[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-02-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 67 (5) }
| Devrimci Bülten

DEVLETİN "GAZİ KATLİAMI" VE NEDENLERİ ÜZERİNE (*)


I-Giriş


Bundan tam yirmi iki yıl önce bir "karanlık el" (ki daha sonraki gelişmeler bu elin devletin eli olduğunu ortaya çıkardı) 12 Mart 1995 günü 20:45 sularında, Alevilerin ve devrimcilerin yoğun olarak yaşadığı  İstanbul'un Gazi Mahallesi'nde bulunan, Öntaş, Yavuz ve Dostlar kahvehaneleri ile Sarıoğlu pastahanesini provokasyon amaçlı tarayarak,  76 yaşındaki Alevi dedesi Halil Kaya'yı öldürdü ve 5'i ağır  25 kişiyi de yaraladı. Bu olaylara tepki veren yerel halkın üzerine ise devlet ateş açarak  yirmi iki devrimci ve demokratı katletti.


Halbu ki yerel halkın bu provokasyonlara tepkisi gayet normal ve demokratikti. Bu olayları duyan mahalleliler, bu olaylara tepki göstererek protesto haklarını kullandılar.Tamamen silahsız ve barışçıl olan bu gösterilere, "anlaşılmaz" bir şekilde polis silahla karşılık vererek yine aynı akşam Mehmet Gündüz adlı mahalleliyi öldürdü. Bir gün sonra, bu olayları protesto etmek  ve polisin sert tutumunu kınamak  için toplanan kalabalığa yine polis silahla karşılık vererek bir mahalleliyi yine öldürdü.


Olayların akışından anlaşılmaktadır ki, devletin amacı sürekli olarak olayların büyümesini sağlamaktı ve bunun yolunun ise sürekli katliamlardan geçtiğini iyi biliyordu. Sivil katliamlar halkın sürekli olarak tahrik olmasını sağlayarak, olayların büyümesini sağlayacaktı.


Peki niçin? 


O günden bugüne devletin Gazi Mahallesi'nde niçin provokasyon peşinde olduğu ve bu provokasyon ile neyi amaçladığı yeterince araştırılmamış ve ortaya çıkarılmamıştır. Halbu ki Gazi Katliamı devrimci hareket için bir çok ders ile doludur ve bu katliamın arka planının aydınlatılması ve devletin psikolojik yöntemlerinin bilince çıkartılması, devrimci hareketin devletin taktikleri karşısında kendisini politik ve askeri yönden koruması noktasında önemlidir.


Kemalist devletin geçmişte Gazi'de ve yine başka yerlerde ama özellikle de Kürdistan'da uygulamış olduğu psikolojik savaş yöntemi, bugün AKP iktidarı ile birlikte faşist devletin halka açmış olduğu savaşta temel savaş biçimi olmuştur. Erdoğan ve AKP, psikolojik savaşı, Kemalistler'den daha yoğun ve kapsamlı bir şekilde kullanmaya başlamışlardır. Ergenekon Komplosu, 7 Haziran Genel Seçimleri öncesi ve sonrasında ve yine 15 Temmuz Olayları'nda da görüldüğü gibi psikolojik savaş yöntemi, Erdoğan ve AKP faşizminin iktidarda kalmasının temel politik aracı haline gelmiştir. Bundan dolayı bir psikolojik harekat örneği olarak Gazi Katliamı'na yakından bakmak ve bu katliamın arka tarihsel ve politik planını ortaya koyarak, belirli dersler çıkarmak içinden geçtiğimiz süreçte yararlı olacaktır.


1995 yılının Mart ayında (tam olarak 12-15 Mart 1995) gerçekleşen Gazi katliamı, Türkiye’nin Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından, Azerbaycan’da işbirlikçiler aracılığı ile yürütülen ve gerçekleştirilmek istenen darbenin başarısızlığa uğramasının sonucunda devreye sokulan ve “TC devletinin itibarını kurtarma planı”nın önemli bir parçasını teşkil etmiştir. Gazi katliamı aracılığı ile devlet hem kendi kamuoyundan hem de dünya kamuoyundan, Azerbaycan Darbesi'ndeki kendi rolünü gizlemeyi başarmış ve bu haliyle yürütülen psikolojik hareket başarıyla sonuçlanmıştır. 


Gazi katliamı  bildiğimiz kadarıyla  o güne kadar TC devletinin yapmış olduğu gelmiş geçmiş en büyük “Psikolojik Operasyon”dur. Çünkü bu operasyon, Türkiye ve dünyanın gündeminden Azerbaycan Darbesi'ni ve bu darbe içerisinde TC devletinin rolünü ustaca gizlemiş ve bütün dikkatlerin Gazi katliamına çevrilmesine neden olmuştur. 


Türkiye’nin Azerbaycan’da Haydar Aliyev yönetimine karşı gerçekleştirmiş olduğu darbe girişimi çok kanlı olmuştur. Dört yüzden fazla insan bu darbe girişimi sırasında ölmüştür. Geçerken belirtelim ki, bu darbe girişimini Rus istihbarat servisi KGB (şimdi FSB) ve CİA dikkatlice yakından  izlemişler ve olayları dolaylı olarak etkilemeye çalışmışlardır. 


SSCB'nin  çöküşünden sonra Rusya, 1994 yılına gelene kadar Kafkaslar’da nüfuzunu Ermenistan’dan Gürcistan’a ve Azerbaycan’a kadar tekrar arttırmış ve bunu da Güney Kafkasya’daki ülkeleri birbirine karşı kullanarak yapmıştır. 


Türkiye  1992 yılında  Ebulfez Elçibey'i deviren  Haydar Aliyev darbesine, 1994'te  bir darbe ile karşılık vermek istedi. Ancak bunun olabilmesi için Türkiye’de Türk milliyetçiliğine politik olarak  ihtiyaç vardı. Azerbaycan’da güçlü olan politik hareket MHP’ydi ve ancak o ve benzeri politik eğilimler ile Türkiye Azerbaycan’da politik olarak tekrar etkinleşebilirdi. 


II-DYP İçerisinde MHP Kadrolaşması


1991 genel seçimleriyle birlikte bir çok MHP kadrosunun DYP içerisine yoğun bir şekilde aktığı görüldü. Bunlardan  birisi de Mayıs 1990 tarihinde Alparslan Türkeş tarafından MHP ile ilişkisi kesilen Ayvaz Gökdemir’di. Muhtemelen A.Türkeş, A.Gökdemir’i, ordu ile olan “derin ve karanlık bağlantıları”ndan dolayı MHP’den uzaklaştırdı. 12 Eylül’den sonra MHP’nin eskisi gibi ordunun özel harp planları doğrultusunda kullanılmasını istemiyordu ve bu tür bağlantıları olanları MHP’den uzaklaştırıyordu. 


Ayvaz Gökdemir, Tansu Çiller döneminde ve Azerbaycan Darbesi sırasında hükümette Türki Cumhuriyetleri’nden sorumlu devlet bakanı olarak görev yapıyordu ve Azerbaycan ile Özbekistan’daki darbe girişimlerinin organizasyonuna katılmıştı ve de bu iki devlet tarafından resmi olarak istenmeyen adam olarak ilan edilmişti. Yine bu dönemde Meral Akşener, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Alaatin Çakıcı, Tevfik Ağansoy vs. gibi bir çok milliyetçi ve eski ülkücü ya DYP içerisinde ya da bazı gizli işlerde yeralmışlardı. Yine aynı dönemde DYP içerisinde Korkut Eken gibi Özel Harp kadroları cirit atmıştır. 


Hiç kuşkusuz DYP’nin bu şekilde “sarılıp sarmalanması”nı isteyen Genelkurmay’dı. Bu dönemde Genelkurmay’ın başında Doğan Güreş vardı ve   1992-1995 arası gerçekleşen  "üstü örtülü darbe"nin baş aktörü o ve etrafındaki dönemin kuvvet komutanlarıydı. O'nun Genelkurmay Başkanlığı döneminde Özel Harp Dairesi (ÖHD) Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK)’na dönüştürülmüştür. 


1992-1995 arası ÖHD (ÖKK)’nin pislikleri o kadar çoğaldı ki, Doğan Güreş emekli olduktan sonra DYP’den Kilis milletvekili seçilerek dokunulmazlık zırhına bürünmek zorunda kaldı. Çünkü T. Özal’ın, Eşref Bitlis’in, Uğur Mumcu’nun, 33 askerin katliamı, Sivas katliamı, bir çok Kürt iş adamının ölümü ve binlerce faili meçhul cinayet belirli bir doktrine göre oluyordu. Bu doktrin 1992 yılında kabul edilmiş ve devreye sokulmuştu. 1992 yılında Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) yenilenmiş ve bu yenilenme sırasında Kürt ulusuna karşı topyekün savaş kararı alınmıştır. Bunun ardından da operasyonlar, suikastlar, tasfiyeler dalgası yaşanmıştır. 


Bu doktrin devreye sokulduğunda SHP’nin başında Erdal İnönü vardı ve İnönü bu doktrinin kendi “mizacına uygun düşmediği” gerekçesiyle istifa etti ve de bu planlar T. Çiller-Murat Karayalçın hükümeti tarafından gerçekleştirildi. 


III- Türkiye’nin Azerbaycan Darbe Planı ve Bunun Politik ve Örgütsel Araçları


Azerbaycan darbesini Çiller-Karayalçın hükümetinin eline tutuşturan Genelkurmay’dı. Bu dönemde bu tür politikaların planlandığı yer hükümet değil Genelkurmay’dı. 


Türkiye’nin Azerbaycan’da darbe girişimi, Rusya’nın Çeçenistan’da şiddetli bir savaş içerisinde bulunduğu bir döneme denk geliyordu. Bundan dolayı Türkiye Rusya’nın daha az bir refleks göstereceğini tahmin ediyordu. Bu darbeyi KGB (şimdi FSB) ve CİA yakından izliyordu ve Rusya, ABD ve İngiltere, farklı nedenlerden dolayı bu darbenin başarısını istemiyorlardı ve de Türkiye onlara rağmen orada bir darbe gerçekleştirmeye çalışıyordu. 


Devletin zirvesi darbeyi itinayla ama acemice hazırlamıştı. Bu darbede her kurumun bir rolü vardı. Hükümet kendisine bağlı kurumlar ile Azerbaycan’da yaygın ilişkilere sahipti ve bu yaygın ilişkiler sayesinde işbirlikçiler aracılığı ile politik güçlerin toparlanması işini yürütüyordu ve de darbenin operasyonel yanını o yürütüyordu. 


Darbe planında Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay’a (aslında bu sonuncusu darbe planını yapmış ve hükümeti ile Cumhurbaşkanı’nı öne sürmüştür) da büyük işler düşüyordu. Darbe planı bütün olasılıkları öngörmüştü. Başarısızlık anında ne yapılması yani bir “B planı”nın ne olması gerektiği konusunda gerçekten profesyonelce ve iyi bir hesap-kitap işinin yürütüldüğü daha sonra yaşananlarla ortaya çıktı. Darbenin gerçekleştirilmesinde acemi oldukları ortaya çıktı ama “B Planı”nda oldukça usta oldukları görüldü. 


Darbenin yürütülmesinin operasyonelliğini hükümet yaparken, başarısızlığı anında Cumhurbaşkanı’na da bir rol biçilmişti. Buna göre darbenin başarısız olduğu politik kararı alındığı andan itibaren, Cumhurbaşkanı devreye girerek Haydar Aliyev’i uyaracak ve böylece devletin başı olarak “Türkiye’nin devlet olarak bu işin içinde olmadığı” belirtilerek, “ilişkilerin zarar görmemesi” sağlanacaktı. 


Peki Türkiye ve dünya kamuoyundan Türkiye’nin bu darbedeki rolü nasıl gizlenecekti?  


İşte bu andan itibaren de Genelkurmay ve ÖKK (eski adıyla ÖHD)  devreye girecek (ki darbe sırasında arka planda bütün lojistik desteği onlar veriyordu) ve büyük bir psikolojik hareket ile ülke ve dünya kamuoyunun gözleri önünde bir “kaptı kaçtı” yapacaktı. 


Plan buydu. Peki nasıl işledi? 


Azerbaycan darbesi, Azerbaycan Halk Cephesi ve onun lideri Ebulfez Elçibey (darbe sırasında Nahçıvan’daydı) etrafında örüldü. Türkiye bu darbenin örgütlenmesinde kendi devlet kadroları aracılığı ile gizlice yeralıyordu ve darbeyi arka planda yönetiyordu. Azerbaycan’daki darbenin örgütlenmesini bizzat TC hükümetinin ve onun kadrolarının yaptığı, Kutlu Savaş’ın “Susurluk Raporu”nda açıkça belirtilmiştir. 


Türkiye H.Aliyev’e karşı, E.Elçibey’in etrafında bütün Azeri muhalifleri birleştirmeye çalışmıştır. Eski Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, Elçibey’in devrilmesinde H.Aliyev ile birlikte hareket eden ve sonra araları açılan Süret Hüseynov,İçişleri Bakan Yardımcısı ve Omon birlikleri komutanı Ruşen Cevadov, Elçibey’in etrafında ve Aliyev’e karşı birleştirilmeye çalışılmıştır. 


Türkiye bir çok devlet kadrosu ve ajanıyla bu darbeye katılmış ve yönetmiştir: Azerbaycan Büyükelçisi Altan Karamanoğlu, MİT müsteşarı Ertuğrul Güven, Elçilik Din Müşaviri Abdülkadir Sezgin. Sonraları ÖKK komutanı olacak olan ve sonra Balyoz Operasyonu ile gözaltına alınan ve tutuklanan ve darbe sırasında Askeri Ataşe olarak görev yapan Engin Alan. O zamanlar ÖKK'nin başında 2004 yılında emekli olan Fevzi Türkeri bulunuyordu. Azerbaycan Milli Meclis Danışmanı olan ve MİT ajanı olan Ferman Demirkol. MİT Dış istihbarat Daire Başkanı Yalçın Ertan. Başbakan Müsteşarı Ali Naci Tuncer (Bu ikili özel bir uçak ile gidip Ferman Demirkol’u getirdiler). Türki Cumhuriyetlerden Sorumlu Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir. Yine Acar Okan ve Kamil Yüceoral adlı kişiler. Mehmet Eymür’ün Atin.org  sitesinde belirttiği üzere 12 Aralık 1994 tarihinde özel bir ekiple Korkut Eken bu ülkeye gitmiştir. Yine Abdullah Çatlı’nın da darbe sırasında orada olduğu daha sonra ortaya çıkan bilgiler arasındadır. Bunlar bugüne kadar bilinenler. Elbette bir de bilenmeyenler var. 


Türkiye Özel Hareket Polisi aracılığı ile Azerbaycan’daki özel polis kuvvetleri olan Omon birliklerini eğitiyordu ve bu birliklerin başında Ruşen Cevadov vardı. Darbe sırasında Omon birlikleri darbenin silahlı gücü olarak düşünülmüştü ve darbe sırasında Azerbaycan devlet güçleri ile çatışan bunlar oldu ve komutanı R. Cevadov öldürüldü. İşin ilginç tarafı Omon birliklerini eğiten Türk Öze Hareket Polisi’nin başında, ÖKK’nın polis içindeki uzantısı ve ÖKK’nın çok parlak bir elemanı olan ve Ergenekon soruşturmasında yakalanan İbrahim Şahin bulunuyordu. Yani o da bu darbede hiç kuşkusuz rol almıştı. 


Türkiye Azerbaycan’daki darbenin finansmanını ise kurduğu Azerbaycan Hizmet Vakfı aracılığı ile yürütüyordu. Yine burada finansman ile ilgili olarak bir başka noktaya dikkat çekmek gerekir. Daha sonraları yine “Derin Devlet” tarafından öldürülen Ömer Lütfü Topal ve onun gibi işadamlarının da bu darbelerin finansmanında rol aldığını belirtmek gerekir. Böylece Hükümet, MİT (başında Sönmez Köksal vardı) ile birlikte Emniyet ve Engin Alan aracılığı ile de Genelkurmay Azerbaycan darbesini üç-dört koldan yürütüyorlardı. 


Türkiye, Hükümet, Genelkurmay ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yürüttüğü darbe girişiminin başarısızlığı karşısında, devleti aklamak için, “darbeyi bazı devlet kadrolarının devletten habersiz yaptığı” imajı vererek kurtulmaya çalıştı ve sürekli bu yönde propaganda yürüttü. Hala daha da bu propaganda yürürlüktedir ve olaylara katılanlar (örneğin Ferman Demirol gibi) papağan gibi şunu tekrarlarlar: “Hükümet ve Cumhurbaşkanı’nın haberleri sonradan oldu. Darbe olayı Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e 10 Mart 1995 (Gazi Katiliamı'ndan iki gün önce!)  tarihinde haber verildi ve o da Haydar Aliyev’e haber vererek, onu darbeden haberdar etti.” 


Elbette ki tamamen yalan.


Ferman Demirkol, devletin darbeye katılan ajanlara yaklaşımını çok doğru olarak şöyle belirtmiştir: ”Eğer Aliyev’e karşı yapılan hareket başarılı olsaydı, bana sahip çıkılacaktı, bizim gençlerdendi denilecekti. Hareket başarısız olursa, bana hiç sahip çıkılmayacak, beni hiç tanımayacaklar ve sonuçta darbeci deyip uzak duracaklardı. Nitekim sonuncusu oldu.”


Ferman Demirkol’un burada belirttiği şey aslında MİT’in onlarla yaptığı bir anlaşmadır. Bu işe girişilen ajanlar ile MİT bu tür bir anlaşmalar yapmıştır ve bu şahıslar da bu durumu baştan kabul etmişlerdir. Aynı prensibi “Susurluk Kazası”ndan sonra bir özel televizyon kanalına bağlanan ve Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşı olan Haluk Kırcı, 1996-1997 yılında belirtmiştir ve bunu belirtirken de “Görevimiz Tehlike” adlı filmi örnek göstermiş ve durumlarının biraz buna benzediğini ima etmiştir.


Kutlu Savaş, “Susurluk Raporu”nda, devlet sırrı olduğu gerekçesiyle yayınlanmayan ama daha sonraları basına sızdırılan  Azerbaycan Darbesi ile ilgili olan bölümde bu darbede Türkiye’nin rolünü şöyle belirtmiştir:


“Öte taraftan Azerbaycan’a uzanmak için de fırsat doğmuş, bu ülkedeki kargaşaya rağmen petrol kaynakları pek çok kişiyi, siyasiler başta olmak üzere tahrik etmiştir. 

MİT’in Azerbaycan’daki darbe girişimi başlıklı notu uzun olduğu için EK-8’de sunulmuştur. Bu notun tetkikinden görüleceği üzere ve özetle darbe Azerbaycan’ın karışıklığından kaynaklanmış, Ayvaz Gökdemir’in zımni desteği sağlanarak Acar Okan, Kamil Yüceoral’ın Türkiye’den katkısıyla Azerbaycan  eski Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, eski Başbakan Suret Huseyinov ve OMON birlikleri kumandanı Ruşen Cevadov ve Elçibey'in iştirakiyle yapılacak ihtilal, Azerbaycan'daki Türk görevlilerinden MİT Baku Temsilcisi Ertuğrul Güven'in TiKA görevlisi Ferman Demirkol'un ve Din Hizmetleri Muşaviri Abdulkadir Sezgin'in ihmali, kusuru veya tertibi ile oluşmuştur. 


MİT ise 10 Mart 1995'te gelişmeleri haber almış, Sayın Cumhurbaşkanı vasıtasıyla Haydar Aliyev'i ikaz etmiştir. 


Ferman Demirkol'un kime bağlı olduğu sualimize cevaben Sayın Müsteşar, adı geçenin MİT elemanı olduğunu teyit etmiştir. 


Sayın Başbakan'a tarafımızdan açıklama yapılmış ve kısaca; hazırlanan darbede Türk tarafının da yer aldığını, Cevadov ve taraftarlarının Türkiye'den destek gördüğünü, MİT'in yanısıra Emniyet'in de devrede olduğunu, Özel Harekat mensuplarının Azerbaycan'ın muhtelif bölgelerinde gruplara eğitim verdiğini, patlayıcı ve silah taşıdıklarını, Ferman Demirkol'un muhtelif toplantılarda Rus Büyükelçisi ile tartıştığını, Bakü'den yola çıkıp Elçibey'le görüşmeye gittiğini, yoldaki güvenlik tedbirlerinin sıklığını rapor ettiğini, ancak kendisinin engellenmemesini dikkate alacak basireti gösteremediğini, Elçibey'le yeni yönetimde görev alacak kişileri tartışıp bir liste oluşturduğunu, kendisinin de Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağını, kendilerine göre her şeyi belirlediklerini, fakat darbe tarihi yaklaştığında vaziyetin vahametini farkettiklerini ve Cumhurbaşkanımızı devreye sokup, sözde Aliyev'i ikaz edip işin içinden sıyrılmaya çalıştıklarını, gerçekte ise Aliyev'in her şeyin farkında olduğunu, Cevadov'un çok yakınındakilerin KGB'nin eski mensupları ve Aliyev'in adamı olduğu, olayların Aliyev'in izni ve bilgisi ile kendi lehine olacak şekilde yönlendirilmiş bulunduğunu, MİT ve Türkiye açısından acı bir komedi biçiminde cereyan ettiğini açıklamamız üzerine Sayın Sönmez Köksal, sadece komedi ifadesine itirazda bulunmuştu. 


Olaylar sonrasında Ferman Demirkol'un ortada kaldığını, Türk Büyükelçisi'nin `Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacaktı. Bu tip işlere girmesini kim söyledi?  Ne hali varsa görsün' diyerek Büyükelçiliğe almadığını, Din Hizmetleri Muşaviri Abdulkadir Sezgin'in kendisini evinde sakladığını, Aliyev yönetiminin Demirkol'u sorgulayıp serbest bırakmak için ısrarla istediğini, ancak Ankara'dan gelen talimatla buna izin verilmediğini, sonunda Başbakanlık Müsteşari Ali Naci Tuncer'in MİT'ten bir daire başkanı ile ve özel bir uçakla Bakü'ye gönderildiğini, bu iki yetkilinin Aliyev'e altı saat adeta yalvararak kendisini ikna ettiklerini ve Ferman Demirkol'u Türkiye'ye getirdiklerini, sözde işadamı Kenan Gürel'in ise feda edilip mahkum olduğunu da Sayın Başbakan'a aynı toplantıda anlatmak fırsatı olmuştur. Açıkça ortaya çıkmıştır ki; Türkiye dost bir ülkede ihtilal yapmaya teşebbüs etmiştir. MİT, resmi temsilcisi Ertuğrul Güven'in büyükelçimizle birlikte Aliyev'e, Cevadov'a iltifat etmesi, kuşkularının giderilmesi gerektiği yönünde telkinde bulununca kendisine sert bir tepki göstermiştir. `Karargaha bilgi vermeden ve onayını almadan' cümlesi tepkinin gerekçesini açıklamaktadır. 


Oysa Bakü'deki politikayı Dışişleri ve Büyükelçi yürütmektedir. MİT'in bu doğrultunun dışına çıktığı bellidir. » (Kutlu Savaş, Susurluk Raporu)


Kutlu Savaş’ın raporunda Cumhurbaşkanı’nın rolü ile ilgili olan bölüm oldukça ilginç ve muğlaktır:

"Başbakanlık Müsteşarı'nın Bakü'ye yollanması, olayın siyasi iradenin desteğiyle ve gizlice yürütüldüğünü de göstermektedir. Konunun Cumhurbaşkanımıza aktarıldığı hususu tarafımızdan özellikle araştırılmamış ve sorulmamıştır. Ancak işin sonunda Cumhurbaşkanımızın devreye sokularak olayların kamufle edilmesi incelemeye değer görülmektedir. Konu tüm yönleriyle ve hatta kamuoyundan gizlenmeden soruşturmaya tabi tutulmalıdır. Azerbaycan konuyu zaten olanca açıklığı ile tartışmaktadır. " (Kutlu Savaş, age) 


Kutlu Savaş aslında olayların içerisinde Hükümet’in ve Cumhurbaşkanı’nın olduğunu bildiği halde onları aklayacak bir rapor hazırlamıştır. Çünkü olayın devlet sırrı olması ve kendisine bunun telkin edilmesi nedeniyle onları aklayıcı bir rapor hazırlamıştır. Ama raporun satırları arasında çok ince bir şekilde devletin « devlet olarak » bu işin içerisinde yeraldığı açıkça belirtilmektedir. 


Darbe sırasında Omon birlikleri komutanı Cevadov öldürülmüş ve bununla birlikte de 400’ün üzerinde insan ölmüştür. Darbenin başarısızlığa uğradığı 1995’in Mart ayının başlarında görülmüş ve 10 Mart 1995 tarihinde “B Planı”na geçilmiştir. O “B Planı” Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bizzat devreye girerek H. Aliyev’i arayıp sözde “darbe ihbarı”nda bulunmaları ve TC’nin bu işin içinde olmadığını göstermeleriydi. 10 Mart 1995 tarihinde hem Cumhurbaşkanı hem de Başbakan telefon ile arayarak Aliyev’e darbeyi sözde ihbar ettiler. Yukarıda Kutlu Savaş’ın raporunda da belirttiği gibi H. Aliyev’in herşeyden haberi vardı. 


Peki Genelkurmay (o zaman başında İsmail Hakkı Karadayı vardı) ne yapıyordu bu sırada?  


O da ÖKK aracılığı ile psikolojik harekat hazırlamakla meşguldü. Devletin “B Planı” devreye konulduktan iki gün sonra yani 12 Mart 1995 tarihinde, İstanbul Gazi Mahallesi’nde devrimci ve Aleviler’in yoğun olduğu yerlerde bulunan üç kahvehane tarandı ve halk tahrik edildi. 


IV- Gazi Katliamı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın Rolü


Genelkurmay’ın gerek devlet içerisinde gerekse de toplum içerisinde gizli ve örümcek ağı şeklinde yayılması ÖKK aracılığı ile olmaktadır. ÖKK Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı döneminde tümenden kolorduya dönüştürüldü. Bu dönüşüm dahi onun  faaliyetlerinin yoğunluğu hakkında fikir vermektedir. 


ÖKK aracılığı ile Genelkurmay, bürokrasi içerisine, polis teşkilatı içerisine, yargı içerisine, siyasi partiler içerisine, MİT içerisine, Sivil Toplum kuruluşları içerisine, Hükümet içerisine vs. yayılmakta ve böylece arka planda devleti ve toplumu yakından takip etmekte ve gerektiği zamanda da belirli eylemlerde bulunmaktadır. 


Ergenekon soruşturması sırasında, aslında Azerbaycan darbesi ile Gazi katliamı arasındaki bağlantıyı somut olarak sağlayacak bazı bilgiler ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi, 22 kişi ile birlikte yakalanan ve sorgulanan  Osman Gürbüz adlı kişidir. Sorgu sırasında bu şahısın Gazi olaylarını organize eden kilit kişi olduğu ortaya çıkmıştır. 


Soruşturma sırasında ortaya çıkan bilgilere göre Osman Gürbüz, sözde ordudan atılan Binbaşı Bülent Öztürk (bu kişi aslında ordudan atılmamıştır, “atılma” görünümü altında gizlice “yetaltına indirilmiş”tir) tarafından “seçilmiş” ve ne hikmetse ordudan atılmasına rağmen Osman Gürbüz’e “Özel Harp ve Psikolojik Savaş” eğitimi verdirmiş ve 12 Mart 1995 tarihinde de Gazi mahallesine katliam yapmak için gönderilmiştir. 


Bu noktada sorulması gereken şudur: Bu Osman Gürbüz ve adamları Gazi Mahallesi’nde hiç tanımadıkları adamlar ile alıp-veremediği neydi?  Bu adamlar deli midirler ki hiç tanımadıkları adamları rastgele öldürsünler? Onları oraya birileri gönderdi ama hangi politik amaç doğrultusunda bunu yaptılar? Kimsenin aklına bu soruyu sormak gelmemiştir. 


Onları Gazi Mahalesine katliam yapmaları için kim ve niçin gönderdi? 


Onları Gazi’ye ÖKK aracılığı ile devlet gönderdi. Devlet orada devrimci hareketin güçlü olduğunu çok iyi biliyordu ve ani refleks vereceğini de çok iyi biliyordu. Gazi’deki kahvehaneleri tarayan Osman Gürbüz ve adamları, oradaki halkı devrimci hareket aracılığı ile harekete geçirdi ve daha sonra polis ile karşı karşıya gelmesini sağladı. Polis içerisindeki “özel elemenlar” aracılığı ile kitleye ateş açılarak fazla ölü vermesi sağlandı. Ölüler arttıkça kitle daha tahrik oldu ve gösteriler başka yerlere sıçradı (örneğin Mustafa Kemal Mahallesine ve buradaki gösteriler sırasında da beş kişi öldürüldü)  ve böylece bütün ülkenin ve dünyanın gündemi bu olaylara çevrildi ve ülke ile dünya kamuoyu, TC devletinin Azerbaycan darbesindeki rolünü görmedi. Bu darbede Türkiye'nin rolü sadece istihbarat servislerinin raporlarında mevcut oldu. 


Devletin Gazi'ye tamamen katliam için geldiğini ve bu temelde halkı tahrik ederek oayları büyütmek istediğini gösteren bir çok kanıt vardır. Ama bunlardan en önemlisi devletin gerçek niyetini göstermesi açısından Özlem Tunç olayıdır. 


Özlem Tunç Gazi'de oturan polis ve  asker ile mahalle halkı arasında kurulan komitede yeralan bir vatandaştır. Devlet ile yapılan görüşmelere katılmış ve daha sonra da panzerin üzerine çıkarak oradaki kitleye seslenmiş ve de olayların yatıştırılmasını sağlamaya çalışmıştır. Özlem Tunç konuşmasının akabinde apar topar gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiş ve başına da bir el ateş edilerek, iki polis tarafından saçlarından ve bacaklarından tutulup sürüklenerek çöp konteynerine atılmıştır.Öldü sanılan Özlem Tunç'un ölmediği anlaşılmış ve mucize eseri hayatta kalmıştır. Devletin herkesin gözüönünde Özlem Tunç'u alıp ve onu öldürmek istemesinin halkı daha fazla tahrik etmeye yönelik olduğu açıktır.


Devlet olayların Gazi'de büyümesi ile TC devletinin Azerbaycan'ki darbedeki rolünün gizlenmesi arasında bir ilişki kurduğu için, Gazi'de her yolu deneyerek, katı ve uzlaşmaz davranarak , olayları büyütmeye çalışmıştır. Gazi halkı kurulan komite aracılığı ile devletle görüşmesine rağmen devlet en masum talepleri bile reddederek, olayların sürmesini sağlıyordu. 14 Mart günü mahallede sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen halk çatışmaya devam etti. Mahallelinin komite aracılığı ile devletten dört  istediği vardı: 

1-Cenazelerin teslim edilmesi ; 2-Sokağa çıkma yasağının kaldırılması; 3- Gözaltına alınanların serbest bırakılması ve 4- asker ve polisin mahalleden çekilmesi.


Gazi sakinlerinin bu masum istekleri "anlaşılmaz" bir şekilde devlet tarafından reddedildi. Devlet  olayları bilerek bitirmek istemiyordu ve bu tutumuyla sürekli çatışmaları körüklüyordu. 14 Mart günü bu masum isteklerin kabul edilmemesi üzerine çatışmalar tekrar şiddetlendi ve olaylar Ümraniye'ye sıçradı. Ümraniye'deki olaylarda beş kişi daha yaşamını yitirdi ve 16 Mart günü komitenin istekleri kabul edilerek çatışmalar sona erdi.


Gazi'deki bu psikolojik operasyonun, devletin Azerbaycan'daki darbedeki rolünün gizlenmesi dışında,  devlete  başka yararları yine oldu:

1- Devlet bu olaylar ile devrimci hareketin gücünü ölçtü ve bir kitlesel tahrik anında ne yapacağını ve ne kadar kitleyi harekete geçirebileceğini gördü. Yine aynı şekilde devrimci hareketin gizli kadrolarının deşifre olmasını sağladı ve daha sonra gerek faili meçhul cinayetlerle (örneğin Hasan Ocak) ya da operasyonlar ile tasfiye etmeye çalıştı.


2-Gazi katliamı ve daha sonrasında yaşanan olaylar, 1997’de kabul edilen EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) Protokolünün hazırlanmasına pratik katkı sağladı. Bilindiği gibi Gazi’de polisin yetersiz kalması sonucu askeri birlikler devreye girdi ve kontrolü sağladı. Bu deneyim ışığında  Emasya Protokolü hazırlanmıştır. Emasya protokolü Ergenekon Operasyonları sırasında, Kemalist Ordu baskı altına alındıktan sonra AKP tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.


V-Gazi Katliamı ve “Resmi Devlet Terörü”


Gazi katliamı, Azerbaycan darbesinin planlanmasına sıkı sıkıya bağlı olduğu için ve bu darbenin planlanması aşamasında düşünüldüğü için ve bundan dolayı devletin zirvesinin resmi onayı ile gerçekleştirildiği için resmi bir devlet terörüdür. 


Devletin zirvesi, kendi halkının bir kısmını, sözde “devletin ve milletin yüksek çıkarları” doğrultusunda feda etmiş ya da bozuk para gibi harcamıştır. Onları bir vatandaştan ziyade, farklı amaçlar doğrultusunda kullanılacak bir malzeme gibi görmüştür. 


Gazi katliamı, TC devletinin Azerbaycan darbesindeki pisliklerini örten başarılı bir psikolojik operasyon olmuştur. Çünkü bugün dahi hala daha kimse bu iki olay arasında  bağlantı kurmamaktadır. Bu psikolojik operasyonun başarılı oluşu, onun itina ile hazırlanmış ve düşünülmüş olmasına bağlıdır. Şayet devlet Gazi’de başarılı bir istihbarat çalışması yapmamış olsaydı ve oradaki sosyal ve politik durumu iyi analiz etmemiş olsaydı böyle bir başarı elde edemezdi. 


Gazi’deki gibi resmi bir devlet terörü yani kendi halkına karşı organizeli bir terör eylemini gerçekleştirme anlayışı ancak faşist rejimlerde (Hitler, Mussolini, Franko, Salazar vs.) görülen bir anlayış ve pratiktir. Bugün bu faşist anlayışı Erdoğan ve AKP devralmakla kalmamış ama bu faşist anlayışı ve pratiği daha da geliştirmişlerdir.


(*) Bu makale HBDH’nin merkezi yayın organı olan BİRLEŞİK DEVRİM dergisinin 4. Sayısından alınmıştır.






























|
_ _