[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 43 (2) }
| Devrimci BültenORTADOĞU’DA DOLAYLI EMPERYALİST SAVAŞ (K. Erdem)

Önce Hamas’ın daha sonra da Hizbullah’ın İsrail askerlerini kaçırması ve bu temelde de İsrail’in önce Filistin’e sonra da Lübnan’a saldırması ile Ortadoğu’da savaş giderek daha da yaygınlaşmaya başladı. Savaş tam olarak bölgeyi sarmasa da , bölgedeki olayları giderek bölgesel bir savaşı tetikleyebilecek ya da bu yönde bir gelişmeye neden olabilecek bir düzeye doğru çekmekte ya da sürüklemektedir. İşte gelinen bu aşamada çok önemli bazı sorular sormanın ve bunlara komünist hareket açısından doğru cevaplar vermenin zamanı gelmiştir. Bu sorulardan en önemlisi şudur: Ortadoğu’daki savaşın karakteri nedir?

Belki bu soru bir çok kişiye ilginç gelebilir ama bu savaşın karakterinin doğru belirlenmesi, ona katılan sınıf ve katmanları ve bunların amaçlarını ve araçlarını doğru bir şekilde belirleme açısından çok önemlidir.

Olaylara daha yakından bakıldığın zaman, görülecektir ki, bu savaş yeni tipte bir emperyalist savaştan başka bir şey değildir. Emperyalistler arasında dolaylı bir şekilde yürütülen ve oldukça karmaşık bir yapıya sahip ve de kapitalizmin yeni çağının özelliklerini de kendi içerisinde barındıran bir dolaylı emperyalist savaştır.

Irak’ta savaşın taraflarından birisi ABD emperyalizmi ve müttefikleri, diğeri ise kendi içerisinde bir çok parçaya bölünmüş ve birbirinden bağımsız hareket eden hatta kendi aralarında da çelişkileri bulunan Baasçılardan (ki bunlara Suriye’nin çok önemli desteği vardır. Hatta Suudi Arabistan’ın dahi bunlara Şiilerden dolayı kısmi desteği sözkonusudur), İran yanlısı Şiilere ve El Kaide’ye kadar uzanan ve çıkarları şu ya da bu şekilde Rusya ve Çin’in küresel ve bölgesel politikaları ile çakışan ( El Kaide’yi bu noktada diğerlerinden ayırmak gerekir. Çünkü onun durumu biraz daha farklıdır. ) geniş bir cephe sözkonusudur.

Filistin ve Lübnan’da savaşın taraflarından birisi olan İsrail, ABD emperyalizminin bir işbirlikçisi konumundadır. Hamas ve Hizbullah da, bazı Avrupa’lı emperyalistler ile Rus emperyalizminin işbirlikçisi konumunda olan İran’ın işbirlikçisidirler. Böylece emperyalistler arasında “işbirlikçiler” aracılığıyla yürütülen bir tür dolaylı savaş sözkonusudur.

Komünistler açısından en büyük tehlike, bu emperyalist savaşta bir emperyalist kampa dolaylı ya da dolaysız olarak angaje olmaktır. Hamas ve Hizbullah’ın bir “anti-emperyalist”, “anti-sömürgeci” savaş yürüttükleri sadece safsatadan ibarettir. Daha yakından bakıldığı zaman görülecektir ki, sadece bir haydutun etkisinin zararına bir başka haydutun çıkarının geliştirilmesi sözkonusudur. Buradan şu önemli sonuç çıkmaktadır: Savaşın tarafları, birbirleriyle dolaylı olarak savaşan iki emperyalist kampın amaçlarına (bunu da elbette kendi işbirlikçi konumlarını güçlendirerek ve geliştirerek yapmaktadırlar) hizmet etmektedirler ve onların bölgedeki bir tür dolaylı uzantısını oluşturmaktadırlar. Çıkarları değişik emperyalist kampa dahil olan burjuvazinin çıkarları ile çakıştığı için, savaşları da dolaylı bir emperyalist savaştan başka bir şey değildir.

Ortadoğu’daki bu dolaylı emperyalist savaşın mantığına biraz daha derinlemesine girmeden önce çok önemli bazı genel belirlenimler yapmak gerekmektedir.

Bir noktanın altı defalarca çizilmelidir. O da, emperyalizm çağında ama özellikle de uluslararası emperyalizm çağında, proletaryanın dışındaki hiçbir sınıf ve katmanın genel olarak burjuvazi karşısında özel olarak da uluslararası tekelci burjuvazi karşısında ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsız kalamayacağıdır. Nesnel-tarihsel olarak böyle bir temel artık söz konusu değildir. Ama bugüne kadar ki genel tarihsel tecrübe, bu genel belirlenime başka bir noktanın da eklenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nokta, uluslararası emperyalizm çağında, ulusal kurtuluş mücadelesi veren ulusların ekonomik ve politik yapılarında ortaya çıkan değişimdir.

Devrimci ve komünist hareket içerisinde çok yaygın olan bir yaklaşım sözkonusudur:Genellikle ulusal kurtuluş mücadelesi veren ulusların (özellikle de Kürt ve Filistin ulusunu ele alırsak) küçük-burjuvazisi, ulusal kurtuluş aşamasında “demokratik devrim” döneminde devrimci bir konuma sahiptir. Tarih aslında bunun pek de böyle olmadığını göstermiştir.

Kürdistan’da ama özellikle de Kuzey Kürdistan’da PKK deneyimi göstermiştir ki, küçük-burjuvazinin bağımsız tarihsel politik eyleminin tarihsel çerçevesi oldukça daralmıştır ve hatta giderek yok olmuştur. Yine görülmüştür ki PKK’nın politik-askeri mücadelesinin boyutlarının gelişmesi ancak Suriye’nin bölgesel politikası çerçevesinde mümkün olmuştur. Yani bağımsız bir biçimden ziyade, bir burjuva devletin, üstelik de Kürdistan’ın bir parçasını sömürgeleştirmiş olan bir sömürgeci devletin bölgesel politikası temelinde politik ve askeri gelişimi sözkonusu olmuştur. Bundan şu sonuç çıkar: Bu tür küçük-burjuva örgütler, herhangi bir burjuva devletin ekonomik, politik ve askeri desteği olmaksızın (dolaylı ya da dolaysız) ayakta kalamazlar. Konjonktürel politikalardan dolayı desteğini almış olduğu burjuva devletten uzaklaşsalar dahi, ayakta kalmak için kendilerine başka bir “dayanak” her zaman bulabilirler ya da bulmak zorundadırlar. Ama bu durum onların, burjuvazi karşısında bağımsızlıklarının ortadan kaldırılmasını dolaylı ve dolaysız olarak uluslararası emperyalist sisteme bağlanması sonucunu da beraberinde getirir.

Komünistler özellikle Kuzey Kürdistan’da küçük-burjuvazi noktasında bir noktayı gözden ırak tutmamalıdırlar. Bu nokta şudur: Belki de Kuzey Kürdistan’da, ulusal kurtuluş mücadelesi başarıya ulaşmadan önce küçük-burjuvazi silahlarını Kürdistan proletaryasına karşı çevirecek ve sömürgecilere karşı savaşı sonuna kadar götürmeden, onlar ile anlaşarak proleteryayı ezmeye çalışabilecektir. Elbette proletarya ezildikten sonra bazı reformlar çerçevesinde birbirleriyle anlaşmaya çalışacaklardır. Bundan şu sonuç çıkar: Belki de K. Kürdistan’da, ulusal bağımsızlık bir demokratik devrim ile değil, bölge ve uluslararası proletarya ile sıkı bir müttefiklik ilişkisi içerisinde proletarya ve yarı-proletaryanın bir sosyalist devrimi ile gerçekleşecektir. Bu noktayı asla gözden uzak tutmamak gerekir.

Yine asıl konumuza yani Ortadoğu’da dolaylı emperyalist savaşa ama özelliklede İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısı ile başlayan savaşa geri dönersek eğer, bu savaşın gelişiminin İran’ın stratejisinin bir ürünü olduğunu ortaya koymak durumundayız. Görünen o ki, İran, ABD emperyalizmi ve müttefikleri karşısında ilk “raundu” kazanmış gibidir. Ama savaş üç raunddan oluşan hafif sıklet bokstan ziyade, on beş raund süren ağır sıklet boksa daha çok benzer.

İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısını önceleyen olayların gelişimine ve tarihlerine baktığımız zaman, özellikle İran’ın derece derece krizi tırmandırdığını ve daha sonra da savaşa dönüştürdüğünü görmekteyiz. Nükleer programından dolayı uluslararası baskıların üzerinde yoğunlaştığı ve İsrail’in ve ABD’nin bundan dolayı askeri müdahale (hava operasyonu ile programı bertaraf etmek için, 1981’de Irak’a yapıldığı gibi) seçeneğinin de masada bulunduğu bir dönemde, İran, önce Hamas daha sonra da Hizbullah aracılığıyla ve Suriye’nin de desteğiyle İsrail’e iki cephe açtı. Amaç İsrail’in yıpratılarak ve yorgun düşürülerek daha büyük politik ve askeri hedeflerden (örneğin İran’a ve Suriye’ye bir askeri operasyon gibi) vazgeçirilmesi. Kısacası İsrail’i “en ileri cephede” durdurmak, İran’a ya da Suriye’ye yöneldiği taktirde de oldukça yıpratılmış olmasını sağlamak. Zaten İran ve Suriye’nin, Irak’ta, kendi gönderdikleri gizli askerler ile “direnişe” katıldıkları bütün dünya tarafından çok iyi bilinen (her ne kadar resmi düzeyde bu iki ülke tarafından yalanlansa da) olgulardır. Ama bu devletlerin ABD ve müttefikleri ile bu aşamada bu şekilde savaşmaktan başka seçenekleri de kendileri açısından yoktur. Yine bu ülkeleri diplomatik, ekonomik ve lojistik olarak arkadan Rusya ve Çin gibi ülkelerin (Rusya’nın İran’ın nükleer programına desteği muazzamdır) destekledikleri de artık sır değildir. Hemen bu noktada bazı olguları hatırlatmanın yararlı olacağı kanısındayız.

ABD ve müttefiklerinin Irak’a saldıracağı kesinleştikten sonra, Rusya, Baas rejimiyle 40 milyar dolarlık bir ekonomik anlaşma imzaladı. İkinci olarak da, iki Rus generalini, ABD’nin saldırısı karşısında Irak’ın savunmasını planlamak için Irak’a gönderdi. Bütün bu olgular dahi Ortadoğu’da yaşanan savaşın nasıl dolaylı bir emperyalist savaş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. (1)

Ortadoğu’daki savaş ya da savaşlar (Afganistan, Irak, Filistin ve Lübnan), ilginç bir şekilde, I. ve II. Dünya savaşları öncesinde yerel ölçeklerde ortaya çıkan ve dünya savaşlarına bir tür “giriş” olan savaşlara benzemektedirler. Ortadoğu’daki savaşın giderek daha çok bölgesel bir karakter kazanması ve uluslararası emperyalist güç ilişkileri üzerinde etkide bulunarak, dünyanın başka bölgelerindeki anlaşmazlıkları daha da körükleyerek, oralarda da bölgesel savaşları geliştirmesi ve böylece bölgesel savaşlardan oluşan bir tür emperyalist dünya savaşına dönüştürmesi hiç de gözden uzak tutulmaması gereken bir durumdur.

Az yukarıda İran’ın Filistin ve Lübnan’daki savaşın arkasındaki temel rolüne değindik. İran, Hamas ve Hizbullah aracılığıyla, Irak’ta da Şiiler içerisindeki etkin rolü ile Ortadoğu’da giderek etkin bir politik ve askeri konum elde etmekte ve Ortadoğu’daki olaylarda kilit bir konuma gelmektedir.

İran’ın Ortadoğu’daki olaylarda giderek merkezi bir konum elde etmeye başlaması, kaçınılmaz olarak, ona karşı, politik ve askeri çabaların daha çok seferber edilmesi anlamına gelir. Bundan sonra ABD’nin ve İsrail’in ve bu ülkelere bağlı hareket eden ülkelerin politikalarında İran politik açıdan çok daha fazla bir yer işgal etmeye başlayacaktır. Kısacası ABD ve İsrail, İran’daki rejimin bertaraf edilmesi için çabalarını daha fazla yoğunlaştıracaklardır. İşte tam da bu noktada Türkiye, ABD ve İsrail’in politikalarında önemli bir yer işgal etmeye başlayacaktır.

Şu andaki Türkiye Cumhuriyeti (TC) devletinin dış politikası, emperyalist sistemin mantığıyla tezatlık teşkil etmektedir. Uluslararası emperyalist sistem giderek daha fazla kendi içerisinde kamplaşmaya doğru giderken, Türk dış politikası ilginç bir şekilde bunu yok saymakta ve hiç de nesnel olmayan “çok boyutlu bir dış politika” geliştirmeye çalışmaktadır. Ama bu sözde “çok boyutlu dış politika”, TC’nin tarihsel politik ve ekonomik evriminin yapısıyla da temelde uyuşmamaktadır. Çünkü Türkiye’nin uluslararası emperyalist ekonomi ve politika içerisinde bulunduğu biçim, bizzat buna engel teşkil etmektedir. Bundan dolayı da AKP hükümetinin dış politikası oldukça dağınık bir görüntü vermektedir. Kimse bu politikanın mantığını anlayamamaktadır. Bu da oldukça normal çünkü bu politikanın pek bir mantığı yoktur. Olsa olsa bu politikaya “köylü kurnazlığı” ya da “herkesin damak tadına göre şerbet verme” denebilir ki, emperyalist diplomasinin yanında oldukça hafif kalmaktadır. Bundan dolayı bu politika, içeride, işbirlikçi tekelci burjuvazinin ezici kesimini de tatmin etmekten uzaktır. Hatta tam tersine bu politikaya karşı bu kesim içerisinde büyük bir huzursuzluk baş göstermiş durumdadır.

AKP hükümetinin dış politikası kararsız, sık sık yalpalayan ve bundan dolayı da ortada avare avare gezen ama ne istediğini tam olarak bilemeyen bir ülke görüntüsü vermektedir. ABD, Türkiye’nin bu durumundan oldukça rahatsızdır. ABD’nin AKP hükümeti noktasında en büyük sıkıntısı, AKP hükümetinin dış politikasının ABD’nin Ortadoğu politikasıyla uyuşmamasıdır. AKP hükümetinin ilk dönemlerinde, bu noktada büyük umut besleyen ABD (ki bu noktada Türkiye’yi pek de iyi analiz etmedikleri ortaya çıkmıştır), daha sonra deneme-yanılma yoluyla, AKP hükümetinin ABD’nin bölgesel politikasıyla uyumlu olamayacağını anladı. Böylece daha yakından bakıldığı zaman, AKP hükümetinin hem içte hem de dışta “kimseye yaranamadığından” dolayı giderek tecrit olmaya başladığı görülmektedir.

Hiç kuşkusuz İran politikası, ABD ve İsrail politikasının temel bir unsuru olmaya başladığı andan itibaren, Türkiye’nin ABD tarafından “disiplin” altına alınacağına kesin gözüyle bakılabilir. Ama bu “disiplin” altına alma ve Türkiye’yi daha sıkı bağlar ile ABD’nin küresel ve bölgesel politikalarına bağlama, hiç de her iki taraf için yani hem ABD hem de Türkiye açısından sorunsuz olmayacaktır tam tersine bu süreç her iki taraf için de oldukça sancılı olacaktır.

ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde en büyük sıkıntısı, kendi küresel ve bölgesel politikalarına iyi adapte olabilecek ama bu olurken de, ABD-AB ilişkilerini de zora sokmayacak bir politik eğilimin olmamasıdır.

ABD 1990’lı yılların başlarından itibaren yani Sovyet Bloku’nun çökmesinden sonra ve AB’nin 1992 yılında oluşturulmasından sonra, Türkiye noktasında temel politikasını, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemek ve bu temelde de Türkiye’nin üstten burjuva-demokratik reformlar ile burjuva demokrasisine evrilmesinin desteklenmesi üzerine kurmaya başladı. Türkiye’nin bu yönde bir evrimi, ABD-AB ilişkileri açısından da önemliydi. Ancak gelinen noktada, AB’ye angaje olan bir politika güden Türkiye ile ABD’nin bölgesel ve küresel politikaları bir uyuşmazlık sergilemektedir. Bu noktada ABD, Ortadoğu’daki gelişmelerin ivedi baskısı altında, Türkiye politikasını, bugüne kadar izlemiş olduğu politikanın mantığına aykırı bir şekilde değiştirmek zorunda kalabilir. Bu durum aslında onun açısından istenen bir politika değildir ama zorunluluklar ve bu temelde pragmatizim, ABD’yi olayların baskısıyla en kötü bir seçeneğe doğru itebilir. Bu politika, ABD’nin Türkiye’de, burjuva-demokratik reformlara karşı olanlar ile ama özellikle de aşırı-Türk milliyetçileri ile Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya politikası çerçevesinde anlaşmasıdır. Ama böyle bir politikanın, ABD-AB ilişkilerini oldukça gereceğinden ve hatta AB içerisindeki bazı ülkelerin düşmanlığını çekeceğinden de kuşku yoktur.

ABD’nin, Avrupa’ya düşmanca bakan ve üstelik de hemen onun yanı başında bulunan bir milliyetçi Türkiye ile bölgesel politikalar çerçevesinde anlaşması, ABD ile AB arasındaki ilişkilerin gerilmesine neden olacağı gibi, AB içerisindeki anlaşmazlıkları arttırarak, AB’nin bir tür politik ölümünü de hazırlayabilir ya da bu yönde bir eğilimin gelişmesine yani ABD’deki faşist hareketlerin gelişmesine ve güçlenmesine etkide bulunarak, AB’deki politik istikrarsızlığın gelişmesine ve burjuva demokrasisinin krizinin gelişmesine önemli ölçüde etkide de bulunabilir. Bu yeni bir devrimler döneminin kapısının açılması demektir ve sonuçları belki de Ekim Devrimi döneminden de daha büyük olabilecek bir olaylar zincirinin gelişmesi demek olabilecektir.

Bugün gelinen tarihsel aşamada, emperyalistler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesinin derecesini göstermesi açısından Roma Konferansı iyi bir gösterge olmuştur. Roma Konferansı’nda emperyalistler, İsrail ile Lübnan (daha doğrusu Hizbullah) arasındaki savaşın durması noktasında her şeyden önce kendi çıkarlarından dolayı anlaşamamışlardır. Lübnan konusunda dahi anlaşamayan ve üstelik de “müttefik” geçinen bu ülkeler, ileride ortaya çıkacak olan büyük olaylar karşısında (örneğin gelecekte bir Suriye ve İran noktasında) nasıl anlaşacaklar!

İsrail’in , Hamas ve Hizbullah tarafından askerlerinin belirli aralıklar ile kaçırılmasından sonra (ki İran’ın dış politikasının bir uzantısı olarak gerçekleşmiştir), Filistin ve Lübnan’da giriştiği askeri harekatın asıl amacı, Hamas’ı Filistin’de , Hizbullah’ı da Lübnan’daki diğer politik yapılarla karşı karşıya getirmek ve bu ülkeleri bir iç savaşa sürüklemektir. Özellikle de Lübnan’ın toplumsal konumu oldukça hassas ve buna müsaittir.

Hamas ve Hizbullah asla masum değildirler. Çünkü kendi halklarını bölgedeki gerici devletlerin (İran ve Suriye gibi) ve onların arkasındaki emperyalist güçlerin politikalarına ve çıkarlarına peşkeş çekmişlerdir. Hamas ve Hizbullah’ın kendi halklarını başka burjuva ülkelerin çıkarları doğrultusunda peşkeş çekmeleri asla affedilmez bir durumdur. Bu örgütler dolaylı bir şekilde yürütülen emperyalist savaşın araçları durumuna gelmişlerdir. Yürüttükleri politikaların kendi halklarının çıkarları ile bir alakası yoktur. Gerek Hamas ve gerekse de Hizbullah düzenli olarak (ama özelliklle de Hizbullah) İran’dan resmi olarak her yıl ödenek almaktadır. İran, Filistin ve Lübnan’da kendi yaratmış olduğu bir işbirlikçi kast aracılığıyla bu ülkelerde ekonomik, politik ve ideolojik olarak kök salmaktadır. İran bu yıl BM Güvenlik Konseyi’nin Hizbullah’ın silahlandırmasını oyladığı halde her yıl verdiği ödeneği Hizbullah’a yine verdi. Üstelik hiç de saklamadan. Hamas ve Hizbullah’ın bölge ve küresel politikalara bağlanma biçimleri belirtilmeden , İsrail-Lübnan savaşı üzerine bir analiz yapmak neredeyse imkansız gibidir.

İsrail’in Lübnan’a saldırısı, savaşın bölgeselleşmesi doğrultusunda önemli bir kilometre taşı olmuştur. Gelinen aşamada, bölgenin bir daha da eskisi gibi olmayacağı açıktır.

Yine gelinen aşamada cevaplanması gereken en önemli sorulardan bir diğeri de, Ortadoğu’daki dolaylı emperyalist savaşın giderek dolaysız bir biçime bürünüp bürünmeyeceği sorusudur.

Uluslararası emperyalist ekonominin ve politikanın mantığı gereği, emperyalist savaşın dolaysız bir biçime evrilmesi kaçınılmazdır. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir nokta vardır. Emperyalist devletlerin hemen hemen hepsi (Almanya ve Japonya gibi uluslararası anlaşmalar gereği nükleer silahları olmayanlar da bunu hemen elde edebilecek kapasiteye sahiptir) nükleer bir askeri kapasiteye sahiptir. Elde varolan nükleer silahlar dünyayı tahrip etmeye ve karşılıklı olarak birbirlerini büyük oranda yok etmeye yeter. Onun için kendiliğinden “karşılıklı bir caydırıcılık” ilkesi zorunlu bir şekilde oturmuş ve uzun zamandan beri varolan bir durumdur. Yine hiçbir emperyalist ülkenin bunu bozmada çıkarı da yoktur. Bundan dolayı dolaysız bir emperyalist savaş, ilk etapta konvansiyonel silahlarla yürütülen bir savaş olur. Ancak taraflardan birisi nükleer bir silaha başvurduğu zaman diğeri buna aynı şekilde karşılık verir. Zaten emperyalist devletlerin hepsinin nükleer savaş programı, ilk nükleer darbeyi yedikten sonra, hızlı toparlanma ve nükleer karşılık verme kapasitesi temelinde örgütlenmiştir. Bu “karşılık verme”de en önemli unsur deniz altılardır. Nükleer silahlar taşıyan deniz altılar, ilk darbeden sonra nükleer bir karşılık verme kapasitesine sahiptirler.

Komünistler Ortadoğu’da dolaylı bir şekilde süren emperyalist savaşta asla saf tutamazlar. Komünistlerin politikası, bu savaşta ister pasif ister aktif olsun bir tarafa angaje olmamaya çalışmak ve her iki tarafın da haydut olduğunu belirtmektir. Emperyalist ekonomi varoldukça ve onun temellerine dokunulmadıkça savaşın kaçınılmaz olduğunu ve proletaryanın dışında ve onun enternasyonalizminin dışında hiçbir politikanın barışa götüremeyeceğinin propagandasını yapmaktır.

Kahrolsun emperyalist ve gerici savaş. Tek yol sosyalist devrim! Filistin’de, Lübnan’da, Suriye’de, İran’da, İsrail’de ve bütün dünyada dolaylı ve dolaysız bir şekilde emperyalist savaşa çekilen ülkelerin burjuvazilerinin devrilmesi olmalıdır komünistlerin şiarı. Silahlar bütün gericilere çevrilmelidir. Şiarımız emperyalist savaşı iç savaşa ve sosyalist devrime çevirmek olmalıdır.

Komünistler kahrolsun emperyalist ve gerici savaş sloganını atarlarken, elbette ki İsrail’in Filistin ve Lübnan’dan çekilmesini, ABD’nin ve yardakçılarının Irak’tan ve Afganistan’dan çekilmesini isteyecek ve talep edeceklerdir. Ama aynı zamanda komünistler, karşı tarafın gerici ve karşı-devrimci yüzünü göstermek ve teşhir etmekle de yükümlüdürler.

Komünistler, İsrail’in Filistin ve Lübnan’a saldırısı karşısında, ilk elden İsrail’in bu iki ülkeden çekilmesini talep etmelidir. Ama bunu Filistin ve Lübnan’daki Hamas ve Hizbullah ve de bu gibi karşı-devrimci politik akımların gericiliklerinin teşhir edilmesi, alçaklıklarının ortaya çıkarılması ve kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesiyle beraber yapmalıdırlar.

Uluslararası emperyalizmin ekonomik ve politik zemini üzerinde hiçbir zaman adil bir barış sözkonusu olamaz. Bu sistemde barış, ancak birilerinin diz çökertilmesi ve yağmalanması temelinde mümkündür.

Komünistlerin görevi, her ülkede, bu savaşa dolaylı ve dolaysız bir şekilde bulaşan her türden burjuvaziyi teşhir etmek ve bütün savaş karşıtı politikayı, burjuvaziyi devirmeye ve sosyalist devrime bağlamaya çalışmaktır. Komünistler, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürerek ve bu savaştan burjuvaziyi alaşağı etmek için yararlanmalıdırlar.

Emperyalizm ve bütün burjuva sınıflar karşısında bağımsız kalabilmek için ona karşı mücadele etmek gerekir. Bu mücadeleyi de bütün ülkelerde içsavaşlar aracılığıyla mutlak suretle sosyalist devrime bağlamak gerekir. Ama sosyalist devrim savunusunu da enternasyonalizm aracılığıyla Bölgesel Sosyalist Devrime yani Ortadoğu Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne ve bu temelde de emperyalizme karşı Dünya Sosyalist Devrimi’ne bağlamak gerekir.

Her ne kadar bugün komünist kitle partileri yoksa da bu perspektif ve politikadan vazgeçilmemelidir. ”Pratik” olma adı altında burjuvazinin herhangi bir kesimine dolaylı ya da dolaysız destek verilmemelidir. Önemli olan “pratik” olmasa da bu politikayı savunmaktır. Çünkü önemli olan devrimci ve komünist kadroların ve onlar aracılığıyla işçi sınıfının politik eğitiminin doğru yapılması sorunudur.

İşçi sınıfı açısından savaştan adil ve gerçek bir barış temelinde çıkış yolu, Ortadoğu’da emperyalizmin ve gerici burjuva devletlerin sosyalist devrim yolu ile yıkılması ve enternasyonalizm temelinde ve Sovyet biçimi altında yekpare birleşmesinde ve de emperyalist ülkelerde sosyalist devrimlerin tutuşturulmasına en etkin bir şekilde dolaylı ve dolaysız bir şekilde katılmakla mümkündür. Bunun dışında bir “barış” politikası ve şiarı işçi sınıfını aldatmaktan ve sahtekarlıktan başka bir işe yaramaz!

-------------
(1) İsrail Lübnan’ı bombalarken sözde yanlışlıkla Birleşmiş Milletler binasını vurdu. Bu bombalamada BM çalışanından dört kişi öldü. Bunlar arasında bir de Çin’li bir görevli de bulunuyordu. İsrail’li bir uzman bu saldırının ABD’nin 1999 yılında Yugoslavya’ya yaptığı hava saldırısında sözde «yanlışlıkla» vurulan Çin büyük elçiliği ile aynı anlama geldiğini belirtti. Yani İsrail BM çalışması adı altında bazı devletlerin kendi aleyhlerine çalıştığını belirtiyordu. Bu gerçekten anlamlıdır.


Devrimci Bülten Sayı 43, Devamı...


|
_ _