[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  15-04-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 62 (4) }
| Devrimci Bülten

"PARİS TERÖR SALDIRILARI": ERDOĞAN AVRUPA'YA TERÖR MÜ İHRAÇ EDİYOR? 


K.Erdem


Halk arasında "Şeytanın Avukatlığını Üstlenmek" olan yaygın bir  bir deyim vardır ve genellikle akla gelmeyen ihtimallere dikkat çekmek için söylenir.Bu deyim "Paris terör saldırıları" için hayli hayli geçerlidir. Bu makale somut kanıtlar üzerine oturan bir analizden ziyade, olayların soyut tarihsel ve toplumsal analizinden hareketle, somut politikaya çekilen vektörlerden oluşmaktadır.


Fransa'nın başkenti Paris'te, gerek Ocak 2015'teki Charlie Hebdo odaklı olan gerekse de  13 Kasım 2015'teki terör saldırıları, Fransa dış politikasını manipüle etmeye  ya da baskı altına almaya dönük eylemlerdir. Bir çok amacı olmasına karşın en önemli amacının bu olduğu görülmektedir.


Peki Fransa dış politikasını kim manipüle etmek ve baskı altına almak  istemektedir? 


Fransa dış politikasının kimin tarafından bu temelde değiştirilmek istendiğini anlamak için, Fransa'nın Suriye politikası eksenli olarak nasıl konumlandığını anlamak gerekmektedir.Cengiz Çandar 15 Kasım 2015 tarihli köşe yazısında çok önemli bir tespitte bulunmuştur,ki bu tespit bizim analizimizin temeli ve başlangıç noktasını oluşturacaktır: 

"Fransa, konu Suriye olunca “öncelikli olarak Başşar Esad rejiminin gitmesi” üzerinde duran ve bu yönüyle Türkiye’ye en yakın siyasi pozisyonda duran ülkeydi. Son Paris saldırısından sonra, “IŞİD’le savaş”, Esad’ın devrilmesi hedefine yani “Suriye’de rejim değişikliği”ne -eskilerin deyimiyle- takaddüm edecek.

ABD ile Fransa bir tarafta, Rusya-İran karşı tarafta; bu “denklem” ister istemez, bozulacak, en azından değişecek. (Cengiz Çandar,Radikal, 15 Kasım 2015) 


Bu tespit oldukça ilginçtir ve ilginç olduğu kadar da neredeyse sorunun çözümünü içerisinde barındırmaktadır.Fransa'nın Suriye politikasını manipüle etmek için potansiyel olarak üç odak mevcuttur:

1-Birlikte hareket ettiği ama taktik olarak ayrıştığı (yukarıda Cengiz Çandar'ın doğru olarak belirttiği Türkiye'nin "öncelikli olarak Başşar Esad rejiminin  gitmesi" görüşüne yakın duran siyasi pozisyonu) ABD ve müttefikleri.

2-Rusya ve İran'ın Fransa'nın Suriye'ye müdahale etmemesi için bir çabası olabilir.

3-Suriye'de hem ABD'nin hem de Rusya'nın bakış açısından farklı olarak Türkiye-Suudi Arabistan ve Katar'ın (kısaca TSK diyeceğiz) başını çektiği "öncelikli olarak Başşar Esad rejiminin  gitmesi"  görüşünü savunanlar.


Paris terör saldırıları bu üç odaktan birisinin işi gibi durmaktadır ama hangisinin olduğunu bulmak için,önce olamayacak seçenekleri elemek gerekmektedir.


Elenmesi gereken ilk seçenek Rusya-İran hattıdır.Çünkü bu odak,bölgede sünni terörizme karşı konumlanmıştır ve bu terörle ilişkileri hemen hemen yok gibidir. Kaldı ki Fransa'ya karşı böyle bir terör eylemi gerçekleştirip,Esad'ın hemen devrilmesini gündeme almaları da aptallık olurdu. Bu odağın elenmesinden sonra geriye, ABD ve Türkiye'nin  müttefikleriyle Fransa'nın dış politikasını manipüle etme seçenekleri kalmaktadır,ki bu iki odaktan birisi bu terör saldırılarının arkasında bulunmaktadır.


Cengiz Çandar'ın yukarıda yapmış olduğu tespitte,ilginç bir çelişki söz konusudur: Fransa ABD ile birlikte hareket etmesine karşın, Türkiye'nin siyasi pozisyonuna yakın bir politika izlemektedir.Bu durumda iki seçenek söz konusudur: 

1-ABD Fransa'nın kendi Suriye politikasından tamamen kopacağı korkusu yaşamaktadır ve bu noktada onun kendi politikasından kopmaması için onun cesaretini terör eylemleriyle kırmak istemektedir.

2- TSK (Türkiye-Suudi Arabistan-Katar) ittifakı ise, kendi siyasi pozisyonlarına yakın duran ama Esad'ın devrilmesi noktasında harekete geçmeyen  hatta son dönemlerde daha çok ABD'ye yanaşan Fransa'yı provoke edip,onu ABD'den kopartmak ve Esad'ın yıkılışına "itmek" istemektedir.


Paris terör saldırılarının arkasında bu iki seçenekten birisi var ama hangisi? 


Bunun belirlenebilmesi için,Fransa'nın her iki yönle ilişkilerinin üç düzeyde doğru bir şekilde incelenmesi ve bu temelde mantıksal bir çıkarsamanın yapılması doğru bir yöntem gibi görünmektedir.Bu düzeyler, değerler sistemi, tarihsel ilişkiler ve mevcut konjonktür içerisinde güçlerin jeopolitik konımlanmasıdır. Bu yazının konusu olmadığı için bu noktaları sadece kısaca geçeceğim.


Fransa değerler sistemi açısından ABD ile aynı değerler sistemine sahiptir. Ama  TSK ile tam tersi yani ortak olmayan bir değerler sistemine sahiptir. ABD ile Fransa arasındaki işbirliği bu değerler sistemi temelinde ortaya çıkmaktadır.


Fransa'nın ABD ile ilişkileri onun diğer müttefiklerinden (İngiltere ve Almanya) farklı olarak hep mesafeli olmuş ve ondan ayrı ve bağımsız bir emperyalist güç yaratma arayışına sahip olmuşsa da,bu çaba  stratejik bir kopuşa hiçbir zaman neden olmamıştır.ABD de onun bu çabalarına Fransa'yı farklı biçimlerde tecrit ederek sekte vurmaya çalışmıştır.2007'den sonra Nicolas Sarkozy'nin Fransa Cumhurbaşkanı olmasından sonra Fransa,NATO'nun askeri kanadına tekrar dönerek,ABD ile daha yakın işbirliğine girmiştir.Kaldı ki bugün Avrupa'nın güvenliği , ABD'nin belkemiğini oluşturduğu NATO tarafından gerçekleştirilmektedir. ABD'nin ayrı hareket etme potansiyeli olan Fransa'yı böyle bir terör eylemi ile kaybetmeye çalışması sadece aptallık olur. Kaldı ki ABD'nin Fransa'yı diplomatik yollar ile ikna etmesi daha kolaydır ve onu kaybedecek bir terör eylemine girmesi mantıklı değildir.


Sonuncu düzey olan, mevcut konjonktür içerisinde jeopolitik konumlanma açısından baktığımız zaman, bütün göstergeler Fransa'nın "Batı'nın ortak programı olan IŞİD programı" içerisinde yeraldığını göstermektedir.Ama bu program içerisinde insiyatif almak isteyen ve bu temelde nüfuz alanını genişletmek isteyen bir politika uygulamaktadır. Fransa ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesiyle İngiltere'yi ve NATO'nun Doğu Avrupa'ya doğru genişlemesiyle Almanya'yı tam yanına çektiği ve Fransa'yı tecrite aldığı bir politikaya, Sarkozy ile ABD'ye İngiltere ve Almanya'dan daha fazla yanaşarak karşılık verdi ve bu yanaşmada da uluslararası askeri ve siyasi gücünü ABD politikalarını etkilemek için kullanmak istemektedir.Fransa'nın sorunu bu gücünü "alanda" yani vekalet savaşında somut bir biçime büründürememesidir ve bu noktada hedefleri ile araçları arasında büyük bir makas sözkonusudur. 


Artık sorunun cevabı büyük oranda açıktır.Makalenin sonunda vereceğimiz cevabı şimdi verelim ve bunun nedenlerini de kısaca açmaya çalışalım. Fransa dış politikasını başta Türkiye olmak üzere,Suudi Arabistan ve Katar , Esad'ın hemen düşüşünü gerçekleştirmek için manipüle etmeye ya da Fransa'nın Suriye politikasını değiştirmesi için baskı altına  çalışmaktadırlar. Ama bununla birlikte ileride göreceğimiz gibi,TSK eksenini Suriye'den izole etmek için Batı'nın PKK/PYD ile birlikte hayata geçirmek istediği "Kürt Koridoru" ile de ama özellikle Cerablus'un da kapatılarak "Kürt Koridoru"nun tamamlanmasıyla da bağlantılıdır.Bu ittifak ekseninin (Türkiye,Suudi Arabistan ve Katar) , Fransa'yı gözüne kestirmelerinin çok özel nedenleri vardır.


Fransa'nın Suriye politikası, Arap Baharı'nın patlak vermesinden sonra , ortaya çıkan yeni gelişmeler temelinde giderek değişiklik geçirmiştir. Suriye içsavaşının başında ,Fransa  Suriye Ulusal Koalisyonu (SUK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içinde Türkiye ile birlikte hareket etmiş ve hatta bu temelde El Kaide merkezli terör örgütlerine (El Nusra gibi) silah dahi vermiş ama IŞİD ABD merkezli ve belirli bir stratejiyle özellikle 2013 yılından itibaren devreye sokulunca ve de ÖSO ve Suudi Arabistan ile Katar destekli El Kaide örgütleri zayıflarken, ABD ve müttefiklerinin yanına yani IŞİD planlı bir politikaya kaymaya başlamıştır. Fransa'nın ABD ve müttefiklerine (İngiltere ve İsrail) daha fazla kaydığı bir konjonktürde, Türkiye ise Suudi Arabistan ve Katar eksenine kaymaya başlamıştır. 


Biraz da Suriye'deki bu politik şekillenme, ABD'nin 2013'ten sonra, Esad rejimini zamansız düşürme politikasından vazgeçmesiyle ortaya çıkmıştır.Yine bu dönemde ABD yeni bir küresel güç düzenlenmesine giderek ve bu temelde önemli bir gücünü, Çin tehditinin yükselmesinden dolayı Uzak Doğu Asya'ya kaydırarak, Ortadoğu'da Fransa ve İngiltere'nin İsrail ile birlikte  daha fazla rol aldığı bir politika geliştirmiştir.


Suriye'de içsavaşın patlak verdiği ve 2013'e kadar olan dönem, bir tür belirsizlik dönemidir.Bu dönem aynı zamanda TSK eksenin de kendi içerisinde sağlamlaştığı ve Batı karşıtı politikalarının su yüzüne çıktığı dönemdir. Bu eksen Batı ile aynı çıkarlara sahip olduğu görünümü altında, aslında Batı-karşıtı bir ittifak kurmuştur.2013 yılında bu durumun ortaya çıkmasıyla, ABD Batı'ya bağlı sağlam  yeni bir işbirlikçi hareketin "Eğit-Donat Programı" ile ortaya çıkmasından ve IŞİD aracılığıyla bazı düzenlemeler (örneğin KDP'nin Türkiye'den uzaklaştırılıp tam Batı'ya bağlanması, TSK eksenine bağlı El Kaide gruplarının zayıflatılması ve PKK'nin baskı altına alınması gibi) yapılmasından sonra Esad rejiminin düşürülmesi stratejisini benimsemiştir. TSK ekseni Türkiye aracılığıyla "Eğit-Donat Programı"nın içeriğini boşaltarak bu politikayı etkisiz kılmak ve kendi güdümünde bulunan terör örgütlerini alternatif yapmaya çalışmıştır.


İşte ABD Fransa'ya daha fazla rol vererek bu yeni stratejiye onu du çekmiştir ve bu temelde Suriye'de nüfuz mücadelesi veren üç temel güç odağının oluşması tamamlanmıştır: 

1-ABD-İngiltere-Fransa-İsrail ve müttefikleri: IŞİD'i bir aldatma, yıpratma, denge, tehdit, psikolojik savaş  ve bölme aracı olarak kullanmaktadırlar.

2-Rusya-İran-Suriye-Çin: Baas rejimi merkezli hareket etmektedirler.

3-Türkiye-Suudi Arabistan ve Katar: El Kaide,Müslüman Kardeşler Hareketi ve onlarca-yüzlerce radikal terör örgütü ile hareket etmektedirler.


İşte bu üç güç merkezi ve bunların kendi aralarındaki mücadele, dünyanın bir çok bölgesindeki terör eylemlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.


Haziran ayının sonlarına doğru, Wikileaks'in Başkanı Julian Assange bir Rus televizyonuna verdiği röportajda, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'ın 2012 yılında, Suriye'de Esad rejimini devirmek için gizli bir anlaşma yaptıklarını ve ellerindeki belgelerde bunların da olduğunu belirtti.İşte Hürriyet Gazetesi'nde çıkan bununla ilgili haber:

"Londra’da üç yıldan beri gizlendiği Ekvador Büyükelçiliği’nde Rusya’nın “Russia-1” televizyon kanalı muhabiriyle görüşen Assange, çarpıcı iddialarda bulundu.


Assange, “Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı ile diğer devlet kurumları arasında yapılan 70 bin yazışmayı incelediğimizde; Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar’ın 2012 yılında Beşar Esad rejimini devirmek için gizlice anlaştıkları ortaya çıkıyor. Bu üç ülke arasında yapılan gizli anlaşmaya ABD, İngiltere ve Fransa da ilk başta uzaktan destek vermiş" dedi." (Hürriyet,29 Haziran 2015) 


1. ve 2. gruptakiler, ki başlarını ABD ve Rusya çekmektedir,  Esad'ın hemen düşürülmemesi noktasında anlaşarak, 3.grubun Suriye'deki nüfuzunu öncelikli olarak yoketmeye ve bu ekseni dağıtmaya çalışmaktadırlar.Ama bunun için bu eksenin yani 3.grubun Suriye ile bağlantılarının kesilmesi gerekmektedir. Bunun tek bir yolu vardır: Akdeniz'e kadar uzanan Rojava bölgesinde "Kürt Koridoru" oluşturmak.Bu koridor aslında KDP'nin Rojava'ya IŞİD aracılığıyla çekilmesi temelinde düşünülüyordu ancak PKK'nin Kobane'de şiddetli direnişi bu planı şimdilik sekteye uğrattı ve PKK Batı'ya  bu planı beraber hayata geçirebilecekleri noktasında bir politik çerçeve sundu.


"Kürt Koridoru"nun PKK ile birlikte oluşturulacağı politikasını gören Türkiye ve müttefikleri Suudi Arabistan ve Katar, bu yeni strateji temelinde insiyatif alan Fransa'yı terör hedefine koydular .  Ocak 2015 tarihli  Charlie Hebdo odaklı terör saldırılarının amacının bu politikayı harekete geçiren Fransa ve müttefiklerine bir mesaj olduğu görülmektedir. Çünkü bu saldırıdan bir ay sonra Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah'ı ve YPG  Komutanı Nesrin Abdullah'ı Elysée Sarayı'nda kabul ederek, başta Türkiye olmak üzere Suudi Arabistan ve Katar'a, "Kürt Koridoru" politikasına devam edeceklerini ve bu "IŞİD algısı geçirilmiş El Kaide terör saldırıları"na pirim vermeyeceklerini dolaylı bir diplomatik dille belirtti.


Ocak 2015 terör saldırılarından sonra ve yaz aylarında, "Uluslararası Koalisyon" IŞİD ile savaş görünümü altında Tel Abyad'ın iki yakasını kapatarak ve Cerablus'un tek açık kalmasını sağlayarak , "Kürt Koridoru"nu uzattı. TSK ekseni Suriye ile tek bağlantısı olan Cerablus'un "Kürt Koridoru" aracılığıyla kapanmasını önlemek için müthiş bir şekilde direnişe geçti.Çünkü bu koridorun kapanması, TSK eksenini Suriye'deki güç ilişkileri denkleminde giderek önce zayıflatacak sonra da dışına itecekti.Böyle bir durumda TSK ekseninin dağılması kaçınılmazdı.TSK eksenini birarada tutan çıkarlardır ve bu çıkarların gelişme temeli ortadan kalkınca ittifakın dağılmasını kimse durduramaz, ki bu dağılmadan sonra bu ülkelerin iç politikalarında bu politikaları uygulayan kliklerin devrilmelerine sıra gelecektir.Bundan dolayı Cerablus'un bir Kürt Koridoru aracılığıyla kapatılması, TSK ittifakının iç politikada giderek yıkılmalarına neden olacak bir politika olduğu için her yolla direnmektedirler, ki bunun başında "Avrupa'ya terör ihraç etmek" vardır.


Fransa'daki 13 Kasım tarihli terör eylemlerinden bir kaç gün önce, ilginç bir şekilde Tayyip Erdoğan'ın sanki Paris terör saldırılarının olacağını biliyormuş gibi, "terör söyleminin" değiştiğine şahit olduk. Erdoğan "birbirimizin teröristlerini kullanmaktan vazgeçelim" anlamına gelen söylemde bulunuyordu.Bununla aslında diplomatik olarak, Cerablus'u Kürt Koridoru ile kapatmak ve TSK eksenini zayıflatmak isteyen güçlere mesaj veriyordu: Kürt Koridoru PYD'ye dayanarak kapatılırsa, bu politikayı uygulayan devletlerin karşılığında terörle karşılaşacağına dair açık bir mesajdı.


Üstelik TSK ekseni bu terör saldırılarını,G-20 ve Viyana Toplantıları'ndan hemen önce yaparak,bu zirvelerin gündemini "Suriye'de Esad rejiminin hemen düşürülmesi gerektiği" politikasına  ve bu temelde bir politik  iradenin oluşmasına bağlamaya çalıştı.Bu çabalar sonuç vermedi ama Kürt Koridoru sorununda ilginç gelişmeler yaşandı.


Paris terör saldırıları ile TSK ekseninin tehlikeli bir şekilde terörü Batı'ya ihraç ettiğini ve bu ihracın  "Suriyeli Mülteci İhracı" ile birlikte organize edildiğini ve bunun sürmesi durumunda Batı ittifakının dağılma tehlikesini gören  ABD,  Dışişleri Bakanı John Kerry aracılığıyla saldırılardan bir gün sonra, Cerablus'ta "IŞİD'tan arındırılmış bölge"yi Türkiye ile birlikte gerçekleştireceklerine dair bir açıklamada bulundu.


TSK ekseni Paris terör saldırılarıyla, şimdilik Cerablus'un bir "Kürt Koridoru" politikasıyla kapatılması politikasını durdurmuş gözükmektedir.Bu çok vahim bir durumdur ve terör silahının artık "vazgeçilmez ve caydırıcı bir araç olduğu" anlamına gelmektedir. TSK ittifakı Suriye'de ve başka yerlerde sıkıştıkça sık sık bu terör aracına başvurmak zorunda kalacak ve terör aracılığıyla savaşı Batı ülkelerinin yine Doğu ülkelerinin metropollerine yayacaktır.


TSK ittifakı Suriye'de tek Batı ittifakına karşı değil,Rusya'nın başını çekmekte olduğu Doğu ittifakına karşı da savaşmaktadır.Suriye'nin Kuzeyi'ndeki terör örgütlerini destekleyen TSK ittifakı,bu örgütlerin siyasi ve askeri pozisyonlarının zayıflamaması için her türlü desteği vermektedir . Son Rus savaş uçağının düşürülmesi olayı, nasıl Cerablus'un "Kürt Koridoru" ile kapatılması Paris terör saldırılarıyla önlendiyse,buralardaki terör örgütlerinin pozisyonlarının korunması da ,  Rus uçaklarının bu örgütlerin yoğun olduğu yerlerin üzerinde uçamamasıyla sağlanmak  istenmektedir.Bu da uçak düşürme olayının aslında planlı bir olay olduğu sonucunu doğurmaktadır.


Türkiye Rusya'nın savaş uçağını bilerek düşürerek ve Rusya ile gerginliği yükselterek bazı politik hedefler peşindedir.Bu hedefin en önemlisi, Suriye'deki ABD-Rusya dengesini bozmak ve her iki devletin geçici olarak Esad'ın iktidarda kalması noktasındaki anlaşmasını baltalamaya dönüktür.Türkiye provakatör bir devlet gibi hareket etmektedir ve amacı, Rusya ile NATO'yu karşı karşıya getirerek, aralarındaki taktik anlaşmayı (ki TSK ittifakına yönelmiştir) yoketmektir.Türkiye NATO'nun Rusya karşısında kendisine yardıma gelmeyeceğini bilmektedir.On gün önce Batı ittifakını Fransa'da kalbinde vuran Türkiye'ye NATO'nun yardıma gelmeyeceğini Türkiye de bilmektedir.Burada amaç NATO ile Rusya'yı karşı karşıya getirerek, aslında NATO içerisinde bir bölünme yaratmak ve NATO üyelerine bir savaş durumunda NATO'nun kalkan olamayacağını göstermektir.Türkiye Rus uçağının düşürülmesiyle iki hedef gütmektedir:

1-Rusya'nın Kuzey Suriye'de etkili olmasının önüne geçmek; 

2-NATO ile Rusya'yı karşı karşıya getirerek,Paris saldırılarından dolayı NATO'nun kendisine istenilen desteği vermemesini sağlayarak NATO ittifakını sulandırmak ve Suriye'de Esad'ın daha belirli bir süre iktidarda kalması noktasında anlaşan ABD ve Rusya anlaşmasını bozmak.


TSK ittifakı gerek Paris terör eylemleriyle gerekse de Rus savaş uçağının düşürülmesiyle, Batı ve Doğu ittifakının bir yandan "Kürt Koridoru" öte yandan Rusya'nın Suriye'de savaşa dahil olmasıyla gerçekleştirilmek istenen kuşatmadan çıkmak için bir "yarma hareketi" ya da "kuşatmadan çıkış" hareketi gerçekleştirmiştir. Şu ana kadar ki gelişmeler, Suriye'de ABD-Rusya taktik anlaşmasının bozulduğuna dair bir durum oluşturmamaktadır.Paris terör saldırılarıyla, Batı'nın Cerablus'u "Kürt Koridoru"nu uzatarak tamamlama politikasını durduran TSK ekseni, bu sefer de bu koridorun Rusya aracılığıyla tamamlanması politikasıyla karşı karşıya kalabilir ve Batı da buna göz yumacaktır.Çünkü  Kürt Koridoru'nun uzatılması hem Rusya'nın hem de Batı'nın ortak çıkarına olan bir durumdur.Bu da önümüzdeki süreçte,başta Türkiye olmak üzere TSK ekseninin,hem Batı ile hem de Doğu ile çelişkilerinin giderek keskinleşeceğini göstermektedir.


Ama gerek Paris saldırılarını gerekse de politik sonuçları itibariyle AB üzerinde Paris saldırıları kadar etkili olan "Suriyeli Mülteci İhracı" krizini tek Suriye'deki savaş eksenli düşünmek doğru değildir.TSK ittifakı ama özellikle de Türkiye çok daha büyük bir stratejik hedef ile hareket etmektedir.


Erdoğan'ın bölgesel politikası aslında içeride gerçekleştirmek istediği Sünni-Türk milliyetçiliği temeline dayanan faşist rejimin bir tür yansıması niteliğindedir.Bundan dolayı bu dış politikanın temel vektörlerini anlamak için bu faşist rejimin ideolojik kodlarını anlamak gerekmektedir.AKP'nin yeni faşist rejimi, Sünni islamın resmi devlet ideolojisi yapılmak istendiği ve bu temelde Osmanlı İmparatorluğu'nun eski nüfuz alanı içerisinde bir kısım sünni devletler ile ittifaklık temelinde,  Yeni-Osmanlıcılık biçiminde bir nüfuz alanının oluşturulmasını öngörmektedir.


TSK ittifak ekseninin bu kadar cesur hareket edebilmesinin en büyük nedeni Türkiye'dir.Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi AKP'nin , asıl yüzünü saklayarak Türkiye'yi Batı'dan stratejik olarak uzaklaştıran ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı etki altına almak isteyen Yeni Osmanlıcılık politikası, Katar ve Suudi Arabistan'ın Batı'ya terör ihraç edecek kadar çok  cesur hareket etmesine neden olmuştur.Erdoğan AB'ye alternatif olarak bu bölgelerde yeni bir nüfuz alanı yaratmak isterken,bu hedefinin önündeki en büyük jeopolitik engel olan Suriye'yi ele geçirmeyi temel bir stratejik hedef olarak belirlemiştir.Bundan dolayı Suriye'yi ele geçirmek için yapmayacağı çılgınlık yoktur.


Türkiye'nin Batı'dan stratejik olarak uzaklaşması pasif değil ama aktiftir. Türkiye Batı'dan uzaklaşmasını,Avrupa'da  milliyetçileri kışkırtan bir politika ile koordine ederek,AB'nin iç ve dış politik dengesini bozarak, onu güçsüz kılmak istemektedir. Bu hedef bir yanıyla kendi yeni nüfuz alanını açmaya dönük olduğu gibi öte yandan da Türkiye halkının gözünde AB'nin cazibesini yokederek, kendi rejimini kabul etmesini sağlamaya dönüktür.


Son dönemdeki "göçmen krizi"  Türkiye ve ortakları tarafından gizlice organize edilmiş ve temel hedefi,Avrupa'da aşırı sağın yükselmesini sağlayarak,AB'yi kendi değerlerinden uzaklaştırarak, derin bir krize sürüklemektir. Erdoğan ortakları olan Suudi Arabistan ve Katar ile göçmen krizi ve terör saldırıları aracılığıyla Batı ittifakını dağıtıp , Batı'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya müdahale reflekslerini yoketmek istemektedirler.


Suriye Türkiye'nin AB'ye alternatif olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya açılan temel kapısı konumundadır ve bu kapı ele geçirilmediği müddetçe bu bölgelerde etkili olması ve bu etkisini küresel güç ilişkileri üzerine taşıması mümkün değildir.


Paris terör saldırılarından bir kaç gün önce Cengiz Çandar çok önemli bir başka noktaya yine değinmiştir.Yabancı bir yazarın Türkiye,Suudi Arabistan ve Katar'ın Katar doğal gazını Suriye üzerinden Türkiye'ye ve oradan da Avrupa'ya ihraç etmek istedikleri noktasında anlaştıklarını ve bu teklifi 2009'da Esad'a götürdüklerini ama Esad'ın bunu reddettiğini yazdığını belirtmiştir: 


"Yazıda, “Türkiye ile Katar’ın Esad’a karşı ayaklanmanın sponsor rollerindeki ideolojik boyutlar bir yana, doğal gaz jeopolitiği de Ankara ile Doha’nın Suriye’ye karşı ilişkilerinde önemli yer sahibi olmuştur” deniliyor ve 2009’da Esad’ın Katar’dan Türkiye’ye doğal gaz taşıyacak boru hattının Suriye’den geçirilmesi projesini reddetmiş olduğu bildiriliyor.

Buna göre, İran’ın Güney Pars havzasının hemen yanıbaşından, Katar’ın kuzey noktasından başlayarak S. Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden doğal gaz taşınması söz konusuydu. Şam’ın bunu kabul etmemesinin en önemli nedeni olarak, Rusya’nın AB’nin bir numaralı doğal gaz tedarikçisi olarak konumunu Suriye’nin kollamak istemesi gösteriliyor.

Ayrıca, 2010 yılında Esad, İran, ile Irak üzerinden Suriye kıyısına İran doğal gazını ulaştıracak, 10 milyar dolarlık “İslamî boru hattı” projesini görüşmeye başlamış. Suriye krizinin başlamasından 16 ay sonra yani 2012 Temmuz’unda Esad, İran ile bu konudaki Mutabakat Memorandumu’nu imzalamış. O imza, Suriye’yi İran-Irak (Şiî ağırlıklı Bağdat) üzerinden, Batı’ya yönelik bir “enerji koridoru” haline getiriyor.

Suriye’nin “bölgesel enerji koridoru” potansiyelinin, devam etmekte olan çatışmada (savaş) “temel faktörler”den biri olması, Batı basınında gereğinden az yer bulması, söz konusu yazıda eleştiriliyor.

Dikkat edilirse, siyasi ve askeri boyutları bulunan ve bunları etkileyen “stratejik ekonomik çıkarlar“la birbirine bağlanan bir “Tahran-Bağdat-Şam ekseni”nden söz edilebilir bir durum mevcut. (Cengiz Çandar,Radikal 11 Kasım 2015)


Türkiye'nin kendisini uzun zamandan beri  stratejik Enerji Kavşağı (Hub)   olarak konumlandırmak istediği bilinmektedir.Şu an Rusya'dan, İran'dan, Azerbaycan'dan ve Güney Kürdistan'dan gelen enerji nakil hatlarıyla Türkiye önemli bir enerji kavşağı konumundadır.Bu konumuna Katar ve Suudi Arabistan'dan gelecek olan nakil hatları da eklenirse, Türkiye'nin emperyalist güçler karşısındaki bağımsız hareket kapasitesi ama özellikle Avrupa üzerindeki tehdit edici yapısı daha da gelişecektir.Bu durum içeride faşist rejimin oturmasına daha da yardım edecek ve onu daha da otoriterleşmesi noktasında kamçılayacaktır.Bunların üzerine koyulacak bir nükleer silah da rejimin ömrünü uzatacaktır.Son dönemlerde Türkiye'nin Çin ile yapılan füze anlaşmasını iptal etmesi ve uzun menzilli bir füze projesini başlatması Türkiye'nin gizli nükleer programıyla ilişkili bir durumdur.


Peki olaylar bu kadar açıkken bunların görülmesini engelleyen durum nedir? 


İçinde geçmekte olduğumuz Dünya Savaşı'nın temel karakteri, PSİKOLOJİK SAVAŞ üzerine oturmasıdır.Bu savaş biçimine neden olan durum da , kapitalizmin gelmiş olduğu tarihsel düzey ile  iletişim ve ulaştırma araçlarında yaşanan dev teknolojik gelişmelerdir.Emperyalist paylaşım savaşının psikolojik savaş karakteri anlaşılmadan, metodları, araçları ve hedefleri anlaşılmaz.


Savaş olgusunun kendisi temelde aldatmaya dayanır ve psikolojik savaş bu aldatma katsayısını olağanüstü yükseltmiş durumdadır.Kuantum fiziğinde yaşanan durum, siyasette de yaşanmaktadır: İlk gördüğün şeye inanma! Psikolojik savaş aldatma katsayısını yükselttiği için, ilk gördüğümüz dünya gerçek dünya değildir. Gerçek dünya görünen dünyanın arkasında bulunmaktadır. Savaşın bu gerçeği anlaşılmayana kadar hiçbir şey anlaşılmaz. Maalesef modern dünyada siyaset ve savaş bu temelde gelişmektedir.Daha önce de bu vardı, ama hiçbir zaman bu kadar kapsamlı olmadı.Genellikle taktik düzeyle sınırlı olan aldatma olgusu, iletişim ve ulaştırma araçlarının gelişimi ile stratejik düzeylere taşındı ve bu durum aldatma katsayısının yükselmesine, görünen dünya ile gerçek dünya arasındaki ayrımın muazzam açılmasına neden oldu.


Görünen dünya ile gerçek dünya arasındaki bu ayrım, psikolojik savaş aracılığıyla gizlendiğinden dolayı, olayların gerçek doğası ilk başta görünmez. Ama bu psikolojik savaş da  küresel temelde içiçe geçen ekonomik ve politik ilişkiler üzerine oturmaktadır ve bu içiçelik olayların gerçek doğasının daha fazla gizlenmesine neden olmaktadır.Devletlerin karşılıklı bağımlılığı, ilginç ve eski zamanlardan farklı bir savaş biçimini açığa çıkarmıştır.Dünyanın bir bölgesinde düşman olanlar, bir başka bölgede taktik ve stratejik ilişki geliştirebilmektedirler.Hatta belirli bir yerde düşman olanlar,bu düşmanlık içerisinde dahi taktik ilişki geliştirebilmektedirler.Bu kesinlikle yeni bir fenomendir ve buna ayak uyduramayan hiçbir gücün (devrimci hareket de dahil) başarı şansı yoktur.


Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Katar ile ittifak halinde, Suriye eksenli olarak yürütmüş olduğu emperyalist nüfuz mücadelesini, Paris terör saldırılarıyla Batı ittifakının içerisine taşıyarak, Batı'ya dolaylı savaş ilan etmeye kadar genişletmesi, tarihsel yapısı ve ağırlığı bakımından Osmanlı İmparatorluğu'nun 29 Ekim 1914 yılında Karadeniz'de Rusya'yı bombalayarak savaşa girmesiyle aynı yapıya sahiptir.


Erdoğan ve ortakları bu savaş ilanıyla geri dönüşü olmayan bir yola girmiş durumdadırlar ve bu durum dünya güç ilişkilerinde jeopolitik bir kırılma yaratmıştır. Türkiye Devrimci Hareketi bu jeopolitik kırılmadan sonuna kadar yararlanacak ve siyasetini,strateji ve taktiklerini modern dünyanın doğasına adapte ederek önce ayağa kalkacak ve sonra da iktidara yürüyecektir.


Paris terör saldırıları Türkiye'de devrimin kapısını ardına kadar aralamıştır ve Türkiye Devrimci Hareketi aralanan bu kapıdan mutlaka içeri girecektir! 


|
_ _