[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  14-10-2019 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 70 (4) }
| Devrimci Bülten

« PKK VE ORTADOĞU DEVRİMİ » ADLI KİTABA ÖNSÖZ

K.Erdem

Bu kitapta bir araya getirdiğim makaleler (ki bazıları küçük bir broşür niteliğindedir) 2013'ün  Ekim'inden 2017'nin Ekim ayına kadar olan zaman dilimi içerisinde yazılmışlardır ve her makalenin yazıldığı tarih, ilgili makalenin sonunda belirtilmiştir.Makaleler birbirlerinden ayrı olmalarına karşın, mantık düzeyinde birbirlerini desteklemektedirler.


Bütün makalelerin ortak özelliği şu ya da bu şekilde, PKK'nin stratejik ve taktik yapısını ele almaları ve değişik sorunlar üzerinden bu sorunu Ortadoğu Devrimi sorununa bağlamalarıdır.Bundan dolayı bütün makalelerin ortak temasını, Ortadoğu Devrimi ve bu devrime götürecek olan stratejik ve taktik yapının analizine indirgemek mümkündür.


Ama Ortadoğu Devrimi sorununa yakından baktığımız zaman, bu sorunun bir çok sorunu içerisinde barındıran ve bunların neden-sonuç ilişkileri temelinde birbirlerine bağlanan bir yapıya sahip olduklarını görmekteyiz. Söz konusu PKK ve Kürdistan devrimi olduğunda, bu sorunlar çok daha karmaşık ve ağır bir yapıya sahiptir.Bunun nedeni Kürdistan'ın dört devlet tarafından parçalanmış  ve PKK'nin de bu farklı devletlerin her birinin içinde güçlü bir şekilde örgütlenmiş oluşudur. Ama sorunun bir diğer önemli yanı da, uzun zamandan beri ilk defa bir devrimci hareketin, emperyalist zinciri dünyanın bir bölgesinde yani Ortadoğu'da kırabilmiş olması ve bu temelde devrimci mücadeleye yeni bir boyut getirmiş olmasıdır.


Bir çok devrimci çevre, Abdullah Öcalan ve PKK fenomenine çok basit bir yaklaşım içerisinde olup, onların başarısını ya raslantıya ya da ulusal biçimden kaynaklanan bir temele oturtmaya çalışmaktadır.Bu çevreler ısrarla, Kürtlerdeki tarihsel ideolojik gelişimi anlamak istememektedirler ve Kürtlerin "teorik uluslar" arasına katıldıklarını yani "devrimci düşünce"ye güçlü bir şekilde el atmış oluşlarını bir türlü kavramak istememektedirler. 


Bu durumu nasıl açıklamalı? 


Bereket versin sorun yeni değil! 


Yeni çağ kendi somut zenginliği içerisinde, devrimci teorilerin test edildiği yeni bir tarihsel zemin de oluşturmaktadır.Bu durum devrimci liderlere ve hareketlere ikili bir tarihsel görev yüklemektedir: Bir yandan hareketin somut-pratik ihtiyaçlarının üstesinden gelmek; öte yandan hareketin teorik sınırlarını ve ufkunu daha da geliştirerek, teorik sistemin eskiyen ve yanlış yerlerini düzeltmek.


Yüzyıl sonra yine  bir devrimci hareket (PKK) , iktidarlaşmayla bağlantılı olarak , uluslararası emperyalist sistem karşısında bağımsız bir tutum geliştirme sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. "Ekim Devrimi'nin Anatomisi" adlı kitabımda da ayrıntılı bir şekilde gösterdiğim gibi, Lenin ve Bolşevikleri neredeyse altı aylık gibi kısa bir dönem içerisinde felakete sürükleyen durum,Ekim Devrimi'nin emperyalist sistem karşısında yanlış mevzilenmesi ve bu yanlış mevzilenmeden kaynaklanan yanlış iç ve dış politikalardı, ki temelde felsefi ve ideolojik sorunlarla bağlantılı bir durumdu.Bugün aynı durumu farklı bir biçimde PKK yaşamaktadır. Kendi tarihsel özgünlükleri içerisinde iki hareket (PKK ve Bolşevik Parti) birbirlerine çok benzemektedirler.


Bolşevik Parti ilk kurulduğu zaman, hiç kimse bu partinin birgün dünya çapında bir ideolojik ve politik çekim merkezi olacağını ve yine II.Enternasyonal'in teorik ve siyasi disiplininden  ayrılacağını hayal dahi etmemişti. Ama yine de Karl Kautsky 1902'de  ilginç bir sezgiyle Rus devrimcilerini kastederek, onların gelecekte dünya devrimi içerisinde büyük bir rol oynayabileceklerini ve bu rolün Avrupa üzerinde olumlu etkilerinin olabileceğini ileri sürdü: 


“Bugün [1848’den farklı olarak] Slavların sadece devrimci halklar safına katıldıklarını değil, aynı zamanda, devrimci fikir ve eylemin ağırlık merkezinin gittikçe Slavlara doğru yer değiştirdiğini düşünebiliriz. Devrimin merkezi, Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaktadır. 19. yüzyılın ilk yarısında bu merkez, Fransa’da ve zaman zaman da İngiltere’de idi. 1848’de Almanya, devrimci uluslar safına katıldı ... Yeni yüzyıl öyle olaylarla başladı ki, bunlar, devrim merkezinin yeniden bir yer değiştirmesiyle, Rusya’ya doğru yer değiştirmesiyle, karşı karşıya olduğumuzu bize düşündürmektedir. ... Batı'dan bunca devrimci inisiyatif edinmiş olan Rusya, belki şimdi artık, bu Batı için bir devrimci enerji kaynağı olmak yolundadır. Alev alev yanan Rus devrim hareketi, belki de saflarımızda yayılmaya başlayan o küçük-burjuva uyuşukluğunu ve küçük politikacılığı defetmek için yararlanabileceğimiz en güçlü araç olacaktır; bu devrimci hareket, savaşa susamışlığımızı ve büyük ülkülerimize tutkulu bağlılığımızı yeniden alevlendirecektir. Rusya, Batı Avrupa için irticanın ve mutlakiyetin basit bir kalesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Bugün, belki de bunun tam tersi doğrudur. Rusya için irticanın ve mutlakiyetin kalesi, artık Batı Avrupa olmaktadır. ... Eğer Rus devrimcileri, hem Çar'a karşı, hem de onun müttefiki Avrupa sermayesine karşı aynı zamanda savaşmak zorunda kalmasalardı, Çar'ın hakkından gelirlerdi. Umalım ki, Rus devrimcileri, bu sefer her iki düşmanı da yenebilsinler ve yeni “Kutsal İttifak” daha öncekilerden çabuk yıkılsın; bugün Rusya’da girişilmiş olan mücadelenin sonucu ne olursa olsun, ne yazık ki, sebep olduğu haddinden fazla kurbanların kan ve acıları boşuna olmayacaktır. Bu kan ve acılar, bütün uygar dünyada toplumsal devrimin filizlerini besleyecek ve onların daha çabuk ve daha güzel çiçek açmalarını sağlayacaktır. 1848’de Slavlar, halkların baharının çiçeklerini öldüren dondurucu rüzgar görevini yerine getirmişlerdi. Belki de şimdi irticanın buzlarını tuzbuz eden ve halklara yeni ve pırıl pırıl bir baharı getiren fırtına olmak onların kaderindedir.” (Karl Kautsky, “Slavlar ve Devrim”, İskra, 10 Mart 1902, n° 8, Rus sosyal-demokratlarının devrimci gazetesi.)" (Aktaran Lenin, "Sol" Komünizm:Bir Çocukluk Hastalığı,s.9, Eriş Yayınları) 


Karl Kautsky'nin makalesinde iki önemli belirleme vardı:1-Devrim Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaktadır; 2-) Bununla birlikte de "devrimci fikir ve eylem" de Doğu'ya doğru kaymaktadır. Ama bütün mesele şuydu: Niçin devrim ve bununla birlikte de devrimci fikir ve eylem, Batı'dan Doğu'ya doğru kayıyordu? Bunun altında yatan asıl neden neydi? Bu sorun bugüne kadar  hep bir muamma olarak kalmıştır ve bu soruna el atan düşünürler aslında yeteri kadar doyurucu ve tatmin edici bir cevap verememişlerdir.


Ama bu anlaşılır bir durumdur da. Çünkü bu sorunun altında çok zor ve karmaşık bir sorun yatmaktaydı: Kapitalizmin temel tarihsel eğilimleri ve bu eğilimleri çekip-çeviren yasalar. Kapitalizm analizleri, bu noktayı hesaba katmayana kadar, devrimin Batı'dan Doğu'ya doğru kayışının nedenleri de anlaşılmayacaktı ve başka bir sorun bağlamında bu noktaya ilk dikkat çeken Rosa Luxembourg oldu. 1903 yılında yazdığı “Marksizm'de Durgunluk ve İlerleme” adlı makalesinde Luxembourg, Marksistler ile Marx'ın Kapital'i arasındaki ilişkiye değinerek, eserin üçüncü cildi ile Marksistler arasındaki bir "kopuntu"dan bahseder: 


“Kapital'in, kar oranı sorununun (Marksist ekonominin temel sorunu) çözümünü veren üçüncü cildi 1894’e kadar ortaya çıkmadı. Ama Almanya’da, diğer ülkelerde olduğu gibi, ajitasyon ilk cildin tamamlanmamış malzemesinin yardımıyla yürütüldü; Marksist doktrin yalnızca ilk cilt temelinde popülerleştirildi ve benimsendi; tamamlanmamış Marksist kuramın başarısı olağanüstüydü ve kimse öğretideki herhangi bir boşluğun farkında değildi. 


Bunun da ötesinde, üçüncü cilt nihayet ilk kez gün ışığına çıktığında en başta yalnızca dar uzman çevrelerinin dikkatini çekti ve bu çevrelerce bazı yorumlar yapıldı – sosyalist harekette ise, yeni cilt orijinal kitaptan kaynaklanan görüşlerin benimsendiği geniş çevrelerde pratik olarak hiçbir etki yaratmadı. Üçüncü cildin kuramsal sonuçları şimdiye kadar hiçbir popülerleştirme girişimine konu olmadıkları gibi yaygınlığa da kavuşmadılar. Aksine, sosyal demokratların bugünlerde burjuva iktisatçılarının Kapital’in üçüncü cildi hakkında dile getirdikleri “hayal kırıklıklarını” sosyal demokratlar arasında bile yankıladığını duyuyoruz – ve durum, sosyal demokratların değer kuramının ilk ciltteki “tamamlanmamış” sunumunu nasıl da büsbütün benimsemiş olduklarını göstermektedir. 


Bu kadar ilginç bir olguyu nasıl açıklayabiliriz?


(...) Kapitalin ikinci ve üçüncü ciltlerinin garip kaderi, hareketimiz içindeki kuramsal araştırmanın genel kaderinin kesin bir göstergesidir. 


Bilimsel açıdan bakıldığında, Kapital’in üçüncü cildi, hiç şüphesiz, öncelikle Marx’ın kapitalizm eleştirisinin tamamlanması olarak görülmelidir. Bu üçüncü cilt olmadan ne mevcutta hakim olan kar oranı yasasını; ne artık değerin kar, faiz ve rant halinde bölünmesini; ne de değer yasasının rekabet alanındaki işleyişini anlayamayız. Ama esas olan nokta şudur ki, bütün bu sorunlar saf kuram açısından ne kadar önemli iseler de, sınıf savaşının pratik bakış açısından görece önemsizdirler. Sınıf savaşı söz konusu olduğu ölçüde temel kuramsal sorun artık değerin kaynağı sorunudur, yani sömürünün bilimsel açıklamasıdır; buna ek olarak üretim sürecinin toplumsallaşma eğilimlerinin aydınlatılması, yani sosyalist devrimin nesnel ön hazırlığının bilimsel açıklaması (abç).(Rosa bu noktada yanılıyordu-KE) 


Her iki sorun da “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” artık değer üretiminin ve sermayenin kaçınılmaz ve nihai sonucu olduğunu gösteren Kapital’in ilk cildinde çözüme kavuşturulmuştur. Bununla, emek hareketinin kuramsal ihtiyaçları tatmin edilmiş olur. Sınıf savaşına etkin olarak katılan işçilerin, artık değerin sömürücü grupları arasında kar, faiz ve rant gibi nasıl dağıtıldığı sorunuyla ya da bu dağılım esnasında rekabetin, üretimin yeniden düzenlenmesine nasıl yol açtığıyla doğrudan ilgilenmeleri gerekmez. 


Bu yüzdendir ki, Kapital’in üçüncü cildi sosyalistler için genel olarak okunmayan bir kitap olarak kalmıştır. 


Ancak hareketimizde, Marx’ın ekonomik doktrinlerini ilgilendiren her şey kuramsal araştırmanın genelini de bağlar. ” (Rosa Luxembourg, www. marxists. org)


Ekim Devrimi de Marksistler ile Kapital'in Üçüncü cildi arasındaki "kopuntu"yu gideremedi.Tek gidermemekle kalmadı ama dünya devrimci hareketinin yanlış bir yola girmesine de neden oldu. Devrimcilerin Marksist teorinin "zirvesi"ne tırmanma çabaları Ekim Devrimi ve sonrasında da eksik ve yetersiz kaldı.Bu durumun en önemli nedenlerinden bir tanesi de Lenin'in  eksik ve yanlış emperyalizm teorisiydi.


Sorunun çözümü için neredeyse yüz yıl beklenilecekti! 


Abdullah Öcalan ile PKK sorunumuzun üzerine iki sorun yine bindi:

1-Karl Kautsky'nin belirtmiş olduğu "devrimci düşünce ve eylem"in Doğu'ya doğru kayışının altında yatan neden nedir? 

2-Rosa Luxembourg'un Kapital'in Üçüncü cildindeki temel sorunlarla ilgili   tespiti yani bu konular gerçekten "sınıf savaşının pratik bakış açısından görece önemsizdirler." mi? 


Kapital'in Üçüncü cildindeki temel ilkeler aslında hem devrimci düşünce ve eylemin Doğu'ya doğru kayışını açıklamakta hem de "sınıf savaşının pratik ihtiyaçları"nı karşılamaktadır.Bu kitapta "PKK ve Tarihsel Gerçekliği" adlı makale, birinci sorunu inceler; "PKK ve Ortadoğu Devrimi" makalesi de özünde ikincisini inceler.


Abdullah Öcalan Dünya Devrimci Hareketi'nin çok önemli iki problemini çözmüştür: Program ve Strateji ile Taktik Çizgi. 


Bolşevikler yanlış emperyalizm analizi sonucunda, aşırı ve yanlış bir program ortaya koymuşlardı.Onlara göre emperyalizm kapitalizmin en yüksek aşaması olduğu için genel bir çöküş halindeydi ve bundan dolayı hem "burjuva parlamenterizm"  hem de "kapitalizmin üretici güçleri" aşılmıştır. Bundan dolayı demokratik bir devrim olarak başlayan devrim, kesintisizliği içerisinde sosyalist devrime varmalıdır. Bu aşırılık ve zorlama, sınıflar arasındaki ilişkileri devrimci hareket açısından tamamen bozmuş ve onun strateji ve taktiklerinin isabetini düşürmüştür. Bu durum dünyanın bir çok yerinde devrimci hareketlerin büyük yenilgiler almalarına ve toplumun dar bir alanına sıkışmalarına neden olmuştur. PKK'yi de 1999 felaketine getiren bu uluslararası devrimci gelenekten alınan ilkelerdi. Büyük bir devrimci hareket olduğu için PKK, bu ideolojik ve siyasal krizi derin ve sancılı bir şekilde yaşadı. 


Hareket tasfiye ile karşı karşıya kaldığı bir anda sanki  "Deus Ex Machina" devreye girdi. Antik çağ tiyatrosunda, "Kurtarıcı Tanrı"nın sahnenin sonunda devreye girip, temel dramatik düğümü çözmesi gibi, emperyalistlerin PKK'yi tam esir aldıklarını sandıkları bir anda, Öcalan'ın tarihsel müdahalesiyle PKK herkesin ellerinin arasında bir yılan gibi kayıp gitti.PKK önce az çok kuşatmadan çıktı, sonra da Temmuz 2012 Rojava devrimine uzandı. Bu devrime Batı Emperyalistlerinin tepkisi ise çok sert oldu.


Şimdi sorun şudur: Bütün bunlar tesadüf müydü? 


Bütün bunların tesadüf olmadığını ve Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen bilinçli bir teorik ve politik disiplinin sonucu olduğunu ise yine bu kitabın son makalesi olan "İmralı Notları" ve Barış Süreci adlı makalede ayrıntılı olarak ele aldım.Yine aynı makalede kendimce, Abdullah Öcalan'ın ideolojik çizgisindeki bazı eksikliklere ve boşluklara da dikkat çekerek, özellikle onun sisteminin Kapital'in Üçüncü cildinin temel teorik önermeleriyle nasıl birleştirilmesi gerektiğini de belirtmeye çalıştım.


Abdullah Öcalan "Pasif Devrim" (ki Antonio Gramsci'den alınmadır) anlayışıyla ve bu anlayışa uygun olarak geliştirdiği Stratejik Denge Konumu çizgisiyle, Marksist teorinin çok önemli iki sorununu çözmüştür. Pasif Devrim ve Stratejik Denge Konumu teorileri, Leninist-Bolşevik solcu ve sekter devrim anlayışındaki "aşırılıkların" atılmasından ve devrimci hareketin tarihsel bir dengeye getirilmesinden başka bir şey değildir. Aşırılıkların atılması ise liberalizmin dikkatli bir şekilde devrimci çizgi ile birleştirilmesi sayesinde elde edilmiştir, ki ben buna devrimci-liberal ideolojik ve siyasal çizgi diyorum. Gramsci'nin de çok doğru bir şekilde belirtmiş olduğu gibi, devrimci hareket liberalizm ile yapmış olduğu ittifaklık sayesinde hem devrimden önce hem de devrimden sonra  devrimci-liberal bir ideolojik ve siyasal hegemonyaya yönelmelidir.


Abdullah Öcalan'ın geliştirmiş olduğu bu "yeni devrim tipi", devrimci-liberal ideolojik ve siyasal çizgiye uygun olarak yeni bir politik hareket tarzının da kapısını aralar: Devrimci hareket burjuva devleti hemen yıkmaz ama onu demokratikleştirir, burjuva parlamenterizmi hemen yoketmez ama onun içinden devrimci siyaset ile desteklenerek gelişir ve bu temelde burjuva iktidar blokunu zayıflatır ve devrimci çizginin tarihsel operasyonuna bütün siyasal yapıyı uygun hale getirir.


Bu siyasal hareket tarzı, devrimci çizgiyi sürekli olarak liberal örtünün altına saklayarak ve onu deyim yerindeyse görünmez kılarak sürekli etkinliğini arttırır. Ama bu etkinlik sürekli olarak liberal alanın gelişmesine endekslenmiş ve liberal alan geliştikçe devrimci alanın gelişimi öngörülmüştür.Devrimci siyaset, arka planda kalarak ve  sürekli olarak liberal reformların önünü dolaylı olarak açmaya çalışarak genel toplumsal etkisini arttırır.


Liberal örtünün altına gizlenen devrimci siyasetin manevra alanı çok daha geniş ve olanakları da çok daha fazladır.Devrimci taleplerden önce liberal taleplerin ön plana alınması ve bu taleplerin arkasına devrimci taleplerin yerleştirilmesi, burjuvazinin genel tarihsel dengesini bozmak için bulunan en ideal yoldur ve kaldı ki bundan başka bir yol da bulunmamaktadır.Bu nokta "yeni devrim tipi"nin kilit noktasıdır ve bu noktayı anlamayan bütün devrimci hareketler, burjuvazi karşısında yenilmeye mahkumdurlar.


  Benim Abdullah Öcalan'ın ne yapmak istediğini anlamam 2008- 2009 yıllarına dayanır. Özellikle okuduğum Henry Kissinger'in Diplomasi kitabı (ki ilk defa 1990'lı yılların sonlarında okumuştum ama pek fazla bir şey anlamamıştım), Öcalan'ın uygulamak istediği Stratejik Denge Konumu politikasını anlamamı sağladı. Öcalan'ın Stratejik Denge Konumu stratejisini farkettiğim 2008 yılında tekrar Kissinger'in kitabını okuduktan sonra, Öcalan'ın teorisini anlamaya başladım. İşin ilginç tarafı, Öcalan'ı Marksist klasikler üzerinden değil ama bir emperyalist teorisyen üzerinden anlamış olmamdır.


Aslında Kissinger'in Diplomasi kitabında ele almış olduğu ve Adam Smith'in ekonomideki "görünmeyen elin kar oranlarını eşitleme" eğilimi üzerine oturtmuş olduğu teorisi, Marx'ta daha da geliştirilmiş bir yapıya sahiptir. 2000'li yılların başlarında Marx'ın Kapital'inin III.cildi üzerine yaptığım çalışmalar, Kissinger'in Diplomasi kitabındaki Denge politikasını anlamamı  ve Kissinger üzerinden de Öcalan'ı anlamama olanak sağladı. Her halükarda Kissinger, benim için Marksist klasikler ile Öcalan arasındaki ara bağlantıyı sağlamıştır. Ama yine de Stratejik Denge Konumu teorisinden, Yeni Devrim Tipi'ne ulaşmak için yani teorik bütünlüğün elde edilmesi için on yıl gerekmiştir.


Barış Süreci'nin başında, Abdullah Öcalan'ın tam olarak ne yapmak istediğini anlamamıştım ve bu durum bazı ilk dönem makalelerde onun stratejisini yanlış yorumlamama neden olmuştur.Bunun nedeni bir yandan genel teorik ilkelerde bir eksiklik ise öte yandan da İmralı-Kandil hattında yaşanan iletişimden haberimin olmayışıdır.Bu iletişimin yapısıyla ilgili bilgim az çok, bu iletişime konu olan belgelerin Kasım 2015 tarihinde yayımlanmasıyla oldu, ki ben bu belgeleri ancak 2017'nin Ocak ayında okuyabildim. 


"İmralı Notları"nı okuduktan sonra, Abdullah Öcalan'ın daha önceleri sezmiş olduğum yeni devrim tipini ve onun yeni stratejik yönelimini daha iyi anlama olanağına kavuştum ve bu temelde, bu kitabın son makalesi olan "İmralı Notları" ve Barış Süreci makalesini yazdım.Bu son makale denebilir ki, düşüncelerimin en derli toplu halidir ve kanımca Öcalan'ın çizgisini de en iyi anlatan makaledir.


Barış Süreci'nin başında ben de Kandil ile aynı görüşteydim. Yani Öcalan'ın Türkiye ile taktik olarak anlaşıp, öncelikli olarak Kürdistan'ın başka parçalarına  yoğunlaşmak istediğini sanıyordum.Kaldı ki bu strateji 2003- 2011 arası uygulanılan stratejiydi. Ama 2013 yılında Sakine Cansız ve iki yoldaşının Paris'te MİT tarafından öldürülmeleri, Gezi Olayları'nda Hükümet'in tutumu ve 17- 25 Aralık Olayları'ndan sonra, Erdoğan ve AKP'nin liberal söylem ve politikaları tamamen terkederek ve açıktan yeni bir faşist rejimin inşasına yönelmeleri ve yine bu dönemde Ergenekon Komplosu'nun deşifre olması, beni, PKK'nin stratejik önceliğinin Türkiye olması gerektiği anlayışına sürükledi. 


"İmralı Notları"nı okuyana kadar, Abdullah Öcalan'ın stratejik önceliğinin hala daha İran ya da Suriye olduğunu sanıyordum. Ama ne zaman ki, "İmralı Notları"nı dikkatli bir şekilde okudum, Öcalan'ın da baştan beri stratejik önceliği Türkiye'ye verdiğini ama bunu ise Barış Süreci'nden dolayı üstü örtülü bir şekilde yaptığını ve Kandil'i de bu bakış açısına kazanmak için muazzam çaba sarfettiğini ama Kandil'in bunu bir türlü anlamadığını farkettim. 


Makalelerdeki bazı farklı yaklaşımlar işte bu bilinçlenme ve bilgilenme süreçlerindeki dekalajlardan kaynaklıdır. Barış Süreci'nin başından, 2017'nin sonuna kadar olan süreç, benim açımdan sürekli öğrenme ve teorimdeki boşlukları doldurma süreci olmuştur.Sürekli olarak teorik ve politik sorunların yeni cepheleriyle karşılaştım ve bunları kendi teorim açısından belirli bir ilkesel temele bağlamaya çalıştım.Bu gelişimin en son basamağı, Öcalan'ın Yeni Tipte Devrim teorisi oldu. Teorinin bu yeni düzeyi, aynı zamanda daha önceki politik olay ve sorunların tekrar gözden ve eleştiriden geçirilmesine neden olarak, farklı yanlarının görülmesine neden olmuştur.Bundan dolayı sürecin başında yazmış olduğum yazılar ile daha sonraki yıllarda yazdığım yazılar arasında bazı çelişkilerin olması doğaldır.


Kitaptaki farklı durumlardan bir tanesi de, benim PKK'nin Kandil Önderliği'ne Barış Süreci'nin başında takındığım tutum ile savaş tekrar başladığı zaman takındığım farklı tutumdur.Barış Süreci'nin başında, Kandil'in Sayın Öcalan'ı tamamen anladığı varsayımından hareket ederek, Kandil'e tam güven besliyordum. Ama zaman içinde sorunun farklı yanlarını (özellikle de Öcalan'ın devlet ile taktik anlaşmayı Kürdistan'ın diğer parçalarına yoğunlaşmak için değil bizzat Türkiye'deki faşist diktatörlüğü devirmek için aslında kullanmak istediğini) anlamaya başlayınca ve Kandil'in ideolojik ve  politik yetersizlik sergilediğini farkedince, Kandil'e karşı tutumum da giderek farklılaşmaya başladı. Kandil'e koymuş olduğum ideolojik ve politik mesafeyi de kanımca güçlü ilkelere bağladığımı düşünüyorum ve Kandil'in çok ciddi bir şekilde Apoculuk'tan uzaklaştığını düşünüyorum. Bununla ilgili eleştirilerimi de "İmralı Notları" ve Barış Süreci adlı makalede ayrıntılı yapmaya çalıştım.


Bu Önsöz'de, PKK'nin Barış Süreci'nin başında Batı Emperyalistleriyle olan ilişkileri noktasında yaptığım analizler ile Barış Süreci'nin sonunda yine aynı güçlerle olan ilişkilerinin analizi arasındaki farklılığa da değinmek istiyorum. Barış Süreci'nin başında , Türkiye ile Batı'nın arasının açılmasının, PKK ile Batı'yı yakınlaştıracağı tespitini yapmıştım. Bugün biçimsel olarak doğru çıktığı düşünülebilir ancak içerik olarak doğru değildir.Ben PKK'nin kendi stratejik bağımsızlığını elinde tuttuğu bir politikayı düşünmüştüm. Ama bugün PKK'nin Batı'ya yedeklenmeye başladığı bir durum sözkonusudur.


2013- 2014 yıllarındaki PKK ile Batı'lı güçler arasındaki ilişkiye dair analizlerimin eksikliği, IŞİD unsurunun daha tam olarak ortaya çıkmamış olmasıyla bağlantılıdır. Bu dönemde Ortadoğu'da varolan cihatçı terör örgütlerinin klasik El Kaideci örgütler gibi olduğu  ve bu terör örgütlerinin Rojava için çok büyük tehdit teşkil etmeyecek oldukları düşülmüştü. Çünkü bu dönemde IŞİD olgusu yoktu ve Batı Emperyalistlerinin IŞİD planından da habersizdim. 2014 yılının yaz aylarına doğru, IŞİD'in büyümesi ya da büyütülmesi ve Kobani'den önce Musul'a sonra da Bağdat üzerine gönderilmesiyle birlikte,IŞİD'in bir Batı ürünü olduğu ortaya çıkınca, PKK ile Batı Emperyalistleri arasındaki ilişkiye dair 2013 yılında yazdığım yazıların ve analizlerin eksikliği de ortaya çıktı.


2013 yılındaki analizlerimde, PKK Rojava'da güçlendikçe ve Türkiye'nin ama özellikle de AKP'nin Batı ile çelişkileri arttıkça, Batı'nın PKK'ye daha fazla yanaşacağını ileri sürmüştüm. Biçimsel olarak böyle bir görüntü ortaya çıkmışsa da içerik olarak, Batı'nın IŞİD aracılığıyla PKK'yi baskı altına alması temelinde bu yakınlaşma ortaya çıkmıştır, ki bu noktanın gözden kaçırılmaması gerekir.


Bu Önsöz'ü kısaca PKK'nin niçin gelecekte dünya devrimci hareketi için önemli olacağı öngörüsünde bulunarak bitirelim.


Bolşevik Parti'nin Çarlık Rusyası'nın ağır baskı koşulları altında biçimlenmesine benzer bir şekilde, PKK'nin de Türkiye'deki faşist diktatörlüğün ağır baskı koşulları altında biçimlenmesi ve bu temelde gerçek anlamda Profesyonel Devrimciler Örgütü yaratması, kısacası devrimci mücadelenin tarihsel olarak olması gerektiği düzeye yükseltilmesi, devrimci mücadelede gerçek devrimci normun ne olması gerektiğini de ortaya koymuştur.Aynı devrimci normu Bolşevikler Rusya'da ortaya koydular. 


Bütün mesele şudur ki, ne zaman ki Avrupa Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra giderek büyük oranda faşist diktatörlüklerin ellerine düşmeye başladı yani Avrupa'nın kendisi bizzat giderek Çarlık Rusyası gibi ve hatta ondan daha kötü bir politik yapının egemenliği altına girmeye başladı,bu değişen konjonktürde devrimci örgütler ve partiler daha çok Bolşevik örgüt tipinin egemenliği altına girmeye başladılar. Avrupa'da değişen faşist ve totaliter konjonktür ile Avrupa'daki devrimci partilerin Bolşevizme meyil etmeleri arasında bir ilişki söz konusuydu.


Bugün de dünya genelinde ama özellikle de Avrupa'da yeni faşist hareketlerin yükselişi ve güçlenmeleri söz konusudur ve de bugünkü Avrupa'nın bundan yirmi ya da otuz yıl sonra, bugünkü Ortadoğu'ya dönüşmeyeceğinin garantisi yoktur. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce hiç kimse, Avrupa'nın iki dünya savaşı arasındaki duruma benzer bir duruma sürükleneceğini tahmin etmemiştir. Bugün Ortadoğu'daki paylaşım savaşı, bu savaşın Avrupa'ya güçlü bir şekilde taşınmasından bir adım önceyi oluşturur ve tarih kendi acımasız yapısı ile bu savaşı Avrupa'nın kapısına getirecektir.İşte gelecekteki bu konjonktür değişimi , devrimci hareketlerin Avrupa'da temelden değişimini de beraberinde getirecek ve onları daha fazla PKK gibi katı bir örgüt modeline ve anlayışına sürükleyecektir. Bütün dünyanın kendi arkasından geldiğini sanan Avrupa, belki bizzat devrimci fikir ve eylem bakımından  kendisini tam Ortadoğu'nun göbeğinde  ve Abdullah Öcalan ile PKK'nin ayaklarının tam önünde bulacaktır! 


Aralık 2017




|
_ _