[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  04-07-2020 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
PKK ve ORTADOĞU DEVR...
EKİM DEVRİMİ’NİN AN...
_ _
{  Devrimci Bülten Sayı 75 (3) }
| Devrimci Bülten

“CİHATÇI TERÖRİZM”İN YENİDEN YAPILANDIRILMASI ÜZERİNE


Kemal Erdem


Kısa bir süre önce ABD Başkanı Trump, IŞİD lideri El Bagdadi’nin bir ABD operasyonuyla öldürüldüğünü duyurdu. Kimsenin pek fazla bilgi sahibi olmadığı bu operasyon üzerine doğal olarak bir çok spekülasyon yapıldı. Bu da çok doğal, çünkü kimse örgütün nasıl kurulduğunu bilmemekte, lideri ise birkaç defa sadece nerede ve nasıl çekildiği bilinmeyen birkaç videoda görünmüş, alt kadroları ise hiç bilinmemekte vs. kısacası hayatın akışına ters giden çok şey var bu örgütte. Başka tuhaflıklar da var, nedense örgütün eylemleri hep ABD-İsrail cephesine yaramakta ve Suriye’deki iç savaşta yaralanan bazı militanlarının ise İsrail’de tedavi edildiğine dair söylentiler dahi çıktı. 


Örgütle ilgili olarak son dönemlerdeki tuhaflık ise yine ABD’den geldi. Trump El Bagdadi’nin öldürüldüğünü açıklarken ve ölürken El Bagdadi’nin ağladığını belirtirken, Pentagon bunu teyit etmedi. Rusya ise  El Bagdadi’nin öldüğünü teyit etmedi ve ihtiyatlı bir tutum aldı. Hatta Rus dışişleri bakanı Lavrov El Bagdadi’nin bir ABD ürünü olduğunu dahi belirtti.


Çok doğal olarak herkes soruyor: Gerçekten neler oluyor? 


Cevabını verelim ve bu cevabın altını doldurmaya çalışalım: Cihatçı terörizm, yeni ABD yönetimi ve müttefikleri tarafından tekrar yapılandırılıyor. Bu yapılandırmayı anlamak için ise “Büyük Fotoğrafı” anlamak gerekmektedir. Obama’nın seçilmesiyle cihatçı terörizm nasıl tekrar yapılandırıldıysa, Trump’ın seçilmesiyle de bu cihatçı terörizm yeni bir strateji temelinde tekrar yapılandırılmakta ve kullanılmak istenmektedir.


Cihatçı terörizmin yeniden yapılandırılmasını anlamak için, önce bugüne kadar olan evrimini kısaca özetleyelim. Çünkü varolan durum, eski durumun ve ilişkilerin içerisinden çıkmaktadır. Bundan dört yıl önce yazmış olduğum bir makalede, ABD ve müttefikleriyle cihatçı terörizm arasındaki ilişkileri kısaca şöyle analiz etmiştim: 


“1990'lı yıllarda Savunma Planlama Rehberi'ni kamuoyuna sızdıran, iktidarda olan Demokrat Parti ve Bill Clinton oldu. Çünkü bu siyaset, ABD'nin dünya politikasına "tek taraflı yaklaşımı" getiriyordu ve müttefiklerini ikna temelinde değil, zor aracılığıyla ABD'nin küresel stratejisine bağlamayı öngörüyordu. Demokrat Parti ve Bill Clinton, metod olarak bu politikaya karşıydı. Cumhuriyetçi'ler dünyaya haddinden fazla siyasi ve askeri zor kullanmayı öne çıkarıyorlardı, ki bu uzun dönemli olarak ABD için bir felaket olabilirdi.


İşte 1990'lı yıllarda Bill Clinton ve Demokrat Parti'nin geri plana çektiği ama özünü koruduğu ve de başka metodlar ile pratiğe geçirmek istediği Savunma Planlama Rehberi'ni, 2000 yılında George W. Bush seçildiği zaman tekrar Cumhuriyetçi'ler stratejik bir plan olarak kabul ettiler ve bu temelde "11 Eylül Komplosu" organize edildi. Bundan dolayı "Savunma Planlama Rehberi" ile "11 Eylül terör saldırıları" arasında bir bağlantının olduğunu ileri sürebiliriz. 2001-2010 arası ABD'nin uygulamış olduğu politikalar, işte bu Savunma Planlama Rehberi'nin taktik düzeyde öngörmüş olduğu politikalardı.


1990'lı yılların başlarından günümüze kadar olan süreçte, ABD'nin "iki farklı politik ve askeri doktrini" ile karşı karşıyayız. Doktrinler arasındaki fark, ABD'de Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti arasındaki ideolojik ve politik farklılıktan kaynaklanmaktadır. Bu doktrinleri "Clinton Doktrini" ve "Bush Doktrini" olarak adlandırabiliriz.


Bush Doktrini, El Kaide gibi bir terör örgütünü, provakatif bir şekilde kullanarak, ABD'nin direk askeri güçlerini, dünyanın önemli bölgelerine ama özellikle de Ortadoğu'ya yerleştirerek, Batı karşıtı olan devletlerin yıkılmasını gerçekleştirerek, bu yıkılışları dikkatli bir şekilde Rusya ve Çin'in kuşatılmasına bağlamaktı. Burada El Kaide ABD'nin politik ve askeri güçlerinin yayılması için bir aldatma aracı olarak kullanılmaktadır. "Terörle küresel çapta mücadele" görünümü altında, emperyalist yayılmacılık ve sömürgeciliğin geliştirilmesi hedeflenmektedir. El Kaide terörü Batı Emperyalistleri tarafından, kendi askeri güçlerinin dünyanın belirli bölgelerine yerleştirilmesi için bir "yerleştirme aracı", bazı müttefiklere ve tarafsız güçlere karşı "baskı ve tehdit aracı" ve nihayetinde kendi toplumlarını dış politikadaki angajmanlara hazır hale getirmek için "psikolojik savaş aracı" olarak kullanılmak istenmektedir. Bu doktrin 2001 - 2009 arası uygulandı.


Aynı stratejik hedef ama başka bir biçimde ve yine El Kaide eksenli olarak 1990'lı yıllarda "Clinton Doktrini" olarak uygulandı. El Kaide 1990'lı yıllarda dünyanın çeşitli bölgelerinde, ABD Ordusu ve üslerine karşı bir çok terör eylemi gerçekleştirdi. Bu eylemler hiç kuşkusuz belirli bir komplo çerçevesinde El Kaide aracılığıyla yine ABD tarafından organize ediliyordu ya da El Kaide bu temelde yönlendiriliyordu. Clinton yönetiminin amacı, daha çok dünyanın çeşitli bölgelerinde yerli işbirlikçileri ön plana çıkararak ve müttefikler ile yakın işbirliği içerisinde sınırlı bir ABD askeri müdahalesi gerçekleştirmekti ve Rusya ve Çin'in kuşatılmasını bu politik ilişki ve taktikler aracılığıyla gerçekleştirmekti. Bu doktrinde de El Kaide terörü aldatma ve provakatif amaçlı kullanılmaktadır ancak bütün ABD askeri gücünün direk harekete geçirildiği bir duruma dönüşmemektedir. Bu doktrinin amacı, askeri harcamaların düşük tutulması ve bütçedeki kaynakların daha çok ABD'de başka sosyal projelere aktarılmasını sağlayarak, Demokrat Parti'nin sosyal temellerini iç politikada güçlendirmekti. Gerçekten de dış politikada sınırlı asker kullanımı, Clinton döneminde muazzam bir bütçe fazlasının ortaya çıkmasını sağladı. Clinton doktrini ile Abdullah Öcalan ve PKK'ye karşı gerçekleştirilen 1999 Komplosu arasında direk bir bağlantı söz konusudur.


2009'un sonunda Demokrat Parti adayı Barack Obama, ABD Başkanı seçilince, ABD politikası tekrar Clinton Doktrini'ne dönmeye başlamıştır ve bu temelde Ortadoğu politikası da tekrar reorganize edilmiştir. İşte ABD'nin IŞİD politikası da bu değişimle ortaya çıkan bir durumdur. IŞİD, Obama Başkanlığı'ndaki ABD'nin Bush Doktrini'nden Clinton Doktrini'ne geçme aracıdır.


IŞİD Komplosu ya da politikası aracılığıyla B. Obama yönetiminin yapmak istediklerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:


1-Obama yönetimi, Bush yönetiminin müttefiklerine karşı tek taraflı olan yaklaşımını değiştirerek, çok taraflı ya da onlarla eşit müttefiklik ilişkisi temelinde küresel bir strateji geliştirme anlayışına döndü. Bush yönetiminin El Kaide'yi, Batı’lı müttefiklerinden bağımsız olarak tek taraflı kullanma anlayışına son vererek, NATO çatısı altında ve diğer müttefikleriyle konsesüs oluşturarak IŞİD aracını oluşturdu. Bütün politik göstergeler, IŞİD'in bir NATO komplosu olduğunu göstermektedir. NATO zemininde IŞİD ortak planı çerçevesinde çok taraflı bir politik yaklaşıma geçilmiştir.


2-NATO'nun IŞİD komplosunun temel hedefi, Ortadoğu ve dünyanın başka yerlerinde (Kafkasya, Ortadoğu ve Afrika gibi), sünni radikalizmini başıboş bırakmamak ve bu radikalizmi kullanarak başta Ortadoğu olmak üzere başka bölgelerde yıkıcı bir güç oluşturarak, başta İran olmak üzere Şii radikalizmini dengelemek ve yine Batı karşıtı olan bazı güçleri zayıflatmak (PKK gibi) ve de Batı'dan giderek çıkarları farklılaşan güçleri (Suudi Arabistan ve Türkiye gibi) dizginlemektir.


3-Obama yönetimi, Demokrat Parti'nin temel siyasi çizgisi olan, dış politikada dolaylı güçleri ön plana çıkarma ve direk güçleri ikincil planda destekleyici güç olarak tutma anlayışına uygun olarak, Irak'ta direk askeri güçlerini çekerek, bu gücünü dolaylı bir şekilde IŞİD içerisine, diğer müttefik güçlerle birlikte "gömmüş"tür. Yani ABD ve müttefiklerinin Irak'tan direk çekilmesi biçimseldir. IŞİD örtüsü altında işgal daha kapsamlı hale getirilerek, Irak ve Suriye'yi kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Irak ve Suriye'de IŞİD'in iktidar olduğu ve kontrol ettiği bölgeler, bizzat Batı'nın işgal alanlarıdırlar.


4-IŞİD Batı Emperyalistleri tarafından, Ortadoğu'da, denge, tehdit ve psikolojik hareket unsuru olarak kullanılarak, Batı karşıtı güçlerin zayıflatıldığı, birbirlerine düşürüldükleri ve oluşturulan korkunç terör aracılığıyla, "Batı-işbirlikçiliğinin" geliştirilmek istendiği bir araç olarak tasarlanmıştır.


5-Batı Emperyalistleri, bölge halklarını IŞİD aracılığıyla sistematik terör altında tutarak ve bu acımasız terör tehditi aracılığıyla, bu halkların kendi yönetimlerine alttan baskı yapmasını sağlayarak, bu yönetimlerin kendi aleyhlerine olacak politik adımlar atmasını sağlamak istemektedir. Bu adımların ise Batı'ya daha fazla yanaşmak şeklinde olacağı kendiliğinden anlaşılır.


6-Bush döneminde ve Irak işgali sırasında El Kaide'nin rolü, Irak'taki Şii etkisini sınırlamaktı. ABD Irak'ı işgal ettiği zaman El Kaide, ABD ve müttefiklerinden ziyade Şiilere savaş açmış ve askeri eylemlerinin yüzde 80-90'nını neredeyse Şiilere karşı geliştirmiştir. Şiilerin Irak'ta direnmeleri ve El Kaide etkisini göreli olarak sınırlamalarından sonra ve yine ABD ve müttefiklerinin işgali bir sonuca götürememelerinden dolayı, El Kaide giderek daha fazla Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinin denetimine girerek, bu güçlerin bölgede nüfuz elde etme aracına dönüşmüştür. Bu devletlerin Batı ile çıkar çatışmasına düşmeleri durumunda da El Kaide Batı karşıtı ya da onun planlarını sulandıran bir taktik araca dönüşmüştür. İşte Batı IŞİD aracılığıyla, bölgede bağımsız politika geliştirmek ya da kendi stratejik önceliklerini Batı'nın stratejik öncelikleri önüne koymak isteyen devletleri (Suudi Arabistan, Türkiye ve Körfez ülkeleri gibi) de, IŞİD'in El Kaide'ye saldırarak zayıflatması temelinde sınırlamak istemektedir. IŞİD'in El Kaide içerisinden çıkarak ve onu zayıflatarak büyümesi ilginçtir. IŞİD büyümek ve gelişmek için önce El Kaide'nin Suriye örgütü olan El Nusra'ya karşı savaşmıştır. Daha sonra da Türkiye güdümünde olan Özgür Suriye Ordusu'nu zayıflatmıştır.


7-El Kaide'nin zayıflatılması temelinde IŞİD'in geliştirilmesi stratejisinin en önemli ayağı Ben Laden'in öldürülmesi olayıdır. Arap Baharı'nın başlamasıyla birlikte, bölgenin politik olarak dağılacağını ve bu dağılmanın bir "tehdit aracılığıyla" Batı'ya bağlanması gerektiğini öngören Batı, hemen 2 Mayıs 2011 tarihinde Ben Laden'i öldürerek ve El Kaide'yi zayıflatarak, IŞİD'in önünü açmaya çalışmıştır. Ben Laden'in öldürülmesi IŞİD'in önünün açılmasıyla bağlantılıdır.


8- Rojava’daki Temmuz 2012 devriminden sonra IŞİD'in hızlı bir şekilde büyümesi ve bir "Anakonda Yılanı" gibi Rojava'nın boynuna dolanması ise ilginçtir. Bölgede Batı'dan bağımsız bir politikaya yönelen PKK'yi sınırlandırmak için IŞİD hızlı bir şekilde güçlendirilerek, PKK sınırlandırılarak ve tekrar İran'ın zayıflatılması politikasına kanalize edilmeye çalışılmıştır.


9-IŞİD tehditinin sivri ucu İran rejimine yöneliktir ve amaç, IŞİD aracılığıyla bir "Sünni Tsunamisi" yaratılarak, İran'a vurması sağlanmak istenmektedir. IŞİD ile savaşan İran'ın zaman içerisinde başka tehditlerle de (Kürt, Azeri, Arap, iç politikadaki rekabet ve demokratik eğilim baskısı, Uluslararası ambargo vs. ) uğraşması sağlanarak zayıflatılması ve rejimin düşürülmesi hedeflenmektedir. Böylece İran'da rejimin düşmesi, İran'ın nükleer silah elde etme isteğine de son verecektir.” (PKK ve Ortadoğu Devrimi (Geleceği Nasıl Okumalı?) Kemal Erdem, Haziran 2015) 


Bugünkü Trump politikası, farklı bir şekilde George W.Bush döneminin bir tür devamıdır ancak iki yönetimin politikaları arasında da bazı farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıkların iki temel nedeni bulunmaktadır: 1-Cumhuriyetçi Parti içerisindeki aşırı sağın Trump aracılığıyla iktidar olması. Eski Cumhuriyetçi yönetimlerde bir aşırı sağ olgusu yoktu. Parti içerisindeki bu aşırı sağ ya da Neo-faşistler, muhafazakarlar için bir tür oy deposuydu ve parti içinde marjineldiler. Ancak bu marjinal hareket, ülke içinde ve dışındaki bir çok etkenin üst üste düşmesiyle iktidar oldu. 2- Değişen uluslararası konjonktür


W.Bush döneminde ABD, Avrupa’lı  müttefiklerini ikinci plana atan, AB’yi gevşek tutan ama onu tehlikeye de atmayan bir tutuma sahipken, bugün Trump yönetimi Avrupa’da faşistlerin iktidara gelmelerinden o kadar da kaygı duymamaktadır. Tam tersine Avrupa’lı faşistlerle ikili ilişkilerle ittifak ilişkileri dahi düşünülmektedir. Bu da yeni yönetimin AB’nin parçalanmasına göz yumacağı ve hareketsiz kalacağı anlamına gelmektedir. Bunun en önemli belirtisi de Trump yönetimi ile Erdoğan yönetiminin Ortadoğu’nun yeniden bölüşülmesi noktasında yapmış olduğu ya da yapmaya çalıştığı ve de bu noktada bir çok emarenin bulunduğu  anlaşmadır. Türkiye’deki Panislamist-Pantürkist bir yönetim ile Trump yönetiminin bir stratejik anlaşma arayışı içinde olmasının AB üzerindeki sonuçları yıkıcı olacaktır. W. Bush döneminde Türkiye AB üyeliği noktasında cesaretlendirilmiş ve ABD bu noktada AB nezdinde girişimlerde bulunmuştu. W.Bush döneminde temel strateji ve taktik yapı kabaca şuydu: Çin ve Rusya’nın etrafının ABD önderliğinde kuşatılması, AB’nin gevşek tutulması, Türkiye’nin  AB üyesi yapılarak İran ile statükonun korunması noktasında birlikte hareket etmesinin önüne geçilmesi ve Körfez Monarşileriyle tam ittifak halinde, başta İran olmak üzere bir çok Ortadoğu ülkesinde rejimlerin yıkılmaları. 


Trump döneminde bu W.Bush politikası şu değişikliğe uğramıştır: Çin ve Rusya’nın ABD önderliğinde kuşatılması, AB’nin ya gevşek tutulması ya da ayak bağı olduğu ölçüde yeni faşist hareketlerle anlaşılabilindiği ölçüde parçalanması, Panislamist-Pantürkist Türkiye ile bölgenin yeniden paylaşılması temelinde stratejik müttefiklik elde edilmesi ve Körfez Monarşileriyle tam ittifak temelinde başta İran olmak üzere bölgede bazı rejimlerin devrilmesi. Burada yeni ABD yönetiminin Avrupa’lı müttefiklerinin yerine Türkiye’yi koymuş olması çok ilginçtir. 


Şimdi de Obama dönemi ile W.Bush-Trump dönemini karşılaştıralım ve farklılıkları ortaya koyarak, “Büyük Fotoğraf”ın nasıl değişikliğe uğradığını ve bu değişikliğin cihatçı terörizm üzerine nasıl yansıyabileceğini anlamaya çalışalım.


W.Bush döneminde, Körfez Monarşileriyle sıkı bir ittifaklık ilişkisi bulunmaktaydı. Bu ittifakın “gayrı meşru” çocuklarından birisi de “11 Eylül” olaylarıydı. W.Bush döneminde Müslüman Kardeşler örgütü bölgede ittifak yapılacak bir hareket değil, tecrit edilmesi gereken bir hareketti. Bu harekete karşı, Arap-milliyetçi hareketler ile Monarşiler destekleniyordu. Bu ittifak ilişkisinin sonucu olarak, El Kaide gibi terör örgütleri ortak bir şekilde kullanılan örgütlerdi. Başka bir şekilde ifade edersek eğer, ABD bu terör örgütleriyle Körfez Monarşilerini kullanarak ilişki kuruyordu. Körfez Monarşileri, ABD yönetimi ile bu terör örgütleri arasında bir tür tampon işlevi görüyordu. Bu durum Körfez Monarşilerine güven verdiği gibi, ABD’li siyasetçilere de bir terslik durumunda “temiz kalma” olanağı  sağlıyordu.


Bill Clinton döneminde oluşturulan stratejik yaklaşıma göre, Körfez ülkeleri uluslararası piyasalar ile derinlemesine entegre olurken, bu ülkelerde liberal bir hareketin gelişmesi de kaçınılmaz olarak görülüyordu. Bu temelde bu ülkelerin serbest piyasa ekonomisi içerisine derinlemesine çekilmesi teşvik edilirken, öte yandan da seçim sistemi odaklı bir politik yapının gelişmesi için çabalar yoğunlaştırıldı ve bunun da “Ilımlı İslam” üzerinden olması planlandı. Bu noktada Müslüman Kardeşler örgütü eşitsiz bir yerde bulunuyordu. Çünkü bulunduğu ülkelerde seçim sistemi odaklı geniş bir harekete sahiptiler. Hem Körfez’de hem de Kuzey Afrika’da geliştirilmesi öngörülen bu hareket, bir çok ülkede iktidar ekseninin kaymasına neden oluyordu ve olacaktı. 


Bill Clinton döneminin stratejik vizyonunun ilk büyük meyvesi, AKP-Gülen Cemaati ittifakının Türkiye’de önce hükümete sonra da iktidara gelmesi oldu. Sözde Ilımlı İslam üzerinden Türkiye’nin liberal bir demokrasiye geçişi, ABD yönetimi açısından çift yönlü bir kazanım olacaktı:Bir yandan AB güçlenmiş olacak ve bu durum ABD-AB ittifaklık ilişkisinin sağlamlaşmasına neden olacaktı;  öte yandan da bölgesel bir güç olarak Türkiye’ye dayanılarak bölgede ılımlı islamın gelişimi için de bir çapa elde edilmiş olunacaktı.


Obama’nın ilk dönemlerinde bu plan (yani Körfez’de Müslüman Kardeşler hareketinin zamanla iktidar olacak olgusu) saklandıysa da, Suriye iç savaşıyla deşifre oldu. Obama AB ile eşit müttefiklik ilişkileri çerçevesinde ve NATO zemininde yeni bir taktik yapı oluşturdu. Bu yapıya göre, El Kaide gibi terör örgütleri NATO çerçevesinde bütün güçlerin ortak çabalarıyla direk olarak kullanılacaktı. Buraya kadar Körfez Monarşileri için bir sorun yoktu.  Çünkü Körfez Monarşilerinin de kendi cihatçı terör örgütleri vardı ve  bu durumda bölgesel vizyonun örtüşmesine ya da ayrışmasına göre Körfez Monarşileri pozisyon alabilirdi.  Ama ne zaman ki, ABD ve müttefikleri kendi güdümündeki terör örgütünü (IŞİD) büyütmek ve güçlendirmek ve de üstelik bunu Körfez Monarşilerinin güdümündeki terör örgütlerini zayıflatarak yapmak istedi, işte o zaman bölge politikasında ayrışmalar başladı. Batı’nın Körfez Monarşilerinin güdümündeki çihatçı terör örgütlerini zayıflatması ve onları IŞİD’e katarak yoketmesinin anlamı, Körfez Monarşilerinin yakında Müslüman Kardeşler ve benzeri hareketlerle değişilecek olmasının en açık belirtisiydi. IŞİD’in (Batı’nın direk güdümündeki) El Kaide’yi (ABD ve müttefiklerinin ortak örgütü) zayıflatarak gelişmesi, W.Bush dönemindeki politikanın da baltalanması anlamına geliyordu. Obama Yönetimi, AB, NATO, İsrail, AKP Türkiyesi ve bölgedeki Müslüman Kardeşler hareketinin birlikteliğinden oluşan güçle, Körfez Monarşilerinin tecrit edilerek, cihatçı terörizmin direk kullanılabileceğini düşünüyordu. IŞİD’in Körfez Monarşilerinden bağımsız büyütülmesi politikasının ne anlama geldiğini anlayan Körfez Monarşileri, bu politikaya şiddetle karşı durdular ve ABD politikalarından ayrışmaya başladılar.


Bu noktada Türkiye’nin ABD ve müttefiklerinden ayrışması ile Suudi Arabistan ve Katar’ın ayrışmalarının doğası farklıydı. Bu bir çok kişinin gözünden kaçtı.


AKP-Gülen ittifakının ya da AKP’nin sonra tek başına iktidar olması, 1990’lı yıllardaki ABD politikalarının “olumlu bir meyvesi” olarak düşünülüyordu ve bu “iyi örneğe” dayanılarak başka yerlerdeki “katı rejimler” esnetilebilir ve Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu hale getirilerek kullanılabilirdi. Ancak daha sonraları ortaya çıktı ki, AKP “liberal demokrasi maskesini” iktidara gelmek için taktik olarak kullanıyordu yoksa stratejik olarak değil. Bu liberal maskeyi kullanarak AKP, ABD, AB ve İsrail’in desteğini elde etmiş, bu sonuncuları Türkiye’deki Kemalist hareketi tecrit etmek ve iktidardan indirmek için kullanmıştı. Yeni rejimini inşa edebilmek için ise, Batı’dan uzaklaşmaya ihtiyacı vardı ve de bunu  başta Kürt sorunu olmak üzere bir çok sorunu istismar ederek yapıyordu. AKP’nin ABD ve müttefiklerinin politikalarından ayrışması, kendi rejimini inşa etmek içindi.


Katar ile Suudi Arabistan’ın ve yine diğer Körfez Monarşilerinin durumları ise farklıydı. Bu devletler kendi monarşilerinin zamanla altlarının oyulmalarından ve iktidarlarının önce Müslüman Kardeşler gibi hareketlerle paylaşılmasından, sonra da yok olmasından korkuyorlardı. Katar ile Suudi Arabistan her ne kadar Müslüman Kardeşler örgütünü başka ülkelerde destekliyor ve kullanıyorlarsa da, kendi ülkelerinde faaliyetlerini yasaklamışlardı ve onları sıkı kontrol altına almışlardı.


Obama İkinci defa Başkan seçildikten sonra, IŞİD’ın hızla büyütülmesi politikasına geçildi ve bu durum Suriye’de iki önemli olayın ortaya çıkmasıyla çakıştı: 1- Esad rejiminin sanıldığından da dirençli çıkması ve; 2- Rojava’daki Temmuz 2012 Devrimi. Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve Körfez Monarşileri, Batı’nın da desteğiyle Esad rejiminin hemen yıkılmasını ve yerine de işbirlikçilerden oluşan ortak bir yönetimin gelmesini istiyorlardı. Bu durum Obama yönetiminin öngörmüş olduğu stratejik vizyona tersti. Çünkü yeni Suriye yönetiminde, Obama’nın “reforma” tabi tutmak istediği Körfez Monarşileri ve daha ne yapacağı belli olmayan AKP Türkiyesi çoğunlukta olacaktı.  Böyle bir durum ABD ve müttefiklerinin aleyhine dönebilirdi ve kaldı ki Suriye’de çıkarları Batı’dan ayrışan devletler, başta ABD ve Avrupa  olmak üzere Batı ülkelerinde cihatçı terörizmi kullanarak bir çok terör eylemi gerçekleştirdiler ve “mülteci ihracı” tehditinde bulundular.


Böylece çıkarları farklılaşan her devletin kendi cihatçı terör gruplarının olduğu ve taktik olarak ise Esad rejimi karşısında zaman zaman birlikte hareket edildiği bir durum oluştu. Taktik birliktelik tek Esad rejimi karşısında değildi ama Rojava’daki Kürt özerk bölgesine karşı da taktik olarak beraber hareket ediliyordu. Bütün cihatçı terör örgütlerinin birlikte hareket ettiği en son büyük saldırı, Rojava’daki Ekim 2014 ortak saldırısıdır. Bu saldırı karşısında PKK diz çökmek zorunda kalmıştır.


Suriye’de hiçbir devletin kendi cihatçı terör grupları Esad rejimi karşısında tek başına ayakta kalacak durumda olmadığı için, aralarında anlaşmazlıklar olsa da bu terör örgütleri temel düşmana (yani Esad rejimi) Birleşik Cephe politikası uygulamaktadırlar. Bu terör örgütleri için bu Birleşik Cephe taktiği varolmak için zorunludur. Ama ne zaman ki ABD, İsrail ve AB devletleriyle, PYD ile YPG’ye Ekim 2014 Rojava saldırısından sonra çengel attı ve onları kendi stratejik çıkarları temelinde kullanmaya ve bu temelde Kuzey Suriye’de bir “Kürt Koridoru” politikasına geçti, işte bu andan itibaren Türkiye farklı bir politikaya geçti ve Suriye’den tecrit olmamak için, Rusya ve İran ile anlaşarak Astana sürecini başlattı. 


Astana süreci, Türkiye’nin, ABD ve müttefiklerinin Kuzey Suriye’de oluşturmak istediği Kürt Koridoru’nu durdurmak için, Rusya ve İran ile taktik işbirliğini öngörüyordu ve bu işbirliğinin Rusya ve İran için temel amacı, Türkiye’nin güdümündeki cihatçı terör örgütleriyle, Batı’nın ve yine Körfez ülkelerinin güdümündeki cihatçı terör örgütlerinin birbirlerinden ayrılmasıydı. Türkiye Kuzey Suriye’ye girişini, Halep ve İdlip’te, ABD, Avrupa ve Körfez ülkelerinin terör örgütleriyle, kendi terör örgütlerini ayrıştıracak olmasına bağlamıştı ya da Rusya-İran-Suriye ekseninin bu yönlü isteğini kabul etmişti. Çünkü AKP bir yerden birşey vermeden başka bir yerde bir şey alamazdı. Bu politikanın sonucunda Halep’teki Birleşik Cephe çöktü ve cihatçı terörizm Kuzey’e doğru yöneldi ve İdlip etrafına sıkıştı. O gün bugündür Türkiye, İdlip ve etrafında kendi cihatçı teröristleriyle, diğer ülkelerin teröristlerini güya birbirinden ayıracak ve bunun sonucunda da Suriye devleti diğerlerini yokedecek


Türkiye’nin bu taktiğine karşı diğer ülkelerin cihatçı teröristleri ama özellikle de El Nusra İdlip’in büyük bölümünü ele geçirerek karşılık verdi. Suriye devletinin ve Rusya’nın operasyon yapma eğilimine karşı ise, başta ABD ve Avrupa ülkeleri kimyasal saldırı komplosu ile karşılık verdiler. Türkiye ise bir saldırı durumunda ortaya çıkacak bir göç dalgasından endişe ettiğini belirtmekte ve bu endişeyi kullanarak da işleri ağırdan almaktadır.


Obama yönetiminin stratejik vizyonu, cihatçı terörizmin parçalanmasına ve bundan dolayı da  Batı tarafından artık kullanılacak bir durumda olmamasına neden olmuştur. Geçerken belirtelim ki, bu cihatçı terör örgütleri içinde Batı’nın, Türkiye’nin ve Körfez ülkelerinin istihbarat elemanları ve özel savaş unsurları yeralmaktadır. İdlip ve çevresine sıkışan cihatçı terörün içerisinde bu unsurların olması ve tek çıkış yolunun Türkiye üzerinden olması, Batı’yı ve Körfez ülkelerini bir noktaya kadar Türkiye’ye bağımlı hale getirmektedir. Bu cihatçıların lojistiği Türkiye üzerinden olmaktadır. 


Trump Başkan seçilene kadar durum kısaca buydu.


Cihatçı terörizmin bölgede  yeniden toparlanabilmesi için, ABD’nin Körfez monarşileriyle ve Türkiye ile yeni bir stratejik işbirliği geliştirebilmesi gerekmektedir. Bunun ise tek bir yolu vardır, o da Körfez monarşilerine statükonun devamı için güvence vermek, (ki Trump geldiğinden beri bunu yapmıştır) ve Türkiye’nin yeni politik yöneliminin yani AKP-MHP eksenli gelişen Panislamist-Pantürkist yönelimini kabul ederek, bölgede İran ve Suriye rejimlerinin yıkıldığı ve bölgenin ABD liderliğinde Körfez Monarşileri ve Türkiye ile birlikte ortak nüfuz altına alınmasını öngören bir stratejik vizyon üzerinde anlaşılması. 


AKP Türkiyesi, görünürde böyle bir işbirliğini kabul etmiştir ancak Trump ABD’si bunun geçmişte olduğu gibi bir taktik yaklaşım mı yoksa stratejik bir yaklaşım mı olduğu noktasında emin değildir. Çünkü Erdoğan’ın bu noktadaki karnesi çok kötüdür ve her seferinde ABD’ye “Evet” derken, arka planda onun politikasını boşa düşürmeye çalışmıştır. Örneğin PKK ile yapılan açılım gibi. Bir yandan “Barış Süreci” başlatıp öte yandan da bu süreci farklı bir şekilde baltalamak gibi. Sözde AB’ye üyelik için açılım yapan ama bu açılımı başka yollar ile baltalayan ve yine Eğit-Donat programına katılan ama daha sonra “eğitilenleri” El Nusra’ya ispiyonlayan. İran’a ambargoya görünürde katılan ama İran devletiyle bu ambargoyu Rıza Sarraf üzerinden delen vs. Bunu bilen Trump işi sıkı tutmakta ve Erdoğan’ın bir şeyler alırken (örneğin Barış Pınarı Operasyonu ile Rojava’ya girmiştir ve bu ABD onayıyla olmuştur) hiçbir şey vermeden tekrar Rusya-İran eksenine dönmesinin önüne geçmeye çalışmaktadır.


Ama ne olursa olsun yeni ABD yönetiminin yeni stratejik vizyonuna uygun bir şekilde adımlar atılmakta ve bu adımlar cihatçı terörizmin yeniden yapılandırılmasını da kapsamaktadır.Bu yapılandırmanın ilk adımı Barış Pınarı Harekatı’yla cihatçı terörizm için açılan “yeni güvenli bölge”dir. Burası zamanla cihatçı terörizmin yuvası haline gelecek ve bu hat üzerinden bu teröristler İran’a doğru ilerleyeceklerdir. Yolları üzerinde bulunan PKK ile savaşarak elbette. 


Cihatçı terörizmin yapılandırılmasında ikinci büyük adım ise sözde El Bagdadi’nin öldürülmesidir. Bu nokta ise komedi gibidir. Çünkü Bin Ladin’in öldürülmesi, El Bagdadi’nin ve IŞİD’in önünün açılması içindi. El Bagdadi’nin öldürülmesi ise ilişkilerin eski biçimine dönmesi anlamına gelmektedir.


Devletler düzeyinde stratejik bir eşgüdüm olmaksızın, “tabanda” bu terör örgütlerinin bir araya toplanması mümkün değildir.Yeni dönemde  bu yakınlaşmaya engel teşkil edenler tasfiyeler olacaklar ya da bazı kadrolar  karşılıklı güven amaçlı olarak geri çekilecek ve değişilecek vs…


El Bagdadi’nin ölüm ilanının duyurulması, yukarıda stratejik çerçevesini kısaca çizmeye çalıştığımız ilişkilerin çerçevesi içinde atılan bir adımdır ve bu genel stratejik çerçeveyi anlamadan, bu tür olayların anlamlandırılması mümkün değildir.


|
_ _