[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  09-12-2019 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 71 (1) }
| Devrimci Bülten

İÇİNDEKİLER

1- Tek Adam Diktatörlüğü ve Demokratik Ulus Sorunu

2- İmralı Notları ve Barış Süreci-III

3- Liberal Reformist Siyaset ve Küçük-Burjuva Solcu Sekter Siyaset


TEK ADAM DİKTATÖRLÜĞÜ VE “DEMOKRATİK ULUS” SORUNU


Türkiye nasıl adım adım Tek Adam Diktatörlüğü’ne sürüklendi?


Bu sorunun cevabı çok önemli olup ama çözümü o kadar da basit değildir. Belki sorun dışarıdan bakılınca basit gibi gözükmektedir ama sorunun derinliğine inince, çözümünün o kadar da basit olmadığı ortaya çıkmaktadır. Sorunu bütün derinliği içerisinde ele almak ve çözümlemek devrimci-demokratik hareketin temel bir sorunudur. Bu sorun teorik olarak doğru çözülemeyene kadar, doğru bir politik çizgi geliştirmek de mümkün değildir.


Türkiye’nin Tek Adam Diktatörlüğü’ne sürüklenmesine, farkında olmadan bir çok kesim kendi çapında “katkı” yapmıştır: Türkiye devrimci hareketi, PKK’nin Kandil Önderliği (Abdullah Öcalan değil! Geçerken belirtelim Kandil ile Abdullah Öcalan aynı değildir), CHP, Ulusalcılar, liberal hareket vs. Bu süreci gerçek anlamda durdurmak isteyen ve Erdoğan ile AKP’nin niyet ve hedeflerine yerinde strateji ve taktikler ile set çekmeye çalışan tek lider Abdullah Öcalan idi. Ama Kandil’in Abdullah Öcalan’ın tam olarak ne yapmak istediğini anlayamaması ve tarihsel olarak aşılmış olan eski retorikte ısrar etmesi, Erdoğan’a Tek Adam Diktatörlüğü’nün kapısını sonuna kadar araladı.


Önce temel bir teorik tespit yapalım ve sonra da bu tespitin içini doldurmaya çalışalım: Tek Adam Diktatörlüğü “Demokratik Ulus” yokluğunun sonucunda ortaya çıkmıştır.Bunu başka bir şekilde ifade edersek eğer, toplumda Demokratik Ulusu meydana getiren kesimler, kendi aralarında tek bir hareket yaratamadıkları için, hareketin bu parçalı ve dağınık yapısının çatlakları arasından Erdoğan ile AKP, amaçlamış oldukları rejime ulaşmayı başarmışlardır. Erdoğan yerinde strateji ve taktikler ile Demokratik Ulus’un bir araya gelmesini önlediği gibi, Demokratik Ulus’un farklı kesimlerini her gün birbirlerinden daha fazla uzaklaştırmaktadır.


Sorunu daha somut bir hale getirmek için başka bir soru soralım: Türkiye’de Demokratik Ulus hangi kesimlerden oluşmakta ve toplumsal bileşenleri nelerdir?


Türkiye’de Demokratik Ulusu, işçi ve emekçilerin yığın örgütleri (sendikalardan TİS’e kadar bütün örgütler),ezilen ve sömürülen milliyetler (Kürtler, Araplar vs.), ezilen inançlar (Aleviler, Hristiyanlar,Museviler,Ezidiler, Demokratik İslamı savunan Sünniler vs.),ezilen cinsiyetler (kadın ve eşcinseller),Yurtsever Türklüğü savunan kesimler ve tekelci ile işbirlikçi tekelci sermayenin baskılarına maruz kalan ve çıkarlarını demokratik bir düzenin kurulmasında gören küçük ve orta işletme sahipleri oluşturmaktadır. Aynı zamanda yine bürokrasinin alt ve orta kademelerindeki bazı kesimler de kendi çıkarlarını Demokratik Ulus içerisinde görmektedirler.


Bu toplumsal kesimler siyasi alanda bir çok yasal ve yasadışı örgütler içerisine dağılmışlardır. Türkiye devrimci hareketinin illegal örgütleri, PKK/ KCK, EMEP, ÖDP, HDK-HDP vs ile CHP’nin büyük bir kesimi. Bu sonuncusu içerisinde Ulusalcılar ve HDP’ye yakın olan büyük bir sosyal-demokrat taban söz konusudur. Ulusalcılar Demokratik Ulus’un bir bileşeni değildirler. Bu noktada CHP “özel” bir konuma sahiptir ve bu özel konuma ideolojik ve politik olarak dikkat etmek gerekmektedir.


Bütün sorun, geniş bir toplumsal alana yayılmış ve kendi aralarında bir çok ideolojik ve politik sorun tarafından bölünmüş olan bu Demokratik Ulus’un nasıl tek bir hareket biçiminde örgütleneceği sorunudur.


Demokratik Ulus’un en büyük özelliği, bir çok farklılığa sahip olan toplumsal kesimlerin, bu farklılıkları “hak eşitliği” temelinde kabul ederek bir araya gelmelerinden oluşur.Başkasının farklılığını hak eşitliği temelinde kabul etmeyen bir kesim, Demokratik Ulus’un parçası olamaz. İşte bu noktada Ulusalcıların durumu budur.


Demokratik Ulus, toplumun farklı kesimleri arasında hak eşitliği temelinde demokratik bir ilişki geliştirebilmek için, demokratik talebin doğasına ve yapısına uygun olarak, kendisini içerisinde örgütleyeceği tarihsel çerçeve noktasında yeterli ve yetkin bir anlayışa sahip olmalıdır. Başka bir deyişle, farklı kesimlerin demokratik taleplerini karşılayacak bir devlet ve toplum yapılanması anlayışına sahip olmalıdır ve bu anlayış Demokratik Ulusu oluşturan toplumsal bileşenler tarafından kabul edilmelidir.


Toplumda bazı kesimlerin talepleri, bireysel özgürlüklerin geliştirilmesi temelinde çözülebilecekken, bazı kesimlerin talepleri ancak “kollektif” özgürlüklerin geliştirilmesi temelinde çözülebilir. Bu sonuncusuna örnek Kürtler’dir.Kürt sorununun çözümü, tek bireysel özgürlüklerin geliştirilmesi ile çözülecek bir yapıya sahip değildir.Kürt sorununda asgari sınır, “özerklik”tir ve Kürtler, özerkliğin kabul edilmediği bir Demokratik Ulus’un parçası olmak istemeyeceklerdir. İşte Ulusalcılar, Kürt sorunundaki bu “aşırı” isteme karşıdırlar ve bundan dolayı yüzlerini sürekli olarak muhafazakar (tutucu) ve faşist Türk milliyetçiliğine dönmektedirler.


  Bundan dolayı Türkiye’deki Demokratik Ulus devriminin temel problemlerinden bir tanesi, CHP’nin yerinde taktikler ile faşizmden tecrit edilmesidir.Bu tecrit ancak CHP’nin Demokratik Ulus cephesi içerisinde tutulması ile ve bu temelde onun içerisindeki Ulusalcılar ile Sosyal-Demokratlar arasındaki ayrışmanın gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Ama bunun için bir “toplumsal ağırlığa” ihtiyaç vardır.


İşte Türkiye’de (ama yine dünyada da öyle), Erdoğan’ın Tek Adam Diktatörlüğü’nün önüne geçebilmek için, Demokratik Ulus’un tek bir cephe içerisinde politik olarak bir araya getirilmesi zorunluluğu bulunuyordu ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 2008-2011 yılları arasında AKP ile Gülen Cemaati ittifakının Ergenekon Komplosu sırasındaki niyetlerini farkederek ve Kemalist Ordu’nun bastırılmasından sonra bu ittifakın korkunç bir diktatörlüğe yöneleceğini farkettiği andan itibaren, hızlı bir şekilde strateji değişikliğine gitti.

AKP’nin 2009 yılında, Kemalistleri bastırırken başta Kürt Hareketi olmak üzere ve diğer devrimci-demokratik hareketleri oyalamak için devreye soktuğu “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”ne Öcalan HDK ve HDP’nin kuruluşu ile karşılık verdi. HDK ile HDP’nin kuruluşu yeni bir stratejinin başlangıcı idi.


Erdoğan’ın devreye sokmuş olduğu “pasif darbe” mekaniğine, Öcalan “pasif devrim” mekaniği ile karşılık veriyordu ve bütün göstergeler, Kemalist Ordu bastırıldığı zaman ve tek iki hareketin (AKP ile PKK) elinde şiddet araçları kaldığı zaman, pasif darbe ile pasif devrimin bir iktidar kapışması için karşı karşıya gelebileceğini ortaya koyuyordu.


Her iki hareket yani AKP ile PKK, 2011-2015 arası, ara unsurları yerinde taktikler ile kendi politikalarına yedekleyerek 2015 kapışmasına ilerlediler. Erdoğan’ın Öcalan üzerindeki avantajı, “ordusuna yekpare komuta etme” olanağı idi. Öcalan ise bundan mahrum olduğu gibi, Kandil ile arasında bir “ideolojik dekalaj” sözkonusu idi.Yani Kandil Öcalan’ın mantık yapısını ve çizgisini tam olarak bilince çıkaramıyordu ve Erdoğan’ın Öcalan’ı tecrite aldığı her durumda, Öcalan’ın strateji ve taktik yapısından sapıyordu.Erdoğan bunu çok iyi farketti.


Kandil Rojava devrimini bölge ve dünya siyasetine bağlamada yaptığı yanlışlığı Türkiye siyasetinde Demokratik Ulus siyasetinden uzaklaşıp Demokratik Özerklik politikası ile birleştirdiği zaman, Demokratik Ulus cephesinin de dağılmasına neden oldu. Buradaki hassas nokta, Öcalan’ın Demokratik Ulus siyasetinin başlangıcında özerklik vurgusunu öne çıkarmama anlayışına sahip olduğu ve bunu da Demokratik Ulusu bir araya getirmek ve böylece yekpare bir hareket yaratmak için istediğidir.Bu siyaset zaman içerisinde CHP’yi devletin etki çemberi içerisinden çıkararak, faşist siyasetin temellerini zayıflatmayı öngörüyordu.CHP faşizmden tecrit edilmeyene yani ondan uzaklaştırılmayana kadar, Demokratik Ulus’un politik başarısı mümkün değildi. Öcalan özerkliği sürecin sonunda kendiliğinden ortaya çıkacak bir durum olarak ele alıyordu.Sürecin başında özerkliği ileri sürmenin, başta CHP olmak üzere bir çok kesimde “alerji” yaratarak, Demokratik Ulus siyasetinin tecritine neden olacağını biliyordu.Bundan dolayı Kandil’e zamansız olarak bu talebi ileri sürmemesi tavsiyesinde bulunuyordu.


Öcalan’ın Demokratik Ulus ve bunun içinde ifadesini bulduğu Demokratik Cumhuriyet politikası, iki hareketin birbirleriyle dikkatli oranına dayanıyordu: HDK-HDP ile HPG (KCK). Bu iki hareket süreç içerisinde “ardışık” bir şekilde kullanılarak bir kartopu etkisi yaratılacaktı. Demokratik Ulus siyasetinin ideolojik temellerini iyi anlayabilmek için, Öcalan’ın düşüncesindeki bir noktaya özellikle dikkat çekmek gerekmektedir. O da, burjuvazinin kendi arasında bölünmesinin tek yolunun, devrimci-demokratik hareketin burjuva parlamenter sistem içerisinde belirli bir noktaya kadar güç olmaktan geçtiğidir. Öcalan bu anlayışı stratejisinin temel taşı yapmıştır ve bu savaş sanatında, düşmana öldürücü bir darbe vurmadan önce onu moral yönden yıpratma ya da zayıflatma anlayışının ta kendisidir.


Abdullah Öcalan devlet ile savaşında uzun yıllar sonunda elde ettiği tecrübe ışığında, devlete direk şiddet uygulamanın ve ona karşı dolaysız bir mücadele vermenin yani sisteme tek “dışarıdan” yüklenmenin yanlış olduğunu, çünkü bu tür bir mücadelenin bütün burjuva sınıfları birbirleriyle sıkı bir şekilde tutunmaya doğru ittiğini gördü.Bunun önüne geçmenin yolunun ise, parlamenter sistem içerisinde güçlenerek ve bu güçlenmeyi farklı politik güçler arasında bir “takoz”a çevirerek, dış şiddeti de bu “içeriden” güçlenme ile birleştirerek, faşizmi bir çok güç odağına bölerek zayıflatmak olduğunu anladı. Ancak parlamenter sistem temelinde bir güçlenme, CHP’yi devletin etki alanından çekip çıkarabilirdi. Ama bunun için devletin, parlamenter sistem içerisinde güçlenen devrimci-demokratik hareket üzerinde baskı ve terör kurmasının, “silahların eşitliğini” kurarak engellemek gerekmekteydi.İşte HPG (KCK)’nin rolü bu idi.Bundan dolayı büyüyen bir HDK-HDP’nin, ona uygun bir HPG ile korunması ve desteklenmesi gerekiyordu. HDP’nin büyüme süreci HPG’nin büyüme süreci ile koordine edilemedi ve bunun nedeni de, Kandil’in Rojava devrimini bölge ve dünya siyaseti içerisinde yanlış ele almasında yatmaktadır (Bu noktada daha fazla bilgi için, Kemal Erdem’in “İmralı Notları” ve Barış Süreci adlı makalesine bakılabilir).


  Demokratik Ulus siyasetinin gelişim dinamiğinin ve yapısının bozulması ile Erdoğan’ın Tek Adam Diktatörlüğü’nü gerçekleştirmesi arasında bir ilişki söz konusudur. Ama bu ilişki tek Türkiye özgülünde yaşanan bir durum değildir. Geçmişteki tarihsel deneyimlerde de bulunan bir durumdur. Örneğin hem Mussolini hem de Hitler örneğinde ve yine başka yerlerdeki faşist hareketlerin başarılarının altında yatan asıl neden Demokratik Ulus siyasetinin yokluğudur. Ama özellikle bu siyasetin yokluğunun nedeni de devrimci hareketin sekterizmidir.


Devrimci hareketin “sol sekter” anlayışı, ortaya çıktığı her yerde büyük bir yıkıcı ve bozucu etkiye neden olmuştur. Devrimci hareket içerisinde bu sekterizmin gelişmesine ve kökleşmesine neden olan durum Bolşevizmdir. Bolşevizmin yanlış devrim anlayışı ve bu anlayışın dünya devrimci hareketi içerisinde kök salması, bir çok ülkede devrimlerin yenilmesine neden olduğu gibi,bu yenilgilerin sonucunda faşist hareketler bir çok ülkede iktidara gelmişlerdir.


Bolşeviklerin ve III.Enternasyonal’in “sosyalist devrim perspektifli” anlayışları, devrimci hareketin dar bir sosyal temele sıkışmasına neden olmuş ve özellikle sosyal demokrasinin uzaklaşmasına hizmet etmiştir.Sosyal demokrasinin devrimci hareketten uzaklaşmasının altında, devrimci hareketin sekterizmi yatmaktadır. Bu sekterizm küçük ve liberal burjuvazi ile ilişkileri çok dar bir temele oturttuğu için,”serbest” kalan bu sınıfları, burjuva parlamenter sistem içerisinde ve onun olanakları ile örgütlenen ama “ayaklarını” ise yasadışı bir zemine dayayan faşist hareketlerin kollarına atmıştır. Faşistler bu orta sınıfları demagoji ile kendi politik etkileri altına almayı başarmışlardır.


Geçmişte komünistler ile sosyal demokrasi arasındaki tarihsel bölünme aslında Demokratik Ulusun bölünmesinden başka bir anlama gelmemekteydi. Bu bölünmenin çatlakları arasında faşistler iktidara yürümüşlerdir ve bu bölünmenin en büyük nedenlerinden bir tanesi de komünistlerin sekterizmi ve yanlış devrim anlayışıdır. İşte 1930 yıllarda Antonio Gramsci cezaevinde bunu farketti ve pasif devrim anlayışını bu temelde geliştirmeye çalıştı. Avrupa’nın faşizmin ellerine düşmesinin altında “pasif devrim” anlayışının yokluğu yatmaktaydı.


Geçmişte Avrupa’da devrimcilerin, yanlış ve sekter devrim anlayışlarının sonucu olarak gerçekleştirmiş oldukları bölünmenin aynısı, bugün farklı bir biçim altında tekrar yaşanmaktadır.Büyük bir devrimci hareket olmasından dolayı PKK bu Demokratik Ulus sorununun odağında bulunmaktadır. PKK’nin Kandil Önderliği’nin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus çizgisinin ruhundan uzaklaşması, tek Ortadoğu’da değil ama dolaylı olarak küresel siyaset üzerinde de olumsuz etkide bulunmaktadır.


PKK’nin en büyük özelliği, direk olarak Kürdistan’ı baskı altında tutan devletlerin (Türkiye, İran, Suriye ve Irak) iç politikalarını etkileme olanağına sahip olması, dolaylı olarak da bu etkiyi bu ülkelerin dış siyasetine taşıyarak, bu ülkelerin ilişkide olduğu emperyalist merkezleri etkileme olanağına sahip olmasıdır.Örneğin eğer PKK 7 Haziran 2015’ten sonra doğru bir Demokratik Ulus siyasetine sahip olsaydı ve Erdoğan’ın Tek Adam Diktatörlüğü’ne engel olabilseydi hem Avrupa’da faşist hareketlerin baskılanmasına hizmet etmiş olacaktı hem de Suriye içsavaşının erken bitmesine neden olacaktı.


Ama PKK’nin yanlış Demokratik Ulus siyaseti tek Türkiye ile sınırlı değildir ama başta Kürt iç politikası olmak üzere,İran ve Suriye’de de aynı yanlışlık içerisindedir.


Demokratik Ulus siyaseti, Kürdistan’ı baskı altında tutan ülkelerin iç siyasetinde,emperyalistlere ve yerli gericilere karşı, bu ülkelerin devrimci ve demokratik hareketleriyle (bu sınır yukarıda gördüğümüz gibi Türkiye’de CHP’nin önemli bir kısmına ve Suriye’de de yönetimdeki Baas Partisi’nin önemli bir kısmına kadar uzanır) geniş bir cephenin oluşturulmasını öngörür. Bu geniş cephenin oluşumunu engelleyen her politika, Demokratik Ulus siyasetinin parçalanmasına neden olur ve milliyetçiliği azdırması kaçınılmazdır.


PKK 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, Ortadoğu’daki yanlış stratejik konumlanması sonucunda, önce Türkiye’de Demokratik Ulus siyasetini çıkmaza sokmuş, sonra da Batı Emperyalistleriyle taktik sınırları aşıp stratejik ilişkiler geliştirmek zorunda kalınca, Suriye ve İran’daki Demokratik Ulus siyasetini çıkmaza sokmuştur.PKK direk bağımsızlığı savunmasa da, Suriye’de Batı ile kurmuş olduğu ilişkiler sonucunda, Suriye ve İran halklarından kopmuş durumdadır ve bu politik kopukluk hem İran’da hem de Suriye’de milliyetçiliği daha da körüklemektedir. Bu durum orta ve uzun dönemde PKK açısından sürdürülemez olup, PKK’yi “bürokratik-milliyetçi” bir çizgiye sürüklemekle sonuçlanacaktır.


Bölge devrimci ve demokratik hareketinin en hızlı yoldan doğru yola girebilmesi için, önce PKK’nin doğru bir çizgiye gelmesi ve bu işe de önce Kürt iç politikasında başlaması gerekmektedir. Demokratik Ulus siyaseti, Türkiye, İran, Suriye ve Irak’tan önce Kürdistan’da gereklidir ve bu Kürt Demokratik Ulus siyasetinin zemini de Kürdistan Ulusal Kongresi (KUK)’dir.Bu kongre zemini üzerinde PKK, KDP ve YNK başta olmak üzere bütün diğer Kürt örgüt ve partileriyle bir Demokratik Ulus siyaseti oluşturmak zorundadır.KUK’un Demokratik Ulus siyaseti biçiminde ortaya çıkamamasının altında, PKK’nin Bolşevizmden kaynaklanan sol sekter anlayışı yatmaktadır (Bu noktada daha fazla bilgi için, Kemal Erdem’in “PKK-KDP İlişkileri ya da KDP’yi Kazanmak” adlı makalesine bakınız).


İşin ilginç tarafı, şayet PKK Kürdistan’da KUK zemini üzerinde yükselen bir Demokratik Ulus siyaseti geliştiremez ise, Kürdistan’ı baskı altında tutan ülkelerin iç politikalarında ve bu ülkelerin halkları ve demokratik hareketleriyle birlikte bir Demokratik Ulus siyaseti geliştirme ve buna önderlik etme olanağına da sahip olamayacaktır. Tarihsel tecrübe göstermiştir ki, PKK ancak Kürdistan’daki Demokratik Ulus siyasetine güçlü bir şekilde basarak, Kürdistan’ı baskı altında tutan ülkelerin iç siyasetinde Demokratik Ulus siyasetini geliştirebilmektedir. Örneğin PKK’nin Rojava devrimini bölge ve dünya siyasetine yanlış bağlamasının altında,Kürdistan’daki bu Demokratik Ulus siyasetinin yokluğu yatmaktadır. Eğer böyle bir siyaset olmuş olsaydı PKK, Türkiye’de HDP ile HPG ilişkisini daha doğru ve yetkin bir şekilde kurma olanağına sahip olmuş olacaktı.


Gelinen noktada PKK’nin Kürdistan’ı baskı altında tutan ülkelerin iç politikalarında etkin olabilmesi için,özellikle taviz politikalarını doğru yöneterek KUK sürecini doğru yönetmesi zorunludur. Gerçek bir Kürt Demokratik Ulus’un zemini olacak olan bir KUK , aynı zamanda,tarihte Kürtler için gerekli olan “zor”u oluşturacak olan iradeyi de Kürdistan Ulusal Kongre Ordusu aracılığı ile ortaya çıkarma olanağına sahip olacaktır. Peşmerge ve gerilla kuvvetlerinden oluşacak olan ve en azı yüzbin kişilik bir Kürt Ulusal Ordusu, başta Türkiye olmak üzere, Ortadoğu’da bir çok Demokratik Ulus devrimlerinin kapısını aralayacaktır (Böyle bir gücün nasıl kullanılacağı konumuz dışıdır).


Kürt iç siyasetinde böyle köklü bir dönüşüm olmayana kadar, PKK’nin tekrar Türkiye’de etkin olması ve 7 Haziran 2015’ten önceki gibi Demokratik Ulus siyasetinin önderliğini ele geçirmesi mümkün değildir. O zaman PKK’nin ortaya çıkarmış olduğu bu boşluk nasıl doldurulacaktır?


Devrimci bir boşluğu ancak devrimci bir hareket doldurabilir.


Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan açısından, PKK’nin askeri güçlerinin, Türkiye’deki demokratik siyaset ile “yüksek strateji” içerisindeki “dolaylı” koordinasyonu, Türkiye’deki Demokratik Ulus siyasetinin ortaya çıkması için en kestirme yoldu.Kandil bu politikayı yanlış politikalar ile boşa çıkarmış ve çıkmaza sokmuştur. Bu siyasetin tekrar ortaya çıkabilmesi için, PKK’nin yukarıda çerçevesini kısaca çizdiğimiz Kürt iç siyasetindeki köklü dönüşümü gereklidir. Ama Kandil’in bugüne kadarki teori ve pratiği, böyle bir dönüşüm için fazla bir umut vermemektedir.


PKK’nin “yokluğu” durumunda, Türkiye’de Demokratik Ulus siyasetinin doğru bir tarihsel temele oturabilmesi, ancak Türkiye devrimci hareketinin kendi içerisinde “derinleşmesi” ile mümkündür. Türkiye devrimci hareketinin ortaya çıkaracağı “devrimci zor”, ancak Demokratik Ulusu politik olarak toparlayabilir, koruyabilir ve onun iktidarının yolunu açabilir. Ama bu devrimci zorun ortaya çıkışı ise, devrimci hareketin klasik yaklaşımı ile mümkün değildir. Yeni bir teorik bakış açısının önce evrensel düzeyde sonra da yerel düzeyde geliştirilmesi zorunludur.


Yeni teorik bakış açısı, önce “kapitalizmin tarihselliği” sorununu doğru çözüme bağlamalıdır. Kapitalizmin gelişme olanağı ve dinamiğini dışlamadan, kapitalizmin tarihsel sınırları içerisinde iktidara gelen bir devrimci-demokratik hareketin “pasif devrim” anlayışını benimsemeli ve bu pasif devrim anlayışını devrimci-liberal bir çizgi üzerine kurabilmeli ve bu temelde hem seçim sistemi içerisinde hem de yasadışı ve gizli alanda güç olabilmeli, dünya ekonomisi ve siyasetinin gelişme düzeyini göz önünde bulundurarak, “çok taraflı taktik ilişkiler” sistemini Stratejik Denge Konumu’na göre yönetebilmeli ve yeni bir evrensel savaş teorisini ise “Şehir Gerilla Savaşı” anlayışı temelinde kurabilmelidir. Ancak böyle bir ideolojik ve politik çizgi, Türkiye ve Ortadoğu’da “boşa düşmüş” olan Demokratik Ulus siyasetini tekrar ayakları üzerine oturtabilir.


DEVRİMCİ BÜLTEN





|
_ _