[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  14-10-2019 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  Devrımcı Bülten Sayı 72 (3) }
| Devrimci Bülten

"İMRALI NOTLARI" VE BARIŞ SÜRECİ-IV (I)

K.Erdem


XI-Kürt Halk Önderi ve AB


Öcalan'ın stratejisinde bir noktanın açığa çıkartılması ve anlaşılması önemlidir. Bu nokta Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler sorunudur. Öcalan'ın siyasi çizgisinde ve stratejisinde AB ile ilişkilerin anlamı ve yeri nedir? 


AB ile ilişkilerin karakteri sorunu, yeni devrim tipinin iç yapısını özellikle de HDP'nin CHP ile ilişkilerini temelden etkileyen bir sorundur. HDP'nin KCK-HBDH'nin silahlı mücadelesiyle  büyütülerek CHP'nin etkilenmesi, sorunun bir yanıysa, diğer yanı devrimci hareketin HDP üzerinden AB ile ilişkilerinin yapısıdır. Zaten bu sorun HDP Heyeti'nin Başkan ile bir görüşmesinde, üstelik CHP ile ilişkilerin konuşulduğu bir anda gündeme gelmiştir. HDP Heyeti'nin , kurulan bir komisyon çerçevesinde dönemin CHP Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi ile bir görüşmesinde, Hamzaçebi Başkan'ın AB konusunda ne düşündüğünü merak ettiğini ve  "21 Mart Newroz" mesajında Başkan'ın AB ile ilgili bir görüşünün olmamasını bir  eksiklik olarak  belirtmiştir. Heyet ile Başkan arasında şöyle bir konuşma geçmiştir: 


"P.Buldan: Başkanım, komisyon kurulmadan bir gün önce CHP Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi ile görüştük. Newroz'da okunan mesajınızı çok beğenmiş. Derlitoplu bir metin olduğunu söyledi. Yalnız "Daha çok Ortadoğu'ya ilişkin belirlemeler var. AB konusunda da bir görüş belirtilseydi iyi olurdu" dedi. Bireysel olarak CHP'nin sürecin içerisinde olması gerektiğini düşünüyor.


A.Öcalan: CHP'nin iyi bir sosyal demokrat parti olmasının ne kadar önemli olduğunu ben biliyorum, onlar bilmiyorlar. Akif beye ve Kemal'e (Kılıçdaroğlu) selamlarımla beraber, "Öcalan'ın Kemalizm eleştirisi yapıcıdır. Kemalizm güncellenerek faydalı olabilir. Ulusalcılar CHP'yi aşağıya çekiyorlar. Öcalan'a destek verseydiniz iyi olurdu.AKP'nin hegemonik yapıdan kurtulmak için komisyon önemli bir şanstır. Bu şansı kaçırmayın" deyin.Komisyona mutlaka üye vermeliler. Ayrıca "Akil insanlar Öcalan'la görüştüler, bu kadar büyütmesinler, AKP'nin diktatörleşmesine izin vermeyeceğiz" deyin. Ama onlar katılırlarsa bu daha hızlı olur. Bu şansı kaçırmasınlar, her iki komisyona da yavaş yavaş girmeliler. Ankara Konferasında özellikle kadınlarla ortaklaşabilirler." (A.Öcalan,a.g.e.,s.69) 


Akif Hamzaçebi'nin  İmralı Heyeti üzerinden Başkan'a sormuş olduğu AB sorusuna Başkan direk cevap vermez. Elbette bunun bir nedeni vardır. Öcalan dikkatli bir siyasetçidir ve konunun hassaslığının HDP açısından farkındadır. HDP'nin Batı'da kadro gücünü Türkiye devrimci hareketinden gelen örgütler oluşturmaktadırlar ve bu örgütler, bir yandan eski tip devrim anlayışı temelinde hareket etmektedirler, öte yandan AB'yi anti-emperyalist görerek, cepheden onunla mücadele etmek isteyen bir anlayışa sahiptirler. Bu durumda Başkan'ın AB ile ilgili yanlış anlaşılacak bir şey söylemesi, yeni kurulmakta olan HDP'yi olumsuz etkileyebilirdi. Onun için Hamzaçebi'nin sorusunu atlayarak daha çok komisyon üzerine bir değerlendirmede bulunmuştur. 


Başkan Kürt sorunun çözümünde, AB üyesi ülkelerin uygulamakta olduğu "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nın, Türk devleti tarafından kabul edilmesiyle, bazı sorunların çözüleceğini ve Kandil'in özerklik statüsü yerine, AB'nin bu şartını önermesi, Başkan'ın Avrupa ile dolaylı olarak yakınlaşma  politikası aradığını göstermektedir.


Başkan başka sorunlar üzerinden, devrimci hareketin AB ile yakınlaşması gerektiğini  dolaylı olarak belirtmeye çalışmıştır. İsviçre'deki 1 Mayıs etkinliğine kendisini davet eden komiteye teşekkür ederken şöyle demiştir: 


"A.Öcalan: Avrupa'nın eşitlik , demokrasi ve özgürlük isteklerine ve ideallerine sahip çıkıyoruz. Birbirimize güvenmeliyiz. " (A.Öcalan,a.g.e.,s.70) 


Hiç kuşkusuz kendisine yapılan bir davete verdiği cevaptan hareketle genel bir soyutlama yapmak, biraz zorlama olur. Ama Başkan'ın siyasi çizgisinden ve bu çizginin gerektirdiği stratejik denge konumundan hareketle, onun AB ile nasıl bir ilişki kurmak istediğini çıkarabiliriz.


Başkan'ın genel politik değerlendirmelerinden şöyle bir sonucun çıkartılması mümkündür: Başkan'ın küresel sistem içerisindeki stratejik denge konumlanması ve bu temelde devrimin manevra alanının geniş tutulması anlayışı, Demokratik Cumhuriyet'in inşa ve kuruluş sürecinde de (ki faşizmin tasfiyesiyle içiçe geçmiştir) yürürlükte olan bir politikadır. Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminin Demokratik Cumhuriyet biçiminde içiçe geçtiği bir devrim sürecinde, Başkan bu birleşik devrimin küresel konumlanmasını , Türkiye ve Kürdistan'ın özel koşullarını birbirlerine bağlayarak gerçekleştirmek istiyordu. Türkiye'nin Batı ile yakın konumunu ve Kürdistan'ın Ortadoğu ile yakın konumunu, her iki emperyalist kamp ile taktik ilişkiler için kullanmak istiyordu. Türkiye'nin AB ile ilişkileri üzerinden Batı Emperyalistlerine yakın bir taktik konum elde etmek isterken, Kürdistan ve PKK üzerinden de Rusya-İran-Suriye ekseniyle yakın bir taktik   konum elde ederek, her iki kampı farklı sorun ve bölgeler üzerinden dengelemek istiyordu, ki tamamen doğru bir tutumdu. 


Kandil Başkan'ın yeni devrim tipi temelinde ve AB üzerinden, iki ülkenin birleşik devrim sürecinde, devrimci hareketin  bu küresel stratejik konumlanmasını da anlayamamıştır! 


XII-Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Ergenekon Komplosu


Sayın Başkanı yeni devrim tipi temelinde yeni bir hareket tarzına sürükleyen en önemli etken, AKP-Gülen Cemaati ittifakının, 2005 sonrası giderek Ergenekon Komplosu'yla Kemalist Ordu'yu önce bastırmaya  sonra da tasfiyeye yönelen politikalarıdır. Başkan AKP-Gülen ittifakının, Kemalist Ordu'yu bu bastırma ve tasfiye politikalarında bir tuhaflığın olduğunu daha 2008 yılında farkeder. 2008 yılında avukatlarıyla bir görüşmesinde şöyle söyler: 


“Hem Atilla Uğur hem Emre Taner bana şöyle dediler: ’Biz bu sorunu KDP, YNK ve Amerika ile değil sizinle çözelim.’ Bana konuşmaları olumlu geldi. Ama onların durumu şimdi ortada. Benim sorguma katılan paşa cezaevinde yatıyor ve neden tutuklandığını bilmiyor.”(Görüşme Notları, 11 Ekim 2008, Hürriyet)


Başkan AKP ile Gülen Cemaati'nin Kemalist Ordu'yu bastırdıktan sonra, AB ve demokratikleşmeye doğru değil, Kemalistlerden daha kötü bir diktatörlüğe yöneleceğini ve AB üyeliği politikasının sadece bir "incir yaprağı" rolü oynadığını, 2009- 2010 yıllarında farkeder.2011 yılının hemen başında çok önemli bir değerlendirmede bulunur: 


“Önemli bir değerlendirme daha yapacağım. Bu değerlendirme tarihi ve aslında biraz da özeleştirel bir değerlendirme olacak(abç). Bugüne kadar Ergenekon yargılamalarıyla birlikte devletteki gladionun Jitemvari yapıların tasfiye edildiği söyleniyordu. Biz de biraz böyle düşünüyorduk. Aslında olanlar tam da böyle değildir. Bu konu üzerine sürekli düşünüyorum. Geçenlerde buradaki arkadaşlarla da tartıştım. Nasıl fark etmemişiz bugüne kadar? Bu nedenle özeleştiri diyorum.(abç)” (Görüşme Notları, 11 Ocak 2011)


Yine aynı görüşmede şöyle söyler: 


“Sanırım Hanefi Avcı'nın kitabında da geçiyormuş. O da çözüm konusunda benimle görüşülmesi taraftarıymış, bunu öneriyormuş ve şimdi içeride ve Ergenekon'dan yargılanıyor. Yine geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen bazı isimler de Ergenekoncu diye yargılanıyor. Aslında Ergenekoncu diye tasfiye edildiği söylenenlerin bir kısmı çözüm yanlısı isimlermiş. Ama asıl Gladionun çözümü istemeyen kesimleri dışarıda bırakılmıştır, onlar hala dışarıdadır ve AKP bunlarla uzlaşmıştır.(abç)” (Görüşme Notları, 11 Ocak 2011)


Başkan 2008- 2010 arası dönemde, Erdoğan'ın niyetini tamamen çözmüş ve onun AB'ye doğru değil korkunç bir diktatörlüğe doğru yönelerek (ki o buna yeşil faşizm der), PKK'yi tasfiyeye yöneleceğini farkederek, süratle yeni bir siyaset geliştirmeye yönelmiştir. İşte yeni devrim tipi, devletin geçirmiş olduğu değişim ve dönüşüme Öcalan'ın tarihsel cevabıdır. 


AKP ile Gülen Cemaati'nin devleti, liberal bir örtünün altında sinsi bir şekilde yeni bir faşist rejim temelinde dönüştürme politikalarına karşı Başkan, Türkiye'de PKK önderliğinde siyasal iktidarın tamamen ele geçirilmesi politikasıyla karşılık verir ve AKP-Gülen Cemaati'nin yaptığı gibi, bu devrimi liberal bir örtü altına gizler! Başkan AKP-Gülen Cemaati'nin muhafazakar-liberal hegemonya oluşturma politikalarına, devrimci-liberal hegemonya oluşturma politikasıyla set çekerek, onların toplumsal etkinliğini kıran ve  darlaştıran bir politika izlemeye başlar.


Başkan daha 2008'den itibaren Kandil'i AKP noktasında uyarmaya çalışır ama Kandil ilginçtir bu uyarıları almaz.Başkan'ın Kandil'den istediği, AKP-Gülen Cemaati komplosunu teşhir ederek ve açığa çıkararak onları boşa düşürmedir. Ama Kandil çok önemli olan bu komployla ilgilenmez ve AKP'ye büyük bir manevra ve hareket alanı bırakır. Başkan bu noktadaki uyarılarını  Kandil'e en son , Barış Süreci'nde İmralı Heyeti aracılığıyla yapar ve Kandil'e bu komployla ilgilenmesi talimatını şöyle verir: 


"KCK , Ergenekon , hukuk komedisi , trajedisi ile de ilgilenebilir. Çok önemli iki şeydir." (A.Öcalan, İmralı Notları,s.127) 


Ama Kandil bir türlü bu işlerle ilgilenmez! Ama niçin? Bu durum Kandil'e egemen olan oportünist anlayış içerisinde gizlidir. Kandil Başkanı ideolojik olarak anlamadığı ve Başkan'daki  anlık tarihsel değişimlere kapalı olduğu için ve de dogmatik bir felsefi yapıya sahip olduğu için, Başkan'ı sürekli arkadan takip etmektedir. Kandil bazı şeylerin aşıldığını bu dogmatik yapısından dolayı farketmez ya da edememektedir.Halbu ki Ergenekon komplosu, Başkanı ve yeni yönelimini anlamak için temel bir yere sahiptir. Başkan bu komplo üzerinden Kandil'i aydınlatmak, uyarmak ve geliştirmek istemiştir ama Kandil inanılmaz bir tutuculuk sergilemiştir.


Kandil'in Ergenekon Komplosu'nu anlamaması ve bu komployu KCK'nin politik gücüyle teşhir etmemesi, Erdoğan'ın toplumsal gücünü arttırmada etkili olmuştur. Erdoğan devlet olanaklarını kullanarak bütün medyayı baskı altına aldığı için, bu komployu açığa çıkartan ve bu konuda yazan bütün medyayı baskı altına almış ve medyayı ya otosansüre sürüklemiş ya da bu konuda yazan gazeteci ve yazarları da keyfi bir biçimde cezaevine  atarak, yılgınlık ve korku yaratmak istemiştir.Halbu ki KCK yasadışı yapısı ve güçlü medya sistemiyle bu komployu deşifre ederek, kitleleri aydınlatabilirdi. Ama bunu yapabilmesi öncelikle bu komployu anlamasına bağlıydı, ki Kandil'in kendisi bizzat bu komployu  anlamamıştır!  


Aynı durum Erdoğan'ın 15 Temmuz Darbesi için de geçerlidir. KCK Erdoğan'ın özel savaş taktiğiyle ve psikolojik savaş üzerine oturan bu darbesini açığa çıkartıp, teşhir edeceğine, "iki gerici klik arasında bir mücadele" diyerek, dolaylı olarak Erdoğan darbesini meşrulaştırmıştır. "15 Temmuz"da Gülen Cemaati darbe yapmamıştır. Erdoğan Gülen Cemaati'nden devşirmiş olduğu ajanlar ve kendi ajanlarıyla, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı kullanarak önce  bir "sahte  darbe" organize etmiş ve bu darbeyi bastırma görünümü altında da  , "gerçek bir darbe" yapmıştır. 


Ergenekon Komplosu'nda da mantık aynıydı. Orada da AKP, Gülen Cemaati ile birlikte Kemalistlere karşı aynısını yapmıştı. Gülen Cemaati'nin Emniyet içerisindeki ve Yargı'daki kadrolarını Kemalistlere karşı bir komplo için kullanmış ve bu kadrolar aracılığıyla önce bir dizi suikast ve terör eylemi  organize etmiş (Şemdinli Umut Kitapevi terör eylemi,  Hrant Dink Suikasti, Zirve Yayınevi katliamı, Ümraniye'deki bir eve bombaların yerleştirilmesi, Danıştay saldırısı vs. gibi), sonra da sahte belgeler aracılığıyla Kemalistleri bu olaylarla   ilişkilendirerek, "pasif bir darbe" yapmıştır. İşi bittikten sonra da Gülen Cemaati ile ittifakını koparmıştır.


Aynı durumu bu sefer 15 Temmuz'da tersten yapmıştır. Ordu içerisindeki Kemalistleri Gülen Cemaati'ne karşı kullanmış ve onlarla ittifak halinde sahte bir darbe planlayarak Gülen Cemaati ile savaş görünümü altında bütün halka karşı bir darbe yapmış ve sonra işi bitince Kemalistleri tamamen tasfiyeye yönelmiştir.


Eğer Kandil Başkan'ın kendisinden istemiş olduğu  Ergenekon Komplosu ile ilgilenseydi, Erdoğan'ın "15 Temmuz Darbesi"nin ne olduğunu hemen anlardı. Devlet içerisinde ortaya çıkan çok önemli iki tarihsel olayın iç yüzünü anlamayan bir liderliğin siyasi başarısı mümkün müdür? İnsan bu durum karşısında ne diyeceğini bilemiyor.


 Yorumu okura bırakıyorum! 


XIII- Başkan Abdullah Öcalan ve PKK'nin "Kandil Önderliği"


Sayın Başkan Abdullah Öcalan ile PKK'nin "Kandil Önderliği" arasındaki ilişkilerin gerçek doğası ve karakterinin ortaya konması büyük bir önem arzetmektedir. Ama bu sorun oldukça hassas ve istismara da açıktır. Bu konuda yapılacak tespitler, kötü niyetli insanlar tarafından kolayca istismar edilebilir. Bundan dolayı, Başkan ile Kandil arasındaki ilişkilere bilimsel bir şekilde yaklaşmak ve bu bilimsellik temelinde karşılıklı ilişkilerini incelemek gerekmektedir. Bu noktada elimden geldiği kadar objektif olmaya çalışacağım.


Kanımca iki kesim arasındaki ilişkiler,   liderlik bilimi ve sanatı çerçevesinde ele alınabilir. Başkan ile Kandil'in önce tarihsel yerleri doğru konarak ve bu yerler teorik olarak belirlenerek, bu yerler arasındaki ilişkiler üzerinden her iki kesim arasındaki ilişkilerin doğası ortaya konabilir. Bu ilişkilerin doğasının doğru bir şekilde ortaya konması, Erdoğan'ın ne yapmak istediğini anlamak açısından da önemlidir. Çünkü Erdoğan, Başkan ile Kandil arasındaki ilişkilerin doğasından hareketle, bazı siyasi planlar geliştirmek istemektedir.


Mademki konumuzun odağında Liderlik var, o zaman lider profiline Sayın Başkan ile Kandil'in ne kadar tekabül edip ve etmediğini ortaya koymaya çalışalım.


O zaman, "Lider kime denir ve bir politik örgüt içerisindeki temel fonksiyonu nedir?" sorusuyla işe başlayalım.


Bir çok bilimi adamı, liderliğin farklı tanımlarını yapmışlardır ve bu tanımların sentezinden ortak bir tanım yapmak mümkündür. Herşeyden önce liderlik, bir örgüt ile bağlantılı bir şekillenmedir. Örgüt olmadan bir liderlikten bahsedilemez.Bu örgüt bir politik örgüt de olabilir bir ekonomik (şirket) örgüt de olabilir. Ama hem lider hem de örgüt tek başlarına varolmazlar, kendi dışındaki bir dünya ile bağlantılıdırlar. Eğer siyasi bir liderlik ve örgüt sözkonusuysa bu politikadır, yokeğer ekonomik bir liderlik ve şirket sözkonusu ise bu ekonomik ilişkilerdir. Sorunumuz giderek netleşmeye başlıyor ve bu temelde liderliğin  kısa  bir tanımını şöyle yapabiliriz: Lider örgütünü dış dünyanın karmaşıklığı içerisine amaç ve işlev bakımından doğru bir şekilde yerleştiren ve bu amaç ve işlevi kendi örgütüne doğru kavratarak, bu temelde onu yöneten kişidir. 


Bu tanım açımlandığı zaman, liderin çok önemli iki meziyetinin olduğu görülür. Bunlardan birincisi, zihinsel ve entellektüel gücü ve birikimi ile geleceğe dönük bir vizyon (program, strateji ve taktik gibi) oluşturma ve bu vizyonu doğru bir iletişimle örgütüne aktarma özelliğidir. İkincisi ise, örgütünü iyi bir yönetici olarak, oluşturmuş olduğu vizyona göre şekillendirme özelliğidir. Bundan dolayı liderler aynı zamanda iyi bir yöneticidirler ama her yönetici iyi bir lider olmayabilir. Lider, örgüt ve dış dünyanın yanında, şimdi  bir de yönetici kavramı ortaya çıkmaktadır. Aslına bakılırsa bir örgüt, lider, yöneticiler, kadrolar ve üyelerden oluşur ve hepsi ortak bir amaç etrafında, farklı düzeylerdeki işlerin birbirlerine bağlandıkları bir bütünlük oluştururlar. Bizim konumuz açısından önemli olan lider ile yöneticiler ve bu iki kesim arasındaki teorik ilişkilerdir.


Liderin tanımını yukarıda yaptık, peki o zaman yönetici nedir? 


Bir örgütte yöneticinin asıl işlevi,örgütü dış dünyanın karmaşıklığı içerisine yerleştirmek ve bu temelde vizyon oluşturmak değildir. Onun temel işi, liderin kendisine sunmuş olduğu vizyona uygun bir şekilde örgütü şekillendirmektir. Liderin vizyonunu pratiğe geçirmek için gerekli olan idari işleri ve bu işlerin gerektirmiş olduğu maddi ve manevi gücü ve de kapasiteyi oluşturmaktır.Bunu ise kadrolar aracılığıyla yaparlar. Yöneticiler örgütü liderin vizyonu doğrultusunda şekillendirirken büyük oranda kadrolara dayanırlar.


Burada yöneticinin temel işinin örgüt içi ile sınırlı olması olgusu gözden kaçmamalıdır. Yöneticinin örgütün içine yoğunlaşması ve zamanını tamamen buna harcaması, giderek bu yapısına uygun bir zihinsel şekillenmeye de neden olur. Yöneticiler ideolojik düzey ve kapasite olarak, lider ile kadrolar arasında bir tarihsel yere tekabül ederler ve tarihsel koşulların yapısına göre ya liderlik konumuna yükselirler ya da yönetici düzeyinde kalırlar. Ama bu geçiş mutlak değil görelidir yani olabilir de olmayabilir de.


Şimdi de lider ile yönetici arasındaki ayrımları ele almaya çalışalım. Bu ayrımları kısaca şöyle belirtmek mümkündür: 

1- Lider sürekli olarak dış dünyanın yapısıyla ve sorunlarıyla ilgilenerek, örgütünü dış dünyanın karmaşıklığı içerisine doğru bir şekilde yerleştirme ile uğraşırken, yönetici liderin belirlediği çerçeve içinde örgütün farklı parça ve işlevlerini düzenlemekle uğraşmaktadır. Bu haliyle çalışmasının yoğunluğu ve doğrultusu örgüt içine dönüktür.


2-Lider sürekli olarak dış dünyanın değişkenliğiyle uğraştığı için, değişime ayak uydurandır.Liderliğin özelliklerinden bir tanesi, değişime ayak uydurmak ve bu temelde geleceğe ışık tutmaktır.Bunu ise fikirlerinin yenilenmesi temelinde yaparlar. Yöneticilerin ise daha çok faaliyetleri, örgütleme, denetleme ve ortaya çıkan örgüt problemlerini çözmeye dönüktür. Fikir yenileme özellikleri azdır ya da hiç yoktur. Yöneticinin işi sürekli olarak, liderin işinin sonucunda ortaya çıkar ve ölçeği de daha dardır. Bu darlık entellektüel ve zihinsel darlığının da temelini oluşturur.


3-Liderler doğru işi yapan kişilerdir. Doğru iş ise dış dünyanın değişkenliğini yerinde ve zamanında analiz ederek doğru bir vizyon oluşturma ve örgütüne bu doğru vizyonu sunma kapasitesidir. Yöneticiler ise, işi doğru yapan kişilerdir. Liderin kendilerine sunmuş olduğu vizyona uygun kadroyu oluşturan, belirlenen hedef ve görevlere göre sevk ve idare eden, gerekli denetlemeyi yapan ve  sorun anında doğru müdahaleyi yapan kişidir.


4-Lider örgütünü yönetirken, sadece otoriteye yaslanmaz. Ama öncelikle örgütünü etkileme ve ona nüfuz etme özelliğini kullanır, ki bu özelliği onun zihinsel ve entellektüel birikimine dayanır. Fikir ne kadar güçlü ise, örgütüne nüfuz ederek, onu etkilemesi daha güçlü olur. Bu haliyle örgütünü oluşturan bireylerin, aklını ve kalbini kazanır. Yönetici ise örgütü yönetirken, daha çok otoriteyi ve yetkiyi kullanır ve de bunlara dayanır.


Daha başka özellikler ve ayrımlar da belirlenebilir ama konumuz açısından bu kadarı yeterlidir. Burada soracağımız temel soru şudur: Sayın Başkan Öcalan ve Kandil Önderliği, yetenek ve kapasiteleri gözönüne alınırsa, liderlik ve yöneticilik kategorilerinden hangisine denk düşmektedirler? 


Bu yazının başından beri gördüğümüz gibi, dış dünyanın değişkenliğini zamanında farkeden (AKP-Gülen Cemaati ittifakının Ergenekon Komplosu) ve bu temelde yeni bir strateji geliştiren (öncelikle Türkiye'de iktidarın ele geçirilmesi) ve bu stratejiyi yeni bir devrim temelinde (pasif devrim) ortaya koyan Sayın Başkan'dır ve bunu ise bu yazı boyunca gördüğümüz gibi, mükemmele yakın bir şekilde yapmıştır. Sayın Başkan oluşturmuş olduğu vizyon ile tek Kürdistan değil, Türkiye devriminin problemlerine de ışık tutmuş ve bu iki ülkenin birleşik devrimini geliştirecek yeni bir hareket tarzı ortaya koymuştur.


Buna karşılık Kandil Önderliği ise, gördüğümüz gibi, dış dünyanın değişkenliğini zamanında ve yerinde analiz edemeyerek ve bir tür tutuculuk sergileyerek, hareketin teorik ve pratik ihtiyaçlarını gerektiği gibi karşılamaktan uzak kalmıştır. İşte bu yapılarıyla tarihsel olarak, Öcalan liderlik konumuna ve Kandil ise Yöneticilik konumuna denk düşmektedirler. Bu biçimsel olarak böyle değil, tarihsel yani gerçek itibariyle de böyledir. Bundan çıkan temel sonuç şudır:  Öcalan'ın hareket içerisinde bırakacağı liderlik boşluğunu, layıkıyla dolduracak bir kişi ya da kişiler grubu PKK ve KCK içerisinde bulunmamaktadır! Bu durum Barış Süreci'nden sonra ortaya çıkan politik manzara ile tamamen ortaya çıkmış bulunmaktadır.


Buradaki temel sorun, Kandil'lin yöneticilik düzeyindeki ideolojik ve politik yapısıyla, PKK'nin liderlik sorumluluğunun, zaman zaman, Başkan'ın tutsak olmasından dolayı Kandil'in omuzlarına kalmış olmasıdır. Bunu Kandil istememiştir ve bu sorun özel koşullardan dolayı yani Başkan'ın yakalanmasından dolayı üzerine kalmıştır. İşte Kandil'in yetenek ve kapasitesinin, Başkan'ın liderlik konumunu doldurmaya yetmediğini devlet çok iyi görmüş ve Başkanı zaman zaman tecrite alarak, Kandil'in yanlış kararlar vermesini ve bu kararların arkasından giderek hareketi zayıf düşürme ve savunmasız bırakma beklentisi ve politikası oluşturmaya çalışmıştır, ki Kandil yapmış olduğu bazı çok önemli hatalarla, devletin bu beklentisini doğru çıkarmıştır.


İşte tam da bu noktada Barış Süreci'nin hemen başlarında, Kandil çok büyük bir hataya imza atmış  ve Erdoğan'ın beklentileri doğrultusunda adım  atmıştır. Erdoğan'ın HDP'nin İmralı Heyeti'nin iletişim ağı  üzerinden aradığı şeylerden bir tanesi, Başkan ile Kandil arasındaki anlaşmazlık noktalarını bulup ve bunları kendi stratejisi noktasında nasıl kullanacağını kestirmekti. İşte Barış Süreci'nin hemen başında Kandil, özerklik noktasında tek Başkan ile ayrımını ortaya koymakla kalmadı ama Başkan'ın oluşturmak istediği yönetimden farklı bir yönetim oluşturma yoluna da gitti.Bu durum İmralı Notları'na şöyle yansımıştır: 


"A.Öcalan: Ben aslında ona (Mustafa Karasu'yu kasdederek-KE) görev önermiştim. Amacım ahenk bozulmasın tabii ki. Sabri'yi öneriyorlar, ama ne kadar hakim olabilir. Bir de dengeler var tabii. (Gülerek) Cemil Bayık nasıl? Bir numaralı yardımcım Cemil oluyor. Acaba doğru olur mu?(abç)" (A.Öcalan, a.g.e.,s.81) 


Bu açıklamadan da görüldüğü gibi, Başkan'ın KCK Eşbaşkanlığı için ilk tercihi Sayın Mustafa Karasu'dur. Ama Kandil, tahminime göre, bir konsensüs ile yani bütün eski önder kadroların üzerinde hem fikir olduğu bir karar ile, Sayın Cemil Bayık'ı KCK Eşbaşkanlığı'na uygun görmüştür. İlk bakışta Sayın Cemil Bayık'ın KCK Eşbaşkanı olması doğal bir durum olarak gözükmektedir. Ama sorun Sayın Cemil Bayık'ın KCK Eşbaşkanı olması değil, bu kurumun başına seçilirken Kandil'in vermiş olduğu siyasi mesajdır.


Bu yazı boyunca gördüğümüz gibi, Kandil'in neredeyse yekpare olarak ve birçok defa Başkan'dan talep ettiği, devlet ile olası bir anlaşma durumunda "Kürtlerin statüsü"nü Anayasa'ya koyma talebi ve Başkan'ın  her seferinde bu talebi "bilimsel olmadığı"  gerekçesiyle geri çevirmesi vardır. Yine bu yazı boyunca gördüğümüz gibi, "bu statü talebi"nin ileri sürülmesi aslında Kandil'in Başkan'ın yeni stratejisini ve  çizgisini anlamadığının bir göstergesi ve hala daha  eski strateji ve çizgiye (2003- 2011) sadık kaldığının açık bir göstergesidir. Bu ise daha önce gördüğümüz gibi, Başkan'ın hem genel Ortadoğu hem de özel Türkiye ve Kuzey Kürdistan stratejisini temelden tehdit eden bir durumdu.


Kandil Başkan'ın yeni yönelimini  yani onun devlete ilk adımda taviz veren ve daha sonraki adımlarda bu tavizleri geçersiz hale getirecek olan hareket tarzını anlamadığı için, Başkan'ın uygulamış olduğu bu politikayı bir tür "zayıflık" ya da "devlet karşısında çıtayı olduğundan düşük tutma" olarak algılıyordu. Başkan siyasi planlarını açık söyleyemediği ve devlete karşı politik aldatmaya başvurduğu için, bu politikalar Kandil için çok karmaşık hale geldi ve Başkan'ın mantık yapısının ana iskeleti Kandil için izlenemez bir hal aldı. Bu sorunun tek çözümü, Kandil'in az çok ideolojik olarak Başkan'ı anlayacak düzeye çıkması ve bu ideolojik düzey üzerinden  tümden gelim yoluyla özel süreçlere inen bir yol izlemesiydi. Ama Kandil yeni devrim tipini anlayacak ideolojik düzeye hemen çıkamadığı için, Başkan'ın yapmak istediğini anlamayarak, onun hareket tarzını bir tür zayıflık olarak algılamıştır. Aslında bu durum, Kandil'in bir tür ideolojik krizidir ve bu tür krizler ancak iki şekilde çözülebilir: Ya bir bilinçlenme gerçekleşir (ki Başkan Barış Süreci'ni aynı zamanda Kandil'i ideolojik olarak uyarma ve geliştirme dönemi ya da eğitim süreci olarak ele alıyordu) ve kriz aşılır. Ya da bu bilinçlenme gerçekleşmeyerek yanlış kararlar ve yönelimler oluşturularak kriz dönemi giderek derinleşir.



|
_ _