[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  18-08-2019 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 69(5) }
| Devrimci Bülten

GÜNEY KÜRDİSTAN'IN BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU VE ABD'NİN İRAN POLİTİKASI  

K.Erdem


Ortadoğu'da Güney Kürdistan'ın 25 Eylül tarihli bağımsızlık referandumu etrafında ortaya çıkan politik kriz, çok dikkatli ve derin bir analizi gerektirmektedir. Çünkü Güney'in referandum politikası oldukça tuhaf  bir  görüntü oluşturmaya başlamıştır.


Görünürde Güney'in bağımsızlık referandumuna İsrail dışında herkes karşı ama Mesut Barzani, buna rağmen bu referandum isteğinden vazgeçmemektedir. İran, Türkiye ve Irak Merkezi Yönetimi açıktan karşı, ABD ve Avrupa da zamanlamasına karşı ve de Güney Kürdistan'da ciddi bir ekonomik kriz olmasına karşın, Güney Yönetimi kendisini daha da kötü bir duruma sokacak bir politikadan da ısrar etmektedir.


Bugüne kadarki Mesut Barzani'nin ve KDP'nin politikasına bakıldığı zaman, Mesut Barzani'nin öyle maceracı, intiharvari hareket eden bir lider olmadığı ve  hesap-kitapsız bir işe girmeyen akıllı bir lider olduğu görülür. Bundan dolayı bu tuhaf manzara açıklanmayı hakediyor. 


Gerçekten bu tuhaf manzaranın altında ne yatıyor? 


Güney Kürdistan referandumu,özellikle Donald Trump'un ABD Başkanı seçilmesiyle ortaya çıkan yeni konjonktürün, Ortadoğu'ya yansıması içerisinde ancak doğru değerlendirilebilir. Bu referandumun yapısı ve amacı, Donald Trump'lu ABD'nin yeni Ortadoğu politikası ve bu politikanın önceliğiyle birlikte analiz edilirse anlaşılabilir.


Yeni ABD Başkanı, seçildiği andan itibaren, gerek açıklamaları gerekse de attığı politik adımlarla, önceliği İran eksenli Ortadoğu politikasına vereceğini belli etti.Bu temelde İsrail'deki sağcı Netanyahu Hükümeti ve Suudi Arabistan ile yakınlaşma politikalarına hız verdi. Suudi Arabistan üzerinden Körfez ülkeleriyle NATO benzeri bir askeri ittifakın oluşumuna önayak oldu. Yine Suudi Arabistan üzerinden, Katar'ın Türkiye ve kısmi olarak İran'a yakın konumunu yoketmeye çalıştı. Son günlerde Hamas'ın Gazze'deki yerel yönetimi dağıtacağını ve El Fetih ile yakınlaşma politikası izleyeceğini belirtmesi de Katar'ın Suudi Arabistan üzerinden baskı altına alınmasının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.Trump Obama döneminde İran ile imzalanan anlaşmayı geçersiz hale getireceğini beyan etti. Yine ilk defa onun Başkanlığı döneminde IŞİD, İran içlerinde en etkili terör eylemini yaptı.Trump ABD Başkanı olduktan sonra hep İran'ı kuşatma ve yıpratma stratejisi izledi ve de gittikçe bu politikasını da derinleştirmektedir.


Obama Hükümeti'nin stratejik önceliği ve bu temelde attığı taktik adımlarla, Trump Hükümeti'nin stratejik önceliği ve buna uygun düşen taktik adımların farklılığı, ABD'de Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti'nin küresel meselelere farklı yaklaşımlarından kaynaklanır. Bunun nedeni de her iki parti arasındaki görece ideolojik farktır. ABD iç siyasetindeki bu farklılık,  dış politikanın izdüşümlerinde  de farklılığa yolaçmaktadır.


Obama Hükümeti'nin dış politikadaki önceliği, Rusya'nın NATO aracılığıyla baskı altına alınarak, İran ile sorunu geçici bir anlaşmayla dondurarak, Çin ile de yumuşama politikasına devam ederek, Suriye'de "işleri" IŞİD ve "Uluslararası Koalisyon" ile önemli bir noktaya kadar getirmekti. Trump Hükümeti ve Cumhuriyetçi Parti'nin (ki bu ikisi arasında da bazı anlaşmazlıklar var), Obama Hükümeti ve Demokrat Parti'den farklı olarak küresel sorunlara yaklaşması, stratejik öncelik sorununu değiştirmiş ve bu temelde farklı bir dış politik yaklaşıma neden olmuştur.


Trump Hükümeti, Suriye'de olayları belirli bir süre "dondurarak" ama bu süre içerisinde de,  Suriye içinde önemli mevziler elde ederek ama Esad Rejimi'ni yıkmadan , İran Rejimi'nin yıkılması ya da zayıflatılması politikasına öncelik vermek istemektedir. Bu temelde de, Rusya ile taktik bir yakınlaşma içerisine girerek, Çin'i baskı altına almak istemektedir. Trump'un kısa ve orta dönemde politik önceliği İran'dır (uzun dönemli olarak da Çin'dir ama Obama'da bu Rusya idi) ve İran politikası diğer şeylerin yanında, iç politikada sıkışan Trump'a büyük destek veren ABD'deki Yahudi Lobisi'nin desteğini sürekli elde bulundurmak için de gereklidir.


Donald Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurul'unda yapmış olduğu konuşmada  İran'ı tehdit ederek hedefe koydu. Zaten göreve geldiği günden itibaren, sürekli olarak İran etrafındaki çemberi daraltan bir politika izlemektedir ve bu temelde Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumunu da bu politikanın parçası yapmak istemektedir.


Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumu, uzun zamandan beri yürürlükte olan bir politikadır.Bu referandumun ABD ve İsrail tarafından belirlendiğini söylemek ya da iddia etmek yanlıştır.Bu referandum politikasını Mesut Barzani ve KDP çoktan beri uygulamak istemektedirler ve bunun için uygun bir konjonktür aramaktaydılar. ABD ile İsrail ,  İran politikasını öne çıkararak İran rejimini tehdit etmeye başladıkları ve bu tehditlerini pratiğe geçirmeye çalıştıkları andan itibaren, Mesut Barzani bu uygun konjonktürün ortaya çıktığı kanaatine ulaştı. 


Bölge üzerinde nüfuz sahibi olmak isteyen üç güç ve bu üç gücün ilişkide olduğu başka güçler sözkonusudur. Bu güçler İsrail,İran ve Türkiye'dir. Mesut Barzani bu devletlerle kurmuş olduğu dikkatli ilişkiler sayesinde, bu devletlerin bölge politikalarında önemli bir konuma sahiptir.Her bir devleti başka bir devlet ile dengeleyerek, kendi çıkarlarını sürekli geliştirmek isteyen bir politika izlemektedir. Türkiye'nin PKK ile mücadelede KDP'ye ihtiyacı vardır. İsrail'in etrafındaki Arap devletleri bölme ve zayıflatmada KDP'ye ihtiyacı vardır. İran'ın ise Irak devletinin birliğini birarada tutmada KDP'ye ihtiyacı vardır.Bu devletler arasındaki çelişkiler keskinleştiği zaman, KDP "politik pazarlığı" en üst düzeye çıkarma olanağına sahip olmaktadır, ki içinden geçtiğimiz süreç de böyle bir süreçtir.


Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumu, ABD, İsrail ve diğer Arap müttefiklerinin, İran'a bir çok cephe açarak onu zayıflatma politikasının bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır, ki Mesut Barzani bu fırsatı uzun zamandan beri bekliyordu. Ortadoğu'da son dönemlerde, İran ile Batı arasındaki bu  yarılma, farklı güçler arasındaki çelişkileri kullanarak ilerleyen Mesut Barzani ve KDP politikasıyla uyumludur. ABD ile İsrail, müttefikleriyle birlikte, KDP'nin bağımsızlık referandumunu, kendi İran politikaları için kullanmak  ve bu referandumu İran'ı provoke ederek, Kürtlerle genel bir çatışmaya çekmek için kullanmak istemektedirler.


Ama İran, ABD ve müttefiklerinin bu politikasını görerek, direk bir askeri müdahalede bulunmayacağını daha çok ekonomik ambargo şeklinde karşılık vereceğini belirtmiştir.İran bu  askeri müdahaleyi dolaylı olarak, Irak Merkezi Yönetimi  ve Irak'taki Şii milisler üzerinden  yapmaya çalışacaktır. 


Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumunun, ABD ve İsrail ile koordineli bir şekilde geliştirildiğinden ve Mesut Barzani'nin bu koordineli politikadan güç aldığından kuşku yoktur. ABD'nin görünürde bu politikaya karşı olması sadece taktiktir ve başka güçleri (örneğin Türkiye) ürkütmemek içindir.Ama burada asıl sorun, Türkiye'nin bu politika içerisindeki yeridir. Türkiye ABD ile İsrail'in bu İran politikasında nerede durmaktadır? Erdoğan Trump'un İran politikasına dahil midir yoksa bu İran politikasına  dahil olmadan, çok ince bir politika mı izlemektedir? 


Türkiye, ABD ve İsrail'in (ki Avrupa'yı da buna dahil etmek gerekir) İran politikasında stratejik bir yerde bulunmaktadır ve Türkiye'nin bu politikaya desteği olmaksızın, bu politikanın başarı şansı yoktur. Bunu en iyi Erdoğan bilmektedir ve Erdoğan ABD'nin bu yeni Ortadoğu politikasına, kendisini son derece "belirsiz" hale getiren  bir politikayla karşılık vermektedir. 


Peki Erdoğan ve Türkiye, Trump'lu ABD'nin İran rejimini yıkma politikasında nasıl hareket edecek? Her kimki  "ben bunun cevabını biliyorum" diyor, o yalan söylüyor! Bu şu anda Türk devletinin ve Erdoğan'ın en iyi saklanan sırrıdır. Bu sorunun cevabı, AKP'nin ideolojik kodları içerisinde bulunmaktadır. 


Erdoğan  Türkiye'de siyasal iktidarı komplolar aracılığıyla tam ele geçirdikten sonra, Türkiye'yi Batı'dan stratejik olarak koparan ama taktik olarak bu işbirliğini devam ettiren bir politika oluşturdu.Bu politikayı, Doğu'lu güçlerle  stratejik değil ama taktik yakınlaşmayla birleştirdi. Böylece Türkiye her iki emperyalist kamp arasına stratejik olarak konumlanarak, kendi önderliğinde bu iki emperyalist kamptan daha zayıf ve daha çok bölgesel düzeyde olan bir emperyalist kamp oluşturmaya çalıştı/çalışıyor. Türkiye bu bölgesel emperyalist kampı, Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte kurmak istedi. Son dönemde Türkiye'nin bu iki müttefiği, İran politikası çerçevesinde ABD tarafından baskı altına alınarak Türkiye için sorunlu hale getirilse de, Türkiye ile her düzeyde ilişkileri devam etmektedir. ABD ve müttefiklerinin bütün amacı, Katar ile Suudi Arabistan'ı kendi yanlarına çekerek, Türkiye'yi istedikleri İran politikasına getirebilmektir. Ama Türkiye'nin her iki emperyalist kamp arasına denge siyaseti temelinde konumlanması, bu politikayı sorunlu hale getirmektedir.


Türkiye Suriye'de Batı'lı güçleri ve onların "arazi"deki uzantılarını dışlayarak, Rusya,İran ve Suriye ile "güvenli bölgeler" oluşturma siyasetini benimseyerek, Rusya ve İran'ı rahatlatan bir politika izlemeye başladı.  Türkiye bir yandan Suriye'de İran ve Rusya ile birlikte hareket ederek, bu sonuncuları göreli olarak Suriye politikasında rahatlatırken, öte yandan ABD ile İsrail'in İran politikasına yakın durarak, İran ile Rusya'ya yeni bir sorun oluşturmaya çalışmaktadır. Türkiye kendi yeni stratejik denge konumuna uygun olarak, Suriye politikasında İran-Rusya eksenine yakın dururken, İran politikasında ise ABD ile müttefiklerine yakın durarak, denge politikasını sürdürmektedir.


Erdoğan Obama döneminde, ABD, AB ve İsrail'in Suriye'de PYD'ye yakın durarak ve onunla birlikte bir Kürt Koridoru oluşturma politikasına karşı, Rusya ve İran'a daha çok yaklaşan ve bu temelde Suriye'ye müdahale eden bir politika izledi. Kısa bir süre sonra Donald Trump'un ABD Başkanı seçilmesiyle ve önceliği Suriye'den İran'a vereceğinin belli olmasıyla, Türkiye bu Suriye politikasını görünürde Rusya ve İran ile daha da geliştirerek ve de "güvenli bölgeler" düzeyine taşıyarak bir tür ateşkes düzeyine getirdi. Bu manevranın nedeni, Trump'un İran politikasıyla görünürde uyum kurmaktı. Çünkü Türkiye, ABD'nin önceliği Suriye'den İran'a çevirdiği ve bu temelde Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin de bu politikaya angaje edildiği, hatta Katar'ın da bu politikaya çekildiği bir konjonktürde, Suriye politikasında ısrar etmenin yanlış olacağını gördü.


İlginç bir şekilde Türkiye'nin Suriye'de Rusya ve İran'ı rahatlatan politikası, ABD ile İsrail'in İran politikası  üzerinden birincileri daha da baskı altına alan bir politikaya aracılık etmektedir. Ama Türkiye bu niyetini tam belli etmemektedir ve bu niyetini belli etmeden, Rusya-İran ekseni ile ABD-İsrail ekseni arasında manevra yapmaktadır. İşte tam da bu noktada, Türkiye'nin PKK politikası büyük önem arzetmektedir.


ABD,İsrail,Suudi Arabistan ve müttefiklerinin İran kuşatmasında Türkiye'ye ihtiyaçları bulunmaktadır ve üstelik Türkiye'nin elinde de önemli bir güç bulunmaktadır.Türkiye Suriye'de güvenli bölgeler oluşturulurken çekmiş olduğu cihatçı teröristleri, PKK'ye karşı mücadelede kullanarak İran sınırına yaklaştırma olanağına sahiptir.Türkiye Suriye'de yapmış olduğu yıkıcı etkinin aynısını İran için de yapabilir. Hiç kuşkusuz İran'ın nüfus yapısı Suriye'den farklıdır ancak cihatçı teröristlerin darbelerini, başka güçlerle  uyumlu olacak şekilde koordine etmeleri, İran üzerinde yıpratcı etki yapacaktır.


Son dönemdeki gelişmeler Suriye'deki gibi, Türk Ordusu ile desteklenmiş cihatçı teröristlerin Güney Kürdistan'a askeri harekat yapabileceğini göstermektedir.Türkiye'nin amacı Kandil'i güvensiz hale getirerek,PKK'nin buradan çekilmesini sağlamak ve buralara cihatçı teröristleri yerleştirerek, İran üzerinde baskı oluşturmaktır. İran sınırına yerleştirilmiş olacak böyle bir cihatçı güç, hem İran ile hem de ABD ile pazarlıkta önemli bir koz olacak ve iki taraf arasında rekabeti kızıştıracaktır. Türkiye'nin cihatçı teröristlerle PKK'ye karşı bir savaşı, Türkiye'nin ABD ile anlaşma yolunun sürekli  açık tutulmasına  yarayarak,İran üzerinde sürekli baskı unsuru olacaktır. 


İran Türkiye'nin bu kötü niyetlerinden kuşkulandığı için ve bu kötü niyeti tam açığa çıkarmak için bazı diplomatik manevralara girdi.Türkiye'nin PKK tehditini kullanarak hem İran sınırına fazla güç yığmaması hem de cihatçı teröristleri yaklaştırmaması için, PKK'ye karşı ortak hareket edilmesi teklifinde bulundu. Basında iddia edildiği gibi, Türkiye İran'a değil, İran Türkiye'ye bu teklifi götürdü ve Türkiye bu teklife sıcak bakmayarak, çekinceli davrandı ancak yine de bu konuda çalışma yapmak için kapıyı açık bıraktı. Türkiye'nin İran ile işbirliğini açık bırakma politikası da , ABD üzerinde bir baskı unsuru olmaktadır.


Türkiye'nin PKK'ye karşı mücadelesinin biçimi, onun uzun dönemli olarak hangi güçlerle birlikte hareket edeceğinin bir göstergesi haline geldiği için, giderek büyük bir önem arzetmektedir.Bundan dolayı hem İran hem de ABD,Türkiye'nin  PKK ile mücadelesini kendi çıkarları temelinde etkilemek isteyen bir politika izlemektedirler ve Türkiye, iki müşteriyi fiyat üzerinden kızıştıran tüccar rolünü oynamaktadır. Türkiye'nin amacı, İran ile ABD arasındaki rekabeti kızıştırarak, PKK ile mücadelesine en çok katkı verecek seçeneği elde etmektir. Ama bu noktada da işler çok karışıktır.


Türkiye'nin PKK'yi tam tasfiye etme anlayışına karşılık olarak, ne İran'ın ne de ABD'nin PKK'nin tam tasfiye olmasında çıkarı bulunmaktadır, ki Türkiye'nin en önemli açmazlarından bir tanesi de budur. 


ABD PKK'nin konfederal PYD (Rojava) kolunu Suriye politikası için , PJAK (Rojhilat) kolunu ise İran politikası için kullanmak isteyen bir politikaya sahiptir. Türkiye ABD'nin İran politikasında PJAK'ı kullanmasına karşıdır. Çünkü İran'da rejimin merkezi yapısı Suriye'deki gibi zayıfladığı zaman, İran'da da Irak ve Suriye'deki gibi bir özerk Kürdistan bölgesinin ortaya çıkacağını biliyor. Bundan dolayı İran rejiminin zayıflatılması ya da yıkılması politikasında, PKK'nin kullanılmasını istememektedir ve bu politikayı boşa çıkarmak için sürekli olarak PKK'yi Kandil ve çevresinde baskı altında tutmaya çalışmaktadır.


İran Türkiye'nin bölgedeki yıkıcı rolünü iyi bildiği için, PKK'ye karşı ortak operasyon önerisi yaparak hem Türkiye'nin Kandil ve çevresine, ABD ve müttefikleriyle birlikte cihatçı teröristleri yerleştirmesini olanaksız hale getirmek istiyor hem de PKK'nin bu ortak operasyon sırasında tam olarak darbelenmesini engellemek istiyor.İran için PKK, Türkiye'nin aşırı bölgesel eğilimlerini dizginlemenin bir aracıdır.PKK sorunu ortadan kalkmış bir Türkiye bölgede daha saldırgan hareket edecektir. 


Türkiye'nin PKK ile savaşını, İran'ın güvenliğine mi yoksa İran'ın zayıflamasına mı bağlayacağı şu anda büyük bir sırdır ve Türkiye her iki tarafla da karmaşık bir ilişki kurarak, bu niyetini belli etmiş değildir. Türkiye İran'ı rahatlatmak için İran'la birlikte PKK'ye ortak darbe vurmak için harekete geçebilir. Ama daha sonra, İran karşıtı gruplarla zatıflamış olan PKK'ye karşı savaşı daha da büyüterek, İran'ı dolaylı olarak tehdit de edebilir. Türkiye İran ile yakın duruşunu ve ABD'nin İran politikasına sekte vurarak, ABD'den daha fazla taviz koparmak için kullanırken, ABD'den elde edeceği tavizi İran'ı daha fazla sıkıştırmak için kullanmak isteyecektir. Türkiye'nin her iki yöne şantaj politikası ve kendisini bu temelde sürekli gizli tutması, onun politikasının gücünün kaynağıdır.


Türkiye bu karmaşık PKK politikasında, Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumuna karşı nasıl tavır alacaktır? Görünürde Türkiye ile İran, Güney'in bağımsızlık referandumuna karşıdırlar. Ama sorun bu referanduma karşı tavır takınmak değildir, bu "referandum-karşıtı" politikanın nasıl bir bölgesel politikaya bağlanacağıdır. Güney'in referandumu, Türkiye'nin kendi güney sınırına, ezici bir askeri güç yığmasına neden olurken, bütün sorun bu kaydırılan gücün, belirli bir bölgesel politikayla koordineli olup olmadığıdır.Türkiye referandumu ve PKK ile mücadeleyi bahane olarak kullanarak, İran sınırına asker kaydırmayı, ABD ve müttefikleriyle koordineli mi yapıyor yoksa bunu hem ABD'ye hem de İran'a dolaylı mesaj vermek ve de her ikisini de rekabete sokmak için mi yapıyor? Türkiye'nin referandum karşıtlığı, onun İran ile birlikte olduğu ya da ona yakın olduğu anlamına da gelmemektedir.


Türkiye'nin bölgesel politikasında, Suriye'nin mi yoksa İran'ın mı  zayıflatılması önceliklidir? Irak ve Suriye'deki Kürt sorunu Türkiye için daha da kötüye doğru giderken, Türkiye'nin İran'ın zayıflatılmasına katılarak,İran'daki Kürt sorununu daha da azdırması mantıklı görünmemektedir.Bundan dolayı Türkiye İran rejiminin yıkılmasını istemez. Ama bölgede ABD-Rusya dengesini bozmak için ve her iki kampla ilişkili olma zorunluluğu ve Türkiye'nin ABD'nin İran politikasını durdurma gücünün olmaması, ona farklı bir politika dayatmaktadır. Türkiye İran devletinin yıkılmasını istemez ama İran'ı kontrollü bir şekilde zayıflatarak, Suriye'nin daha da zayıflamasını hedefliyor olabilir. Türkiye ABD ve müttefiklerinin politikasına belirli dereceye kadar angaje olarak, "İran'a ölümü gösterip,Suriye'de sıtmaya razı etmek" istiyor olabilir. 


Türkiye muhtemelen İran'ı yıkılmayacak kadar zayıflatma politikası izleyerek ABD ile taktik ilişkileri sürdürme olanağını elde tutmak istemektedir ve İran'ın bu zayıflayan konumunu da Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzunu tekrar güçlendirmek için bir kaldıraca çevirerek, bu politika çerçevesinde de PKK'ye stratejik darbe vurmak istemektedir. Ama Türkiye bir çılgınlık yaparak, zaman içerisinde Suriye önceliğini İran önceliğiyle değiştirir mi? Zor da olsa bu da mümkündür ve Erdoğan'ın bu kendisini saklaması ve iki kamp arasında "belirsizlik" konumu elde etmesi, onun stratejik gücünün önemli bir kaynağıdır.


Trump ile Netanyahu'nun İran politikasının tamamen örtüşmesine karşılık olarak, referandum politikasının örtüşmemesi görünürdedir ve bir taktiktir. Burada ABD ile İsrail arasında bir "görev dağılımı" vardır. ABD görünürde karşı olarak hem Türkiye'yi etkilemek istemektedir hem de Irak'taki Şii ve Sünnilerin kendisinden daha fazla uzaklaşarak İran'a daha fazla yaklaşmalarını önlemek istemektedir.İran'ın tecrit edilmek istendiği bir dönemde,ABD'nin açıktan bunu yapması, İran saflarını sıklaştırıcı etkide bulunacaktır.


Bağımsızlık referandumu, Güney Kürdistan iç politikasındaki dağınıklığın giderilmesi üzerinde de önemli bir etki yapmış ve bu politika etrafında YNK,KDP'ye yaklaşmak zorunda kalarak, İran'dan kısmi olarak tecrit edilmiştir. Bütün bu politikaların, ABD'nin yeni İran politikası lehine olması tesadüf olamaz.


Güney Kürdistan'ın bağımsızlık referandumu, Trump'lu ABD'nin İsrail ve Suudi Arabistan ile birlikte geliştirdiği İran rejiminin kuşatılması ve yıkılması stratejinin bir parçası haline getirilmek istenmektedir.ABD ile müttefiklerinin bölgede İran'ın etki alanının daraltılması ve bu daralma üzerinden onun tehdit edilmesi hedeflenmektedir. Ama bu durum, Güney Kürdistan'ın bağımsızlık hakkına gölge düşürmez ve düşüremez. Günümüz dünyasında bu tür rekabetlerden yararlanmadan hedefe yürümek de mümkün değildir. Biz sosyalistler olarak sadece bu hakkın, halkların çıkarlarıyla uyumunu sorgularız. 




|
_ _