmeyen ya da  anlaşılmadığı için pek fazla gündeme gelmeyen bir olaya bu vesile ile değinmek istiyoruz.Yeşil Sermaye’nin Havuz Sistemi aracılığıyla büyük sermaye haline getirilme sürecinde,Erdoğan ve AKP'nin özellikle el atmış oldukları ve bu temelde birçok cinayet işledikleri bir alan sözkonusudur.Bu ekonomik alan Savunma Sanayi’dir.


Ergenekon Komplosu'nun ikinci ayağının başladığı Kasım 2005 yılından itibaren,AKP-Cemaat İttifakı, kamuoyunda "Aselsan Cinayetleri" olarak bilinen ve hala daha da günümüze kadar süren mühendis cinayetlerini işlemişlerdir. Bu cinayetler, Türkiye'nin Savunma Sanayi'nin çok önemli projelerinin sözde "Türkiye'nin bağımsız savunma gücünün gelişmesini istemeyen güçler" tarafından baltalanmak istendiği imajının oluşturulması için, bizzat AKP ve bir zamanlar "saz ortağı" olan Gülen Cemaati tarafından gerçekleştirilmişlerdir.



Devlet bizzat kendi mühendislerini öldürerek ve topluma psikolojik hareket çekerek,"ulusal güvenliğin tehdit altında olduğu" görünümü oluşturarak, savunma sanayindeki bir çok projenin ihalesiz bir şekilde  Yeşil Sermaye'ye aktarılmasını sağlamıştır.Türkiye'nin savunma gücünün geliştirilmesi temelinde Ordu'nun modernizasyonu için gelecek yirmi yılda 150 milyar dolara yakın bir bütçenin düşünüldüğü gözönünde bulundurulursa,Yeşil Sermaye'nin savunma sanayinde sermaye birikimini çok hızlı bir şekilde gerçekleştireceği ve bu sanayi aracılığıyla kısa bir zamanda büyük sermaye haline geleceği kendiliğinden anlaşılır.Yani mühendisler Yeşil Sermaye'ye bizzat psikolojik operasyon için kurban edilmişlerdir.Her nedense herşeyi bilen Fuat Avni bu hassas konularda birşey söylemiyor! Bu noktadaki suskunluğu, sakın Erdoğan ile bir zamanlar olan ortaklıktan kaynaklanmasın ! 


Bu ekonomik ve siyasal yapı üzerinde yükselen Erdoğan ve AKP'nin 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ile iktidardan indirileceğini sanmak sadece politik saflık olur.Ama bu Genel Seçimler'de onun elinden ideolojik ve siyasal bir hegemonyaya dönüştürdüğü "demokratlık" söylemini  almak ve onu  "açıktan zorbalıklara" sürüklemek önemlidir.Çünkü iktidarının meşruiyetinin temelleri  ve bütün demogojik söylemlerinin toplumdaki karşılığı yokolacaktır.


Erdoğan Haziran Genel Seçimleri’nden sonra, ister kansız isterse de kanlı olacak olan bir "Bonapartist Darbe"ye mecburdur.O yirmi yıldan fazla bu "Bonapartist Darbe" için çalıştı ve  stratejisini de bu temelde kurdu.Bu andan sonra bundan vazgeçmesi mümkün değildir.Er ya da geç bütün siyasi ve askeri gücü tek elde toplayacaktır ve bu noktada şimdilik onu durduracak güç gözükmemektedir. 


Temel  mesele Erdoğan'ın tepeden tırnağa faşist bir rejim yaratamaya yöneldiği gerçeğini görmek değildir.Bütün toplum daha şimdiden bunu görmüş durumdadır.Ama temel mesele Erdoğan ve bu faşist rejimin nasıl yıkılacağı ve durdurulacağı sorunudur.Erdoğan'ın "Bonapartist Darbesi" tek yeni bir faşist rejimin kapısını aralamakla kalmayacaktır.Ama aralanan bu kapıdan aynı zamanda devrim de içeri girecektir.III.Napolyon'un iktidarının yıkılışı nasıl bir Paris Komünü'ne götürdüyse,Erdoğan faşizminin yıkılışı da aynı şekilde tarihin çok büyük devrimlerinden birisine götürecektir.


DEVRİMCİ BÜLTEN


|
_ _