[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  18-08-2019 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 67 (2) }
| Devrimci Bülten

"16 NİSAN" VE "SONRASI" (*)

K.Erdem

 

16 Nisan referandumu ya da diğer adıyla "Anayasa Değişikliği Referandumu",  iktidar açısından "uzun bir darbe maratonu"nun son halkası gibidir. Başkanlık Sistemi biçiminde bütün iktidarın hukuki olarak tek elde toplanacağı ve bu temelde, tepeden tırnağa yeni bir faşist  rejimin resmî olarak kurumsallaşacağı bir dönüşümü temsil etmektedir.

 

Olayların bu noktaya kadar gelmesi yani yumurtanın kapıya dayanması dahi bir ülke için korkunç bir durumdur. Bir ülke için , varolan seçeneklerden  en kötü olanının gerçekleşmesi, o toplumdaki ilerici güçlerin düzeyini ele vermesi açısından da bir göstergedir. Bugün Türkiye'deki devrimci ve demokratik güçler, işlemiş oldukları "büyük tarihsel günahların" bir tür bedelini ödemektedirler.

 

Bugün devrimci ve demokratik güçler için en önemli mesele, "16 Nisan"ı "sonrasına" nasıl bağlayacağını bilmemektir. "16 Nisan" iktidar açısından bir "bonus" mü yani kaybetse de varolanı koruduğu bir politik hamle mi olacak yoksa bedeli ağır politik bir manevra mı olacaktır? Bunu belirleyecek olan devrimci-demokratik muhalefet olacaktır. Çünkü devrimci-demokratik muhalefetin dışında, bu bedeli Erdoğan ve AKP'ye ödetecek hiçbir muhalefet odağı bulunmamaktadır.

 

İster referandumda Evet çıksın isterse de Hayır çıksın, 16 Nisan, "sonrası"na, faşist diktatörlüğün yıkılması perspektifi ile bağlanmaya çalışılmalıdır. Bu ise rejime karşı kapsamlı savaş politikasını zorunlu hale getirmektedir. Zaten Erdoğan ortaya koymuş olduğu politika ile sistemin yasal sınırlarını hem hukuki olarak hem de uyguladığı devlet terörü aracılığıyla giderek yoketmiş ve muhalefete silahlı mücadelenin dışında başka bir yol ile iktidara gelme olanağını bırakmamıştır. Erdoğan komplolar ile örmüş olduğu siyasal iktidarını, devletin bütün imkanlarını "yasadışı" bir şekilde kullanarak seçimler aracılığıyla hukuki bir biçime  sokmaktadır. Hukuki biçime sokulan "darbe mekaniği" ise demogojik bir şekilde "demokratik söyleme" çevrilerek, toplumda bir ideolojik hegemonyaya dönüştürülmekte ve bu temelde muhalefet pasifize edilmektedir.

 

Erdoğan'ın yöntemi çok karmaşık görünmesine karşın oldukça basittir: Yumuşak araçlar (seçimler, devletin bütün imkanları, diplomasi vs.) ile toplumda ideolojik hegemonya oluşturulmaya çalışılır ve bu çabaların yetmediği yerde (7 Haziran Genel Seçimleri gibi) ise devlet terörü (her biçimi ile komplolardan, IŞİD üzerinden sipariş terör eylemlerine kadar) birleştirilerek toplum sindirilmeye ve tercihlerinin yönü değiştirilmeye çalışılır. Burada bütün mesele, devletin bütün şiddet unsurları yasadışı bir şekilde halka karşı kullanılırken, muhalefetin bunu dengeleyememesidir. Erdoğan'ın gücünün kaynağı "sert güçlerdeki" bu dengesizliktir ve bu dengesizlik ortadan kalkmayana kadar da, iktidarının güvende olduğunu çok  iyi bilmektedir.

 

Kuzey Kürdistan'ı ve PKK'yi dışta tutarsak, Türkiye'de gerçek anlamda bir silahlı mücadele pratiği yoktur. Potansiyeli ve imkanı olmasına karşın, silahlı  mücadele hem politik olarak dar bir temelde hem de stratejik ve taktik olarak oldukça yetersiz ele alınmaktadır. Türkiye'de silahlı mücadele çok kısa bir zamanda hemen örgütlenemeyeceğine göre, Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye Devrimci Hareketi'nin bu noktada birlikte hareket etmesinden başka bir yol bulunmamaktadır. Zaten iki hareket hem legalde (HDK ve HDP) hem de illegalde (HBDH-KBDH) güçlerini birleştirmiş durumdadırlar. Ama 7 Haziran sonrası pratik de gösterdiği gibi, bu çabaların başarısı doğru bir küresel, bölgesel ve ulusal stratejik konumlanma ve de buna uygun taktik bir yapının belirlenmesi ile mümkündür.

 

16 Nisan'ı "sonrası"na doğru bir şekilde bağlamak ancak 7 Haziran ve sonrasındaki hataları tekrarlamamakla mümkündür. Bu noktada PKK stratejik bir yere sahiptir ve içinden geçtiğimiz süreçte onun dışında olayların gidişatının yönünü değiştirecek bir güç bulunmamaktadır.

 

Erdoğan ve AKP'nin ve yine onlara yamanan Devlet Bahçeli'nin 16 Nisan referandumu, halka açılan savaşın derinleşmesi anlamına gelmektedir. İster referandumda Evet çıksın isterse de Hayır çıksın, onlar açısından halka karşı  savaşın tırmandırılması zorunlu ve kaçınılmazdır. O zaman devrimci hareketin bu savaşa en iyi şekilde hazırlanması gerekmektedir.

 

O halde devrimci hareketin ama özellikle de PKK'nin 7 Haziran sonrası temel hatası ya da hataları neydi?

 

"1 Kasım  Dersleri" adlı makalede bu hataları ayrıntılı bir şekilde ele almıştık. Ama burada konumuz ile bağlantılı olarak bu noktaları kısaca da olsa tekrar ele alalım ve  bu sefer  Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan'ın konuya nasıl yaklaştığını da belirtmeye çalışalım. Çünkü 1 Kasım 2015'ten sonra, Sayın Öcalan'ın İmralı Heyeti ile olan görüşmeleri kitap olarak yayınlandı ve bu kitapta Sayın Öcalan'ın Erdoğan ve AKP karşısındaki stratejisinin ve siyasetinin ipuçlarını bulmak (bununla ilgili ayrı ve ayrıntılı bir makale yazacağız) mümkündür.

 

Bu kitaptaki bazı bilgiler, Sayın Başkan Öcalan'ın görüşleri ile bizim "1 Kasım Dersleri" adlı makalemizde belirttiğimiz hususların birbirlerini desteklediklerini göstermektedir. Onun için 16 Nisan'ı "sonrası"na, doğru bir şekilde bağlayabilmek için, Sayın Başkan'ın 7 Haziran sonrası için  "ne düşündüğünü ve ne yapmak istediği"ni önce analiz etmeye çalışalım.


Önce şu soruyu soralım: Sayın Başkan Öcalan için "Barış Süreci Gerçekten Ne Anlama Gelmektedir?" Bu soruyu başka bir soru ile tamamlamak gerekir: "Başkan Öcalan, Barış Süreci ile Türk devletiyle Kürdistan'ın diğer paraçalarında PKK'nin ellerinin ve kollarının serbest kalması için uzun yıllara yayılacak bir anlaşma mı aramak istemektedir yoksa bu süreç ile başka bir şey mi hedeflemektedir?" 


Bu soruların doğru yanıtlanması, Sayın Başkan'ın diğer olgu ve olayları (Erdoğan, AKP, faşist diktatörlük, demokratik devrim, sert ve yumuşak güçlerin birliği, stratejik öncelik vs.) nasıl değerlendirdiğinin ipuçlarını da verecektir.


Şimdilik fazla detaya girmeden ve konuyu daha kapsamlı olarak başka makalelerde tartışmayı saklı tutarak, çok kesin bir şekilde şu sonucu çıkarabiliriz: Barış Süreci'ni Sayın Öcalan, genel olarak faşist diktatörlüğü ve özel olarak da Erdoğan ve AKP iktidarını yıkmak için gerekli güçlerin toparlandığı bir dönem olarak ele alıyordu. Barış Süreci, Erdoğan ve AKP'nin ve de bununla birlikte faşist Türk devletinin yıkılma sürecidir. Dışarıdan bakıldığı zaman çok paradoksal görünmesine karşın, Barış Süreci hem Öcalan açısından hem de Erdoğan açısından birbirlerini tasfiye sürecidir ve iki lider bu gerçeği çok iyi bilmektedirler.


"İmralı Notları" kapsamlı okunduğu ve "sindirildiği" zaman, Sayın Başkan'ın 2003 - 2011 arası uygulamak istediği stratejiyi de "AKP'nin kapsamlı analizinden sonra değiştirdiği" görülmektedir. 2003- 2011 dönemi, Türkiye'nin AB'ye üye olmak için reform yapacağı beklentisi üzerine oturuyordu ve bu temelde Sayın Başkan "PKK'nin yumuşak ve sert güçleri"ni devletin demokratik dönüşümünde bir tür "baskı unsuru" olarak düşünüyordu. Ancak AKP ve Gülen Cemaati'nin, Ergenekon Komplosu ile Kemalist Ordu'yu bastırmalarından sonra, demokratikleşme yönünden adım atacaklarına, diktatörlük ve PKK'yi tasfiye yönünde adım atmaları ya da bu niyetlerini ortaya koymalarını (ki Sayın Başkan Demokratik Ulus kitabında AKP'ye "Yeşil Faşizm" demekte ve Kemalistler'den daha tehlikeli olduğu tespitini yapmaktadır) gördükten sonra Sayın Başkan, "Faşist Türk devleti ile taktik anlaşma aramak anlayışından, Faşist Türk devletini TASFİYE anlayışı"na geçmiştir. Faşist Türk devletini tasfiye politikasının SİYASAL İKTİDARI ELE GEÇİRME ile bağlantılı olduğunu söylemeye ise gerek yoktur. Ancak buradaki bütün mesele, Sayın Başkan'ın Dünya Devrimci Hareketi içerisinde ya hiç olmayan ya da ender görünen bir yöntem izlemesidir. Zaten kendisi "İmralı Notları"nda, Heyet ile "Türk Solu"na gönderdiği mesajında, bu süreçte eski metodları bir kenara bırakmak gerektiğini belirtir.


Abdullah Öcalan'ın "siyasi planı" kavrandığı zaman, bu planın "yeni bir devrim anlayışına dayanan mükemmel bir plan" olduğu görülecektir. Sayın Başkan'ın planına göre, AKP Barış Süreci'ne devam ederse zaman içerisinde devrimci-demokratik hareketin yumuşak güçleri ve onu "her an destekleyen sert güçler" ile çözülecekti yokeğer Barış Süreci'ni sona erdirirse o zaman da "kapsamlı savaş" ile desteklenen yumuşak güçler ile tasfiye edilecekti. Kısacası her iki durumda da tasfiye edilecekti. Bu bir tür, faşizmin tasfiyesine faşizmin kendisinin karar vermesi gibi bir şeydi. Bundan şu sonuç çıkmaktadır ki, Türkiye demokratikleşmeyene ve bu demokratikleşme sağlam bir tarihsel ve toplumsal temele oturmayana kadar, PKK'nin "Stratejik Önceliği" Türkiye'dir.


Sayın Öcalan'ın 2003- 2011 stratejisinde, Türk devleti ile taktik anlaşma arama anlayışı, Kürdistan'ın diğer parçalarında ama özellikle de Doğu Kürdistan'daki  (İran) mücadeleyi yükseltmeye  bağlanmıştı. Sayın Başkan yeni stratejide bu görünümü koruyarak, içeriğini değiştirmiştir. Açıktan söylememesine (bu mümkün değil) karşın, yeni stratejide Türk devleti ile taktik anlaşma, aslında faşist Türk devletini yıkmak için "yumuşak ve sert güçlerin toplanma süreci"ne bağlanmıştır. Sayın Başkan, kısmi olarak Rojava hariç, özellikle de Doğu Kürdistan için mücadeleyi ALDATMA aracı olarak kullanmaktaydı.


Sayın Başkan Barış Süreci'nin başında  PKK'nin Kandil Önderliği'ne şu mesajı vermiştir: 

"A.Öcalan:Komisyonlar kurulacak. Hakikat Komisyonu da kurulacak. Akil insanların denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz. "Çekilirsek gerilla biter" görüşüne katılmıyorum. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Suriye var, İran var. Şu an Suriye'de elli bin, Kandil'de on bin, İran'da kırkbin var.

S.S.Önder: Sizin konumunuz ne olacak? 



 A.Öcalan: (Gülerek) Ne ev hapsi ne de af , bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki, bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, ne KCK tutuklusu kalır ne başka tutuklu. Bu olmazsa elli bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışımıyorum. Yalnız herkes bilmeli ki, ne eskisi gibi yaşayacağız ne de eskisi gibi savaşacağız." (Abdullah Öcalan, Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), s.26, Mezopotamya Yayınları) 


Bu sözlerin söylendiği görüşme 23 Şubat 2013 tarihlidir yani Barış Süreci'nin hemen başı diyebiliriz. Bu dönemde Sayın Başkan'ın iddia ettiği gibi PKK'nin Suriye'de ellibin ve İran'da kırkbin gerillası yoktur.Belki Kandil'de on bin olabilir. Zaten bir kaç ay sonraki görüşmede, Kandil  Suriye'de onbeşbin gerillaya çıktıklarını belirtir. Burada da görülmektedir ki, Öcalan Barış Süreci'nin sonuna kadar PKK'nin Kandil önderliğinden, Suriye'de ellibine, İran'da kırkbine ve Kandil'de yedek olarak onbin gerillaya çıkmasını istemektedir. Barış Süreci sonunda savaş başladığı taktirde de, ellibin kişilik bir gerilla gücü ile Türkiye'ye karşı savaşılması gerektiğinden bahseder. Buradaki ilginç nokta, İran (40 bin) ve Kandil'deki (10 bin) gücün toplamının ellibin yapması ve İran'a karşı konumlandırılmış görünen bu gücün aslında Türkiye'ye karşı konumlandırılmış olmasıdır. Bu ellibinlik güç, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki HDK, DTK , HDP ve DBP ile birbirine BAĞLI bir güçtür ve her iki taraf karşılıklı olarak birbirlerini destekler ve beslerler.


"İmralı Notları"nda çok açık olan şey, Sayın Başkan'ın savaş sanatının doğasına uygun olarak, "yumuşak" (HDK, DTK, HDP ve DTB) ve "sert" (gerilla kuvveti) güçlerin birbirlerine oranlarına olağanüstü derecede dikkat ettiğidir. Başka bir şekilde ifade edersek eğer, yumuşak güçlerdeki bir yoğunlaşmaya uygun olarak aynı derecede sert güçlerde de bir yoğunlaşmanın zorunlu olduğudur. Biri gelişirken diğeri zayıf kalmamalıdır. Örneğin HDP yüzde onbeşlik bir oy potansiyeline ulaştığı zaman,onu destekleyecek gerilla gücü en azı ellibin olmalıdır. İki gücün birbirleriyle  oranlarının yanlış kurulması (1 Kasım'dan sonra olduğu gibi) ya da birbirleriyle bağlarının zamansız kopartılması, eğer düşman doğru yere yoğunlaşmış ve buraya  azami bir güç birikimi yapmış ise her ikisinin ayrı ayrı kuşatılıp ve bastırılmasına neden olacaktır. Çünkü savaşta SAYISAL ÜSTÜNLÜĞÜN yerini hiçbir şey tutmamaktadır.


Konuyu fazla dağıtmadan sonuca doğru gidersek eğer, şu soruyu sormamız gerekmektedir:Barış Süreci'nin sonucunda PKK, Kuzey'de niçin Sayın Başkan'ın belirtmiş olduğu elli bin gerilla gücüne çıkamamıştır? 


Bu soruya verilecek doğru cevap, bütün politik ve askeri sorunların çözümüne bizi götürecektir.


PKK'nin Kuzey Kürdistan'da ellibin gerilla toparlayamamasının temel nedeninin, PKK'nin STRATEJİK KUVVETLERİNİN, stratejinin prensiplerine aykırı olarak, birbirlerini destekleyemeyecek bir biçimde üçe bölünmesi (Bakur,Rojava ve Rojhilat)  olduğu su götürmez bir gerçektir. PKK'nin stratejik kuvvetlerinin "stratejik öncelik" prensibine aykırı olarak üçe bölünmesi, PKK tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hatalarından bir tanesidir ve bu hata tek PKK'nin bağımsızlığını değil varlığını da tehdit etmektedir.


Ama bunun niçin böyle olduğu noktasında , kesin hüküm belirlemekten  ziyade sadece varsayım yürütebiliriz. "İmralı Notları"nda bu nokta ile ilgili olarak bazı ipuçları vardır. Bu ipuçlarından bir tanesi, PKK'nin Kandil Önderliği'nin, 2003 -2011 arası dönemdeki stratejiyi izledikleri izlenimini veren bir ipucudur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Başkan Öcalan, 2011'e kadar yani HDK ve HDP projesinden önceye kadar, Türkiye'nin AB'ye üye olacağını varsaydığı için PKK'nin stratejik önceliğini İran'a çevirmişti ve PKK'yi de Türkiye üzerinde  baskı unsuru olarak düşünmüştü.Ancak AKP'nin 2011'den sonra faşist bir çizgiye kaydığını ve AB ile Barış Süreci'ne yaklaşımının taktik olduğunu bilince çıkarttıktan sonra, Türkiye'de "büyük bir sosyal-demokrat yığının" lidersiz kaldığı gerçeği ortaya çıkınca, PKK'yi Türkiye'de baskı unsuru olmaktan "iktidarı ele geçirmenin temel unsuru" olmaya çevirdi. Bu yeni strateji, devrimci ve demokratik güçlerin büyümesini ve gelişmesini zorunlu kılıyordu,ki bunun tek bir yolu vardı: Demokratik ortamın gelişimi ve güçlenmesi. Bu ise ateşkes ile mümkündü. Muhtemelendir ki, PKK'nin Kandil Önderliği, Başkan'ın bu yeni stratejisini yani Barış Süreci'ni hem legalde (yumuşak güç) hem de illegalde (askeri güç) güçlerin Türkiye'ye KARŞI büyütülmes süreci olarak anlamadı ve eski stratejiye uygun olarak Kürdistan'ın diğer parçalarındaki mücadeleyi yükseltmeye bağladı. 


Bunun en önemli emaresi, PKK'nin Kandil Önderliği'nin Sayın Başkan'a İmralı Heyeti aracılığıyla yapmış olduğu tavsiye ya da istektir. Kandil Öcalan'a Türkiye ile görüşmelerde ve olası bir çözüm durumunda, Anayasa'ya Kürtlerin statüsünü koyma  ve bunun devlet tarafından kabul edilmesi gerektiği  önerisini götürür. Kandil bu öneriyi aşağı-yukarı beş defa gündeme getirir ama Başkan bunu reddeder. Kandil'in bu "statü" önerisinin ve ısrarının, Türkiye devleti ile "uzun yıllara yayılacak" olan bir taktik anlaşma anlayışında olduğu izlenimine neden olmaktadır. Bu durum muhetemelen (tabii ki sadece varsayımdır), Kandil'in Kuzey'de ezici bir askeri güce ihtiyaç olmadığı anlayışına yolaçmış olabilir.


Halbu ki Başkan'ın yeni stratejisi, çok kısa ve kestirme yoldan ve de uzun yıllara yaymadan faşist diktatörlüğü yıkma anlayışı üzerine oturur. Bu strateji, yumuşak güçler ile faşist diktatörlüğün meşruluğuna darbe indirmek ve askeri güçler ile de indirilen gediği daha da açmak üzerine oturmaktadır. Böylece devletin MERKEZİ yapısı çözülmüş ve onun bastırdığı yığınlar serbest kalmış olacaktır. Devletin merkezi yapısının çözüldüğü durumda da HDK , bir federal meclis ve DTK da Kürdistan'da bir yerel meclis biçiminde iktidar organları olarak ortaya çıkacaktı. 


Bütün bunların 7 Haziran'dan sonra olmaması için hiçbir neden yoktu. İşte Sayın Başkan, Barış Süreci'ni "güçlerin toparlanması" ve "sonrası"nı da "iktidarın şiddet yoluyla ele geçirilme" süreci olarak düşünmüştü. 


Bir diğer varsayım ise, Kandil'in Sayın Başkan'ın yeni stratejik perspektifini anladığını ama "elinden olmayan" nedenlerden dolayı (örneğin Rojava'daki gelişmeler) bunu gerçekleştiremediği varsayımıdır. 


Öcalan'ın İmralı Heyeti ile yapmış olduğu son görüşmede Rojava'daki gelişmeler Heyet tarafından kendisine şöyle aktarılmıştır: 

"İ.Baluken: Rojava konusunda bilgilendirme yaptılar (yani Kandil-KE). Amerika ve İngiltere başta olmak üzere Batılı güçlerin Rojava üzerinde ciddi planlarının olduğunu ifade ettiler. 


A.Öcalan: Nasıl planlar? 


İ.Baluken: ABD ve İngiltere Rojava'ya siyasi müdahale etme , KDP'yi güçlendirme ve Güney'in parçası haline getirmeyi amaçlıyor. Oslo görüşmesini yapan ekip de bu işin içindedir. 


A.Öcalan: Aslında  o İsrail'dir, hızla girmek istiyor. Burayı KDP'nin etkisi altında devletleştirmek istiyorlar. Güvenlik çok ciddi tehlike altındadır.


KGM: Bu sürece dahil olmak istediler. Biz kabul etmedik. Amerika Kandil'e gitti. Bu görüşmeden sonra Kandil de bir açıklama yaptı. Üçüncü göz olsun dedi.


A.Öcalan: Kandil de, PYD de KDP'nin kontrolüne girmeyecek. Barzani'nin kontrolüne girmiş güçler tehlikelidir. Bu çizgiye karşı büyük savaşım var. Demokrasi ilaçtır , kardeşlik ilaçtır. 

(...)


İ.Baluken: Üçüncü bir güç olarak KDP ve KCK'yi sözde bir araya getirecekler. Demokratik özerkliği ve kanton sözleşmelerini ortadan kaldıracaklar. Güney'deki gibi federal bir yapı öngörüyorlar.YPG'nin yapısını tartışıyorlar. ENKS'yi nasıl askeri güce dahil edebiliriz diye dayatıyorlar.ENKS ve KDP bu planın bir parçasıdır.ENKS bir kaç gün önce yapılan Rojava'daki seçimlere katılmadı. Askerlik Kanunu'nu tanımadığını söyledi.Bütün bunlar ciddi bir planlamanın devrede olduğunu gösteriyor.Bu konuda PYD'ye "PKK'yle aranıza mesafe koyun" şeklinde dayatmaları var.Görüşmelerde sık sık PKK ve Önderlikle olan ilişkiden rahatsızlık belirtiliyor." (a.g.e.s.453) 


Bu görüşmenin olduğu tarih,14 Mart 2015'tir yani İmralı Barış Heyeti ile yapılan son görüşmedir ve bu görüşmeden sonra Sayın Başkan tecrite alınmış ve Erdoğan 7 Haziran seçimlerinden önce savaş tamtamlarını çalmaya başlamıştır. O günden bugüne de zaten Heyet ile görüşme olmamıştır.


Burada da görüldüğü gibi olaylar çok nettir.2014'ün sonlarında IŞİD'i Rojava'ya saldırtanlar Batı Emperyalistleridir ve amaçları Rojava'yı alıp KDP'ye vermek ve PYD'yi de PKK'den koparmak ve KDP'ye yedeklemektir. Ekim 2014'de IŞİD'in en şiddetli saldırılarının olduğu dönemde ve Kobani'nin düşmesine ramak kaldığı dönemde de Batı Emperyalistleri PKK'ye Duhok Anlaşması'nı KDP üzerinden sundular.PKK Duhok Anlaşması'nı ya kabul edecek ve Rojava elde kalacaktı ya da reddederek Rojava düşecekti. Heyet'in yukarıdaki aktarımlarında bu durum yoktur ama gelişmeler geniş ölçekte değerlendirildiğinde böyle bir durumun olduğu görülür.


Batı'nın dayatması karşısında PKK'nin Kandil Önderliği, Duhok Anlaşması'nı bizim kanaatimize göre (elbette ki sadece varsayım) kabul etti. İşte PKK'nin Rojava'yı elde tutması ile Erdoğan'ın saldırganlığı arasında bir ilişki mevcuttur. Çünkü Rojava'nın elde tutulması,PKK'nin stratejik kuvvetlerinin bölünmesi anlamına geldiği için,Erdoğan'ın Kuzey'de PKK'ye açacağı kapsamlı bir savaş durumunda  PKK'nin zayıf kalacağı anlamına geliyordu. PKK hem Rojava'yı elde tutarak hem de Kuzey'de Erdoğan ve Türkiye karşısında direnemezdi. Zaten öyle de oldu.


PKK'nin Kandil Önderliği'nin Batı ile anlaştığını gören Erdoğan, Mart 2015'ten itibaren savaşı kışkırtmaya ve 7 Haziran'dan sonra da PKK'ye karşı topyekün savaşa geçti. Rojava ve Ortadoğu'daki gelişmeleren dolayı Kuzey'de az bir gerilla gücü bulunduran PKK, Erdoğan Kuzey'de topyekün savaşa başvurduğu zaman, güç dengesini MİLİS KUVVETLERİ oluşturarak kapatmaya çalıştı. Ama gerillanın eğitim ve taktik-teknik kabiliyetine sahip olamayan milis kuvvetleri devlet tarafından acımasızca ezildi.


Manzara çok nettir.


PKK Önderliği olayları nasıl analiz ederse etsin en önemli sorun, PKK'nin stratejik kuvvetlerinin tek bir noktaya yığılarak sonuç almadan ziyade, üçe bölünmesi ve Erdoğan'ın da bunu fırsat bilerek PKK  ve onunla birlikte de Türkiye devrimci ve demokratik hareketine  darbe vurulması sorunudur.


Olayların kısa sürede  devrimci ve demokratik hareket lehine dönebilmesi için, PKK'nin Kuzey'e ezici bir güç yığması gerekmekte ve bunun önündeki engelleri de yerinde taktikler ile bertaraf etmesi gerekmektedir. Ama PKK'nin şu an Ortadoğu'daki dağılımı bu manzaradan çok uzaktır ve görünen odur ki, 16 Nisan'dan sonra da Erdoğan'ın önü açıktır.


Buradan çıkan sonuç şudur, artık Türkiye devrimci hareketinin, yeni bir politika temelinde, Erdoğan ve faşist devlet karşısında güç (şiddet)  dengesini tekrar kurması ve bunu da iktidar mücadelesine akıllı bir şekilde bağlaması gerekmektedir. Bu siyasi ve askeri boşluk doldurulmayana kadar, Erdoğan ve AKP'nin devrilmesi ya da genel olarak faşist diktatörlüğün devrilmesi mümkün değildir.


Devrimci ve demokratik hareket açısından "16 Nisan"ın "sonrası"na bağlanması, "barışçıl" ve "şiddet" araçlarının doğru bir şekilde birbirine bağlanmasıyla mümkündür. Biri olmadan diğeri eksik kalacaktır. Önce "Hayır"ı güçlü bir şekilde örgütlemek ve bu temelde Erdoğan'ın  elinden meşruluğu almak gerekmektedir.Hayır'ın referandumda çıkması sonrasında da onun üzerinde istifa baskısını kurarak ve şiddeti de bu temelde kapsamlı olarak devreye sokarak onu ve iktidarını yıkmak gerekmektedir. 


Referandumda Evet çıkması durumunda da, aynı taktiğe başvurulabilir. Çünkü Erdoğan ve AKP yasadışı bir şekilde referandum yürütmektedirler ve devrimci demokratik hareketin bu sonucu kabul etmemesi de çok doğaldır ve "hileli seçim" yürütüldüğü için de şiddete başvurabilir. Kısacası her iki durumda da, kapsamlı şiddetin devreye girmesi zorunludur ve bunun tek yolu da PKK'nin Kuzey'e ezici olarak güç yığmasıdır,ki Sayın Başkan bu güç sınırını ellibin olarak belirlemiştir.


Bunun dışında kısa dönemde olayların ve güç dengesinin genel olarak devrimci ve demokratik hareket lehine dönmesi mümkün değildir. Kısa dönemde devrimci ve demokratik hareket PKK'nin gücüne bağımlıdır ama PKK'nin yanlış bir yolda ilerlemesi ve ayağına gelen iktidar fırsatını (7 Haziran sonrası ve 16 Nisan referandumu sonrası) iki defa tepmesinin ciddi tarihsel sonuçları olacaktır.


Bu noktada Türkiye devrimci ve demokratik hareketine düşen görev, yeni bir devrimci şiddet hareketinin Batı'da nasıl örgütleneceği üzerinde kafa yormak ve bunun mücadelesini vermektir.


(*) Bu makale “16 Nisan Referandumu” öncesi yazıldı ve yayınlanmak için Sendika.org sitesine gönderildi.Ancak site üzerinde devletin ağır baskısı nedeniyle yayınlanması uygun görülmedi ve biz de bu durumu anlayışla karşılıyoruz. DB 
|
_ _