[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  15-04-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 43 (3) }
| Devrimci Bülten
EMPERYALİST İŞGAL,”ULUSAL” DİRENİŞ VE GERÇEKLER (1)

Irak ve Kürdistan'daki emperyalist işgal ve direniş hakkında Türkiyeli ve Kürdistanlı bazı devrimci-demokrat çevrelerin tutumu üzerine...

Irak ve Kürdistan’da (Güney) ABD + İngiliz emperyalist devletlerinin gerçekleştirdikleri işgal bağlamında bugüne kadar çok şey yazıldı-çizildi. ABD ve müttefiklerinin işgaline karşı ortaya çıkan durum bağlamında yapılan kimi değerlendirmelere tavır takınmak; devrimci-demokrat çevreler içinde savunulan kimi yanlışları eleştirmek ve bazı konuları tartışmak gerekir.

Irak’ta direniş bağlamında özellikle Türkiyeli bir dizi devrimci çevrenin konu üzerine hatalı-yanlış görüşlerini bir türlü terketmemeleri karşısında eleştirel bir temelde karşı düşüncelerin ifade edilmesi yararlı olacaktır.

Sorun, esasında Irak’ta, Sudan’da, Afganistan’da ve benzer türden direnişlerin sürdüğü yerlerdeki güncel durumun kendisinden ileri gelmiyor; doğrudan marksist-leninist yaklaşımın terkedilmiş olmasından kaynaklanıyor ve güncel durum aslında bu terkedilişe payanda yapılıyor. Esasında ezici çoğunluğunu küçük burjuva devrimcilerinin oluşturduğu bu cenahta ulusal kurtuluş ve antiemperyalist mücadele sorununda öteden beri derin bir yanılgı ve neredeyse sistemleşmiş bir pragmatizm hakim olduğundan Irak özgülünde zaaflarını tekrarlamaları beklenen bir şeydi...

“Komünist”, “marksisi-leninist”, devrimci iddiasında bulunan Türkiyeli çevreleri konumuz bağlamındaki değerlendirmeleri üzerine düşünmeye ve bir kez daha kötü ünlü üç dünya teorisi ile bağı içerisinde ele almaya ve ciddi şekilde kendilerini sorgulamaya davet ediyoruz. Dünya ölçeğinde “baş düşman baş çelişki” tespitleri yapanların da üç dünya teorisinin üzerlerindeki etkileri hakkında düşünmeleri yararlı olacaktır. Ayrıca, emperyalizm denince her şeyi ABD özgülünde ele alan anlayışında üç dünya teorisinin bir başka tezahürü olduğu üzerine düşünmelerinde yarar var.

İşgale karşı ortaya çıkan hareket üzerine yapılan saptamalarda hatalı tutumlar sadece Türkiyeli kimi devrimci çevrelerle sınırlı değildir. Türkiyeli reformist kesimler arasında da yanlış değerlendirmeler hakimdir; hatta denebilir ki, devrimci çevrelerin içine düştüğü olumsuzlukta bunların çok ciddi bir rolü vardır.

Bu bağlamda, karşıdevrimci Aydınlık/Doğu Perinçek çevresinin olabildiğince aktif davranış içinde olduğu ve tespitlerinin çok yaygın olarak etkisini gösterdiğini vurgulamak gerekir.

İşgal ve işgale karşı hareket bağlamında Kürdistanlı sol çevreler de ciddi yanlış değerlendirmeler içindedirler. İşgali olumlu bulanlardan ABD ile işbirliğini savunanlara kadar oldukça tehlikeli ve zararlı sayılabilecek pekçok görüş savunulmaktadır. Kürt halkının işgale karşı devrimci temellerde direnmesini doğru bulmayan; emperyalizme ve somut olarak ABD+İngiliz işgalcilerine karşı direnmeyi “Kürt ulusuna zarar verir” mantığı ile reddeden, işe milliyetçi perspektif ile bakıp ısrarla Arap ve diğer halklarla birlikte hareket etmeyi istemeyen... Kürdistanlı sol / reformist çevrelerin yaklaşımları üzerine de yazmaya ihtiyaç var.

Bu makalede,Türkiyeli ve Kürdistanlı bazı devrimci-demokrat çevrelerin tavrı üzerine özel bir değerlendirme yapmak istiyoruz.

TÜRKİYELİ BAZI DEVRİMCİ ÇEVRELERİN TUTUMU ÜZERİNE...

Kimin ne dediğinin bilinmesi bakımından öncelikle bazı devrimci yayın organlarında aktarmalar yapmak yararlı olacaktır.

·Devrimci Demokrasi:
Bu dergi çevresi şöyle bir değerlendirme yapma ihtiyacı duymuş:
“Irak emperyalizme karşı direniyor.”(1-16 Nisan 2003)
Bir başka sayısında ise şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Anti emperyalist mücadele içerisinde İslami çevreler objektif olarak daha ağırlık kazanmış ve Irak’ın yönetiminde işgalci güçlerin de önüne geçemeyeceği bir durumdadırlar. Bu nedenle Irak’taki gelişmeler dikkatle izlenmeli ve gerekli tavırlar alınmak durumundadırlar. Önderlik çizgisi ne olursa okun Irak’taki ı anti emperyalist güçlerin mücadelesi desteklenmeli İslami, gerici bir rejim altında mı, yoksa demokratik, devrimci bir önderlik altında mı mücadele edeceklerine Irak halklarının kendisi karar vermek zorunda. Bu noktada Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarına düşen görev az önce vurguladığımız gibi Irak’taki anti-emperyalist mücadeleyle dayanışma içerisinde olmaktır. (1-16Mayıs2003)
Eğer antiemperyalist bir mücadele var ise -arkadaşlar var diyor- bu mücadelenin önderliğinin çizgisi hakkında az-buçuk bilginin vs. olması, bu iddiada bulunanlarca ortaya konması beklenir. Ancak buna zerre kadar ihtiyaç duymadan antiemperyalist damgasını yapıştırıveriyor arkadaşlarımız. Fakat dediklerinin ne anlama geldiği üzerine biraz kafa yorma zahmetine girseler o “islami çevreler objektif olarak daha ağırlık kazanmış” tespitinin (Baasçıların, İslami iki mezhebin dinci-faşist güçlerinin, başka dinci çevrelerin harekete -neredeyse- bütünüyle hakim olduğu olgu) antiemperyalist saptamalarını ortadan kaldırdığını göreceklerdir.

Diğer bir yerde ise şöyle diyorlar: “Irak ulusal direnişi”(16-Kasım 2003). ABD+İngiliz işgaline karşı ulusal kurtuluş temelinde bir direnişin varolduğunu neye dayandırıyorlar anlamak çok zor. Dinci faktör başat bir rol oynadığı halde ciddi şekilde ulusal kurtuluşçu bir yan taşıyan hareketlerin ortaya çıktığını vb. biliyoruz. Bu tür hareketler “dün çıktı, artık tekrarı olmaz!” denilemeyeceğine göre, benzerleriyle karşılaşabiliriz. Ancak bugün Irak’ta olan ne gerçekten ulusal kurtuluşçuluktur ve ne de şeytandan dini kurtarmaktır!

Benzer tavırlar aynı gazetede köşe yazarı kimileri tarafından daha da derinleştirildi. Bunlardan “Sınıf Tavrı” başlıklı köşede yazan İsmail Uçar şöyle bir değerlendirme yapıyor:
“Saddam Hüseyin Irak’ın Mustafa Kemal‘idir. Saddam‘ın güdük anti-emperyalist direnişi ve yönü görülmelidir. ABD ve İngilizlerin Irak’ı işgal ve sömürgeleştirme savaşına karşı Irak halkları ulusal direnişle cevap veriyor.”(1-16 Nisan 2003)
Mustafa Kemal’in -güdükte olsa- anti-emperyalist olup-olmadığı ayrı mesele, ama M. Kemal’i tavır almaya zorlayan uluslararası ve diğer koşullarla bugünün Kemal’i(!)Saddam Hüseyin’in koşullarının neredeyse tamamıyla farklı olduğu tartışma götürmez. Bu fark dikkate alınmadan dogmatik ve basit bir tekrar neticesinde karşılaştırma yaptığı için İ. Uçar arkadaş fena halde bir yanılgıya düştüğünü farketmemiş.

Köşesine “Sınıf Tavrı” ismini uygun gören arkadaşın sınıf tavrı adına ne tür inciler döktürdüğünü gördük; şimdi de “Emeğin Kürsüsü” başlığını taşıyan köşede görüşlerini ifade eden Dursun Baştuğ’un yaklaşımına bakalım:
“Saddam Hüseyin geçmişte hir diktatör olarak suçlu olabilir ama bugün işgal karşısında bir direnişçiydi. (...) Kürt uzlaşmacıların masumiyet edebiyatına aldırış etmeksizin işgal karşısındaki direnişi sahiplenmekten hareketle Saddam Hüseyin’i de sahiplenmeli, Saddam Hüseyin’i de savunmalıyız.”(16-3l Aralık 2003)
Aynen böyle yazmış emeğin kürsüsündeki arkadaş! Gayet net bir şekilde ve doğrudan Saddam’ı (Baas’ı unutsa da!) sahiplenmesi devrimcilik adına elbetteki çok ağır bir yanlış, ancak hatalı da olsa tutumunu samimi bir biçimde ortaya koyması iyidir. En azından devrimcilik adına ne tür saçmalıkların savunulduğunun görülmesi çerçevesinde iyi bir iş yapmaktadır.

Konu hakkında öncülük Muzaffer Oruçoğlu’na aittir. Şöyle diyor:
“Dünün düşman Saddam’ı, bugün müttefikimizdir. (Aynı yer)
Oruçoğlu’nun felsefesi hiç tereddütsüz bu müttefiki kucaklamaya müsaittir! Nasıl olsa karşıtlar yer değiştiriyor; her şey değiştiğine göre, Saddam neden değişmesin!?

Bir dönem “üç dünya teorisi” olarak bilinen o kötü ünlü teoriye karşı çıktığını söyleyenlerden bazılarının bugün tam da işgal bağlamında şu ya da bu şekilde üç dünya teorisini savunur pozisyonlara düştüklerini -buraya kadar yaptığımız kimi aktarmalar somutunda- görmek mümkün. Bazıları (örneğin Aydınlıkçılar) üç dünyacılığı savunmakla övünürken, kimilerinin üç dünyacılığa “ateş püskürterek” üç dünyacılık yapmaları -devrimcilik adına komik olsa da- artık inkârdan gelinemez bir realitedir.

·Atılım:
Yaptığı değerlendirme / tespitler içinde birbirini dışlayan pekçok şeyin yanında, işgal bağlamında ortaya çıkan durumu alabildiğine abartan gazete şöyle bir tespitte bulunuyor:
“Oysa Irak direnişi gerçekte Saddam rejimini geri getirmeyi değil, ABD-İngiliz işgalcilerini ülkeden kovmayı hedefliyor. Direnişin köklendiği temel kaynak, emekçi sınıflardır. Hedef, ABD-İngiliz işgalinin sökülüp atılmasıdır. “(20 Aralık 2003)
Temel kaynak emekçi sınıflar olunca, aslında ABD+İngiliz demekle eksik davranmış oluyorlar; halbuki bu “temel kaynak” nedeniyle “hareket emperyalizmi kovmayı hedefliyor” demeleri gerekirdi. Hatta temel kaynağın antikapitalist özünü öne çıkartıp “Irak’ta kapitalizme karşı devrim şahlanıyor...” tespitini yapmaları -kendi içinde- daha tutarlı olurdu. Atılım gazetesi işgal karşıtlığı bağlamında durumu alabildiğine abartmaktadır, şöyle diyor:
“Bir hafta boyuncan Necef’i bombalayan,Felluce’yi yakıp yıkan, açıktan sivil kitle katliamına yönelen Amerikan güçlerinin saldırısı, Şii’siyle Sünni‘siyle Arap halkının yükselen yurtsever kardeşleşme barikatına çarpıp tuz buz oluyor. (21 Ağustos 2004)
Amerikan emperyalizminin barbarlığını teşhir etmesi elbetteki doğru ve gerekli, ancak işgal karşıtı durumu olduğundan farklı gösterme tavrı bütünüyle yanlış. Mezhepler arasındaki derin çelişki ve düşmanlığın, mezhepler adına hareket eden grupların arasındaki uzaklığın ve çelişkilerin bazı somut anlarda/ durumlarda kısmen tali pozisyona düşmesini “Arap halkının yükselen yurtsever kardeşleşme“si olarak sunmak esasında gerçeği değil, Atılım’ın kendi beklentisini seslendirmesinden başka anlam ifade etmiyor. Tıpkı aynı makale içinde “Marksist leninist komünistler, Irak Arap halkının yurtsever direnişinden öğrenerek” tespitinde olduğu gibi, bir türlü olgulardan hareket etme tutumu içerisine giremiyor... Yaptığı değerlendirmenin mantıki sonucu olarak, adına direniş dediği hareketin esasında “Irak Arap ulusal kurtuluş savaşı” şeklinde tespit edilmesi gerekirken, böyle bir saptama yapmaktan kaçınması ise objektif durum ile tespitlerinin uyumsuzluğundan ileri gelmiyorsa eğer, o zaman doğrudan ulusal kurtuluş savaşı temelinde soruna yaklaşması gerekir.

Irak’ta olan-biten üzerine yaptığı değerlendirmelerde kendi içinde çelişkiler de taşıyan bu arkadaşların bir diğer tespiti ise şu:
« Bu kanıt direnişin yeni evresi boyunca öne çıkmaya başlayan, işbirlikçi güçlere yönelik yoğun ve kesintisiz yok edici yurtsever saldırılarla da fiilen görülmekledir. » (Aynı yerde)
Bu değerlendirmenin somutta ne anlama geldiğini ise yine Atılım’dan okuyalım:
“İşte ABD emperyalizmi; Irak’a yığdığı 100 bini aşkın askerine ve devasa silah donanımına rağmen Kürtleri koruyabiliyor mu? Koruyamıyor. ABD ile işbirliği yaptığı için direnişçilerin bombaları, Kürt liderlerinin karargahlarına kadar giriyor ve patlıyor.”(18 Eylül 2004)
Bunun ne anlama geldiği aslında çok açık olmasına rağmen, yine de ne demek istediklerine kısaca bakmakta fayda var. Atılım çevresine göre Hewler’deki katliam gayet isabetli ve yerindedir. Sami Abdurrahman’ın katledilmesi isabetli olmuştur! Yurtsever Arap direnişçileri bu tür eylemleri yapmaya devam etmelidirler! Hatta Kürt idari yapısının bütün yöneticilerini, çalışanlarını; Kürt peşmerge güçlerinin tamamını ve Kürt kurumlarının hepsini direnişin hedefleri arasına koyup yoketmeleri tavsiyesinde bulunuyor arkadaşlarımız. Bunları savunuyorlar, savunabilirler; ancak bütün bu yanlışları bari hiç olmazsa marksist-leninist komünistler olarak lanse etmesinler. Marksist leninist komünistlerin işbirlikçiliği mahkum etme görevleri var, ama bu sorumluluk içinde ve olgular temelinde yapılmalıdır. Evet, Kürt önderliğinin de işbirlikçi bir yönü var ve bu yön eskiden beri sürüyor; bu yönü teşhir etmek ile “Kürtleri koruyabiliyor mu?” şeklinde meseleyi ele alıp bir halkı, üstelik sömürge bir ulusun önderliğinin (ister beğenelim, ister karşı çıkalım; diğer parçalardaki liderliklere yaklaşımda olduğu gibi, Güney parçasında da ulusun buradaki bileşimi içinde ağırlıklı olarak sözkonusu iki parti Kürt liderliği olarak kabul görüyor) ortadan kaldırılmasını savunmak marksist-leninist komünistlik adına olacak şey değildir.

·Teoride Doğrultu:
Atılım gazetesi paralelinde değerlendirmeler yapan Teoride Doğrultu dergisi ise işi daha da ileri götürüyor:
“Irak’ta ABD’ye karsı direniş I. Körfez Savaşı ‘ndan beri sürüyor.
“1991‘den Nisan 2003’te Bağdat’ın düşüşüne değin geçen süreç boyunca ABD’ye karşı direnen eski Irak‘tır.
“Ama şimdi işgale karşı direniş içerisinde Arap halkının Şii ve Sünni kesimleri arasında güven duygusu ve birlik isteği büyüyor. Irak‘ta, işgale karşı ve anti-empertalist muhteva da taşıyan yeni halkçı bir ulusal bilinç gelişiyor. Ülkesi işgal edilen, işsiz, aç ve aşağılanmış Irak halkı bugün iş, ekmek, onur ve özgürlük için direniyor.
“Nasıl ki, Türk egemen sınıfları işgalcilerin yanında saf tutuyorlarsa, biz marksist-leninist komünistler ve Türkiye devrimcileri de Irak direnişçileriyle birlikte mevzileniyoruz.
“Emperyalist saldırganlık, savaş ve işgal, şimdi Irak‘ta hızla devrimci bir durumun oluşumuna yol açıyor. Gözlerimizin önünde emperyalist saldırganlık ve işgalin yol açtığı kaos içerisinde devrim mayalanıyor. Irak ‘taki direnişin anlamı bu. ‘(Temmuz-Ağustos 2003)
İki mezhebin arasında güven ve birlik isteğinin büyüdüğünün ölçütü bilinen bir-iki somut örnektir. Yüzyıllara dayanan çelişkinin ve düşmanlığın sözkonusu örnekler temel alınarak yerini güven ve birliğe bıraktığı / büyüdüğü tespiti hiç bir bakımdan doğru değildir; ki hâlâ belirleyici olan çelişki ve düşmanlığın hakim olduğudur.

Diğer yandan “halkçı bir ulusal bilinç gelişiyor” tespiti de abartmadır. Arkadaşlar, abartmalarına uygun olarak “iş, ekmek, onur ve özgürlük için direniyor” saptamasını yapmakla da gerçek durumu değil, akıllarında geçeni belirtmiş oluyorlar. Elbette ki Irak’ta işçi ve emekçilerin direnişi belirtilen konuları kapsamaktadır, fakat Teoride Doğrultu bu normal durumu ajitatif bir söylemle vurgulayıp-abartarak “devrimin mayalandığı” saptamasına dayanak yapmaktadır. Açık ki, yanlış yapmaktadır.

·Ekmek ve Adalet:
“Halkların direndiği her yer Vietnamdır!” üst başlığını atan dergi, devamında şöyle diyor:
“Irak bağımsızlık savaşı, başta Amerika olmak üzere, devrimciler dışında tüm kesimleri şaşırtarak sürüyor. Güçlenip yaygınlaşıyor. (...)
Ama korkunun ecele faydası yok. Boyutları, hedefleri farklı da olsa, emperyalistler için bağımsızlık savaşının büyüdüğü Irak da bir Vietnamdır” (9 Kasım 2003)
Irak, Vietnam ölçeğinde ele alınıyor! İyi ki, Vietnam’da olan bitenden -konuyla ilgili herkes- bir miktar malumat sahibi... Yalnızca işin direniş boyutu vb. itibarıyla değil, emperyalist saldırganların hedef ve planları, pratikleri bakımından da böyle bir kıyaslama yapmak doğru değildir. Vietnam’daki bağımsızlık savaşı ile bugünün Irak’ı arasında benzerlik kurmak, üstelik bunu devrimcilik adına yapmak -diğer şeyler bir yana- emperyalizme karşı başarılı bir devrim gerçekleştirmiş olan Vietnam işçi ve emekçilerine, Vietnam halklarına büyük bir haksızlıktır...

Irak’taki gelişmelere “direniş, ulusal kurtuluş savaşıdır” tespiti yaparak yaklaşan Ekmek ve Adalet dergisi, “Irak direnişi ve devrimci tavır” başlıklı yazısının 2. bölümünde şöyle bir tespit yapıyor:
“Irak halkı sadece kendi geleceği, bağımsızlığı için direnmiyor. Direniş, tüm dünya halklarının geleceğini yakından ilgilendiren bir muhtevaya sahiptir.”(5 Eylül 2004)
Tartışma gerektirmeyecek kadar yanlış tespitler.

Şu anda Irak’ta adına direniş denen gelişmelerin iddia edildiği gibi bağımsızlığı hedeflemediği kesin. Direniş tespitini yapmakla yetinmeyip bir de bunun tüm dünya halklarını ilgilendiren muhtevaya sahip olduğunu tespit ettiğiniz yerde daha vahim bir yanlışın içine düşüyorsunuz demektir. Doğru, Irak’taki ve Güney’deki gelişmeler tüm dünya halklarını yakındam ilgilendiriyor. Fakat bu ilgiyi bağımsızlık ekseninde öne çıkarır ve bu anlamda direnişi abartarak tüm halkları ilgilendirdiği mesajı verirseniz hata yapmış olursunuz.

Örgütlü direnişin başını çekenlerin ABD emperyalizmini kovmak değil, onunla anlaşmak ve iktidarda pay almak üzere direndikleri yeterince açıktır. Böylelerinin bırakın bağımsızlığı, bağımsızlığı savunan işçi ve emekçi güçlerin düşmanları olduğu tartışma götürmez. ABD emperyalizmine belli bir “darbe” vuruyorlar diye şu anda hareketin başına çöreklenmişlerin bağımsızlıkçı gösterilmeleri kabul edilemez. Eğer gerçekten var ise bağımsızlıkçı güçler, bunları, savundukları görüşleri öne çıkartmak kaydıyla savunmak ve böylelerini tüm dünya halklarının ilgisine çekmek lazım.

Tekrar belirtmekte fayda var, Irak’ta ve Kürdistan’ın Güney parçasında emperyalist işgale ve barbarlığa karşı direnen, mücadele eden değişik halklardan işçi ve emekçilerin kavgasını destekliyoruz. Emperyalist işgale ve teröre direnen emekçi sınıfların örgütlü veya dağınık (isterse tek tek bireyler halinde olsun) biçimde de olsa direnişini sahipleniyoruz. Her devrimcinin bu temelde direnişin yanında olması gerekir. Ama bu şekilde yaklaşmaz, patlayan her bomba ve parçalanan her arabanın enkazının ardından “direnişçilerin yanındayız” tespitleri yaparsanız; bir başka ifade ile genellikle intihar eylemleri şeklinde cereyan eden gelişmelere “ulusal kurtuluş savaşı” derseniz, o zaman hata yapmış olursunuz.

OLGULAR VE SONUÇLAR

Türkiyeli devrimci-demokrat çevrelerden bazılarının tavrı üzerine kısacada olsa görüşlerimizi ortaya koyduk. Şimdi ise kimi olguları ve vardığımız sonuçları özetleyelim...

·Arap ulusu, egemen-ezen ulus konumundadır. Irak resmi devleti sözkonusu ol- duğunda -siyasi coğrafya kapsamında- Arap ulusu ezilen durumda değil; başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer ulusal azınlıklar ve gruplar karşısında ayrıcalığa sahiptir. Kült ulusu, Asuri, Türkmen, Ermeni vd. halklar gibi ezilen ulus şeklinde sunulması gerçeklerle çelişmektedir. Arap ulusunun esasında hâlâ çözülmemiş anlamda bir ulusal sorunu yoktur.

·Irak’ın resmi siyasi coğrafyası bünyesinde ve bugünkü somutla da ulusal soruna sahip / ulusal sorunları çözülmemiş halklar olarak başta ulus bazında Kürtler olmak üzere Asuri, Türkmen, Ermeni vd. azınlıkların ulusal ve ulusal azınlık kapsamında sorunları vardır.

·ABD ve müttefiklerinin işgali durumunda, yani son bir yıllık sürede Arap halkı için gündeme gelen emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş mücadelesi gerçeği Kürt ulusunun ulusal kurtuluş anlamındaki ulusal sorunu ile aynılaştırılamaz. İşgal somutunda ve ölçüsünde gündeme gelen bir işgal karşıtı mücadele durumu ile ulusal sorunu çözülmemiş bir diğer durumu aynılaştırmak hiç bir şekilde doğru olmayacaktır.

·İşgalciler, askeri güçlerini çeker ya da artırır, kesin olan şudur ki işgal edenler ve bir biçimde işgale ortak olan emperyalist devletlerin neredeyse tamamı (ve bölge sömürgeci devletleri) Arap ulusunun egemen niteliğini değiştirme siyasetine ve pratiğine sahip bulunmamaktadırlar. Kürt ulusunun özgür ve bağımsız bir siyasal statü elde etmesini istememekte bu anlamda Irak özgülünde Arap ulusunun ezen ulus konumunda kalmasına itiraz etmemektedirler.

·Emperyalist devletlerle ilişki içinde olan Kürt burjuvazisi kendi önderliğinde bir siyasal-idari yönetime sahiptir. Pratik olarak belli bir süreden bu yana Kürdistan’ın Güney parçası esasında sömürgeci Irak devletinin denetiminde değildir. Fiili olarak Kürtler kendi kendilerini yönetmektedirler; iki ayrı yerel hükümet şeklinde de olsa yönetim ulus olarak Kürtlere aittir. Bu konumlarını koruma ve hatta giderek daha üst bir noktaya taşırma gayretleri anlaşılırdır. İşgal değerlendirmeleri bağlamında Kürt özerkliği hesaba katılmadığı için bir dizi devrimci yapı hatalı bir tutum içindedir.

·Irak’ta antiemperyalist bir direniş bulunmamaktadır. Bütün emperyalist devletleri, genel olarak emperyalizmi hedefleyen bir direnişten kesinlikle bahsedilemez. Hareketin içinde devrimci güçlerin -neredeyse- yokluğu ve işçi-emekçi kesimlerin zayıf kalışı vb. nedenlerle “emperyalizm karşıtı hareket” saptaması yapılamaz.

·Anti ABD temelde, belli bir programa ve hedefe sahip, kendi içinde örgütlü vs. bir direnişin varlığından da bahsetmek çok güç. ABD karşıtı bir söylemin varlığı ile, sözkonusu hareketin kastettiğimiz anlamda bir antiABD direniş olduğu sonucuna varamayız.

·Bazı güçlerin “vatan savunması” argümanına sarılmaları gayet normaldir. Ve fakat bu savunu içinde bulunanların ezici çoğunluğunun gerçekten vatanlarına sahip çıkan yurtseverler olduklarını söyleyebilecek durumda değiliz. İktidar için hesap yapan ve bu hesabın içinde herhangi bir emperyalist devletle işbirliğini savunan; somut olarak ABD emperyalist devletinin önderliğindeki işgalcilerin kendilerini iktidara ortak etmeleri halinde vatanı satmaya dünden hazır vatan savunucularının(!) bu “silahı” yalnızca aldatma amacı ile kullandıkları tespit edilmelidir.

·Irak devleti yıkılmamış, parçalanmamış ve bölünmemiştir. Başta işgal edenler olmak üzere, hiçbir emperyalist devlet verili anda yıkılmış, parçalanmış ve bölünmüş bir Irak istememektedir. Öyleyse bugün için birleştirme ve yeniden devlet kurma, kendi kaderini tayin anlamında devletine kavuşma sorunu-görevi Arap ulusunun önünde durmamaktadır.

·İşgal’e karşı çıkanların neredeyse tamamı Kürt ulusunun özgürlüğüne, kendi kendini yönetmesine de karşı çıktıkları dikkate alındığında, ulusal kurtuluşçu olarak gösterilenlerin kendilerini kurtarırken(!), diğer bir ulusu ise sömürge cenderesinde tutmaya devam ettikleri; özgürlüklerini başkalarının köleliğinin devamı üzerine oturttukları unutulmamalıdır.

·M. Barzani ve C.Talabani somutunda, bir ulusun işbirlikçi gösterilmesi, Amerikancılıkla suçlanması ve askeri hedefler içine konulması vb. tavrının savunulması, üstelik böyle bir yaklaşımın devrimcilik ve hele hele komünistlik adına yapılması son derece kötüdür. Kürdistan’da (elbetteki Irak’ta da) geliştirilen bir dizi terörist saldırı ve provokasyona tavır alınmaması vb. devrimcilik adına savunulacak şey değildir.

·PDK ve YNK’ye ateş püskürtmeye gerek yok, burjuva partiler olarak rollerini oynuyorlar. Kürt burjuvazisinin de her ulusun burjuvazisi gibi emperyalist devletlerle işbirliği kurma hakkı var. Bu iki partinin liderliğinden direnişçi bir tavır beklemek, anti işgal tutumlar aramak ve ABD karşıtlığı yapmalarını istemek vb. beklentilerinden / yakınmalarından vazgeçilmelidir.

·Bugüne kadar burjuva önderlik altında mücadeleye dahil olan Kürdistanlı işçi ve emekçilerin işgal karşıtı bir tutum içine girmemeleri -bir yerde- anlaşılırdır. Burjuva önderliğin etkisinin yanında, dün kendilerini yoketmeye çalışan Baasçılarla aynı konuma düşmemek kaygısıyla işgale karşı çıkmamaları ise kesinlikle tasvip edilemez.

·Direnenlerin, sırf direndikleri için desteklenmesi olacak şey değildir. Niçin ve neden direndikleri bilinmeden, hedefleri üzerine yeterli bilgiye sahip olunmadan ve üstelik bilinenlerin ise çoğunlukla eski rejimi geri getirmek isteyen ve gerici-faşist bir iktidar kurmak isteyenlerden müteşekkil olduğu gözönüne getirildiğinde direnenlerin haklılığı ve meşruluğu, desteklenmesi düşünülemez.

·Irak’ta ulusal kurululuşçu bir çizgide direnen bir gücün olup-olmadığı bilinmiyor. Bazı yapıların isimlerine bakarak, ulusal kurtuluşçu olduklarını söylemek olanaksız. Her ne kadar kimileri (üslelik devrimcilik adına) “ulusal kurtuluşçular” tespiti yapıyorsa da durum böyle değildir. Varolan hareket genel çerçevede ulusal direniş olarak adlandırılamaz; diğer şeyler bir yana, şu ana kadar ulusal kurtuluş yönünde bir programla ortaya çıkan olmamıştır.

·Savaş, esas olarak pastadan pay kapma üzerine yürümektedir. İşgalciler payın büyüğünün kendilerine geçmesi için yıllarca yaptıkları hazırlığın ertesinde askeri işgalle birlikte inisiyatifi ele aldılar ve şu anda diğerlerine (içeride ve dışarıda) ne kadar pay vereceklerini / verebileceklerini vs. hesap ediyorlar. İşgale karşı çıkanlar bağlamında ezici çoğunluk (askeri anlamda güç olanların neredeyse tamamı) aslında payın bölüşümünde kendi hisselerinin oranını ne kadar yüksek tutabileceklerinin hesabı / direnişi içerisindedirler. Niteliği ve gücü bilinmemekle birlikte, işgale karşı çıkan işçi ve emekçiler dışta tutulduğunda, esasında karşıdevrimin kendi içindeki bir hesaplaşmasıdır yaşanan....

·Irak’taki Arap ulusunun farklı mezheplerinin yürüttüğü direnişin işgalin bitmesini-son bulmasını hedeflemediği, bilakis işgalcilerden kendi paylarını verme garantisi peşinde oldukları yeterince açığa çıkmıştır. Bunların içinde Sünnilerin daha çok direniş göstermesi (bazı sol kesimlerin hayranlığını kazananlar yani!) ise gayet normaldir; çünkü bunlar otuz yıldan fazla bir zaman süresince iktidar iplerini ellerinde tutmuş, Irak’ı yönetmiş ve devlet imkânlarıyla her alanda hakim hale gelmiş bir mezhep olmaları itibarıyla kaybettiklerinin -en azından bir kısmını- geri almak istemektedir. Şiilerin bunca zaman iktidardan dışlanmış hallerine şükretmedikleri dikkate alındığında, her yola başvurup iktidarda iyi bir yer kapmak için didinip durdukları ise çok açık.

·İşgal ve bununla bağlantılı olarak iki mezhebin durumunun ele alındığı yerde de abartıdan kaçınmak şart. Mezhep ayrımı üzerinde kendilerini vareden güçlerin birbirlerine karşı düşmanlıkları devam ediyor. Bir-iki gelişme ve yakınlaşma örneğinin ertesinde mezhepsel çelişme ve problemlerin “ortadan kalktığı” ve “aşıldığı” vb. türünden değerlendirmelerin gerçekle alakası yoktur.

·ABD ve ortakları pay dağıtımında başta yaptıkları hatayı gidermeye çalıştıkça, direnenlerin büyük bir bölümünün ne için direndiklerini kamuoyu daha fazla bilme durumundadır. Bir yıl öncesine kadar işbaşında bulunan Baasçıların tekrar göreve getirilmeleri ve kendilerinden yararlanılacağı sözünün verilmesi karşısında bunların ne yaman(!) direnişçiler oldukları görüldü. Öyle ya, burjuvazi arasındaki çatışmada büyük haydut küçüğüne gözdağı vererek (bazen başka yollarla), istediği kadar pay vermede -bir bakıma zoraki memnun etmede- başarılı olabilmektedir. Bu çizgi, bundan sonraki süreçte daha yaygın uygulandıkça diğerlerinin de -şu anki durumlarından haraketle- aynı yola gireceğini söyleyebiliriz.

·Irak proletaryasının ve halklarının görevi bellidir: kendi burjuva iktidarlarını yıkmak; emperyalist işgale ve evet emperyalizme karşı bağımsız ve demokratik halk demokrasisi ülkesi ve sosyalizmin inşasına giden yolu hazırlamaktır.

·Kürdistan (Güney) proletaryasının ve halklarının görevi: burjuva milliyetçiliğinin peşine düşmemek, bağımsız ve demokratik Kürdistan için mücadaleyi yükseltmek; kardeş Irak Arap proletaryasının ve halklarının devrimci mücadelesi ile enternasyonalist ilişkiler geliştirmek ve işgale karşı mücadele etmektir. ABD+İngiliz işgali, Irak’ın olduğu kadar, aynı zamanda dolaysız bir şekilde Kürdistan’ın da bağımsız ve özgür bir ülke haline getirilmesi mücadelesi ve amacına karşı geliştirilmiş, bir saldırganlık olarak mahkum edilmeli ve her alanda bu barbarlığa karşı devrimci temellerde direniş geliştirilmelidir.

KÜRDİSTANLI BAZI PARTİLERİN TUTUMU ÜZERiNE...

Bu bölümde, Kürdistan’da sol, ilerici, ulusalcı hareket-çevrelerin ABD+İngiliz emperyalist devletlerinin işgali ve Irak’taki direniş, Güney’deki gelişmeler bağlamındaki tavırları üzerine bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Kürdistan’da, komünist, marksist-leninist, devrimci iddiasına sahip çok az sayıda çevre bulunmaktadır. Daha çok ulusalcı-yurtsever-demokrat çerçevede bir iddia hakim durumdadır; bunların içerisinde yeralan bazı güçler ise kendilerine sosyalist demektedirler. Sosyalist iddiasına sahip bulunanlar arasındaki farklılıklar kadar, ulusalcı iddiasına sahip olanlar arasında da çok farklı tonlara-renklere sahip çevreler vardır. Öyle ki, ulusalcılık adına hareket etmelerine rağmen “Kürt milliyetçisi” kimliğini haketmeyenlerden bütünüyle parçacı ve ulusalcılığı içselleştirmemişlere değin pekçok güç-çevre mevcuttur...

Değişik parçalardaki onlarca parti-çevrenin hepsinin konu hakkındaki değerlendirmelerini bütünlüklü bir şekilde birarada temin etmek mümkün olmadı. Bu durumda esas olarak Kuzey’deki kimi çevrelerle (Güney’de ise PDK) sınırlı bir değerlendirme yapacağız.
Kürdistanlı bazı parti-çevrelerin ABD+İngiliz işgali bağlamında yaptıkları değerlendirmelere bakalım...

·PSK:
PSK somutunda, Kemal Burkay’ın değerlendirmelerine yer vermek yeterlidir. Konu üzerine yaptığı iki ayrı analizde K.Burkay şunları belirtiyor:
“Irak olayında kimi sol çevreler, Bush’a , ya da Amerikan emperyalizmine karşı olma gibi bir gerekçeyle, El Kaide ve Taliban türünden bir ortaçağ fanatizmini, Irak’ taki kanlı, şoven Saddam rejimini savunma gibi akıl almaz, gülünç bir duruma düştüler. Buna sağlıklı bir sol siyaset denebilir mi? Besbelli bu, şu bildik “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı.
(...)
“Amerika egemen güçlerinin, üstelik Bush yönetimi gibi oldukça daha sağda bir yönetimin, Irak ve diğer Ortadoğu ülkeleri için demokrasiyi istemesi mümkün müdür, bu çıkarlarına uygun düşer mi? İşte sorun buruda. Bize göre belli koşullarda düşebilir.” (Dema Nü, 15-30 Nisan 2004]
Çok açıkça görüldüğü gibi, Kemal Burkay “kimi sol çevreler”in “Saddam rejimini savunma”sının karşısına “Amerika egemen güçlerinin” bölgeye, bu arada Kürdistan’ın Güney’ine de demokrasi getireceğini savunarak çıkıyor. Böylece, kendisi de objektif olarak eleştirdiği kesimlerin durumuna düşmüyor mu sorusu tam da bu bağlamda önem taşıyor. K. Burkay’da, kendisinden yukarıya aldığımız yerdeki muhatapları gibi bir bakıma “düşmanımın düşmanı dostumdur” esprisi temelinde hareket ediyor. Eğer ABD Ortadoğu ülkelerine demokrasi getirecekse / getirebilecekse, böyle düşünenlerin ABD’nin neden önce Suudi ve benzer “ortaçağ fanatizmini” temsil eden devletlere sözkonusu demokrasiyi götürmediği sorusuna yanıt vermeleri gerekmez mi? Ya da şu ana kadar hangi ülkeye ABD veya ingiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Rusya ve diğer emperyalist devletlerin demokrasi götürdüğünü, ya da demokrasi için yolu açtıklarını gösterebilirler mi? Bu ve benzer soruların yanıtlanması gerekir; bize göre tarih, belgeler ve olgular buna hayır diyor. Bu tespitimize itirazı olan varsa, itiraz sahipleri iddialarını kanıtlamalıdırlar.

Kemal Burkay, Dema Nü dergisinin bir başka sayısında ise şunları belirtiyor:
“Bu işin bir yanı. Diğer yanına gelince, bugün Irak bakımındım gözden kaçan, ya da bazı çevrelerin bilerek gözden kaçırdığı şudur: Amerika hangi nedenle Irak’ı işgal etmiş olursa olsun, orada demokratik bir rejim kurmayı çıkarlarına uygun buluyor.
(...)
“Bizdeki solcuların çoğuna göre emperyalist Amerika koşullar ne olursa olsun herhangi bir ülkede demokrasi güçlerini desteklemez.
(.....)
“Her şey açık: Direniş güçleri denen kesim gerici bir savaş yürütüyor. ABD işgalinin bir an önce sona ermesi, egemen, demokratik ve barışçı Irak’ın gerçekleşmesi, bu kesimin yenilgisine bağlıdır.” (31 Ağustos-15 Eylül 2004)
Bu tespitleri yapanlar, antiemperyalist bir politikanın savunucusu olmadıkları için emperyalist işgal karşıtı bir tavır takınmalarını beklemiyoruz. Mesele, emperyalist işgali, hatta daha da önemlisi bazı emperyalist devletleri demokratik rejimlerin kurulmasının öncüsü gösteren tavrın Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi ve somut olarak Güney özgülündeki yanlışlığını ortaya koymaktır. Bu vesile ile bir kez daha belirtmek gerekir ki, ABD ve İngiliz emperyalistlerinin (bu arada diğer emperyalist devletler de) Kürtler için ve güncel bakımdan da Güney için özgürlük getirdiği ve bunu kalıcılaştırmak istediği tespitleri gerçeklerle uyuşmamaktadır. İddia edilenlerin ne kadar gerçeklerle alay etmek anlamına geldiğini ayrıntılı belirtmeye gerek yok; Saddam ve Rumsfeld’in aynı karedeki yanyanalıkları her şeyi anlatmaya yetiyor. TC’nin en has koruyucu dostunun ABD devleti olması veya dünün İran şahına desteğini vs. anmaya da lüzum yok; şu an Sudan’da, Orta ve Güney Amerika ülkelerinde yaptıkları ve en son yardım adı altında Endonezya’ya askeri çıkartma vb. herşeyi ortaya koyuyor...

Kısacası, dün özgürlükçü değildi Amerikan emperyalizmi, bugün de özgürlükçü değildir. Hiç bir ülkeye özgürlük götürmediğini, üstelik özgürlük götürüyorum adı altında kölelik ve esaret götürdüğü ise fazlasıyla belgelidir.

·KONGRA-GEL:

Abdullah Öcalan’ın yaklaşımları temelinde soruna yaklaşan bu partinin tavrı da özünde işgal karşıtlığı temelinde değildir. Durumdan istifade etme esprisi penceresinden meseleyi ele almak şeklindedir. Konu bağlamında A. Öcalan şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Diğer nedenlerin yanı sıra, bölgemizde yaşanan siyasal gelişmeler de bizi acilen böyle bir kongre toplamaya zorlamıştır. Dolayısıyla ABD’nin müdahalesini doğru okumak ve anlamlandırmak gerekiyor. ABD’nin Irak‘a müdahalesi dar bazı ekonomik çıkarlar, salt petrol ya da egemen olma arzusu ile açıklanamaz. Bunlar ABD politikasının değişmeyen renkleri olsa da, olay esas olarak tıkanan sistemin açılması hamlesidir. Ortadoğu’da eski statükonun aşılıp yenisinin kurulmaya başlandığı yeni bir sürecin başlatılmasıdır. Bu müdahaleyle Ortadoğu yeniden yapılandırılıyor. ABD’nin küresel çapta emperyal bir imparatorluk kurma peşinde koşuyor olması bu gerçeği hiçbir biçimde değiştirmez. Kaldı ki, ABD’nin bu hedefiyle Ortadoğu’daki otoriter, oligarşik ve teokratik rejimlerin mevcut gerçeği çelişki ve çatışma içindedir. Halkımızın geleceğini de yakından ilgilendiren bu gelişme karşısında elbette kayıtsız kalamayız.
(...)
“ABD’nin Irak‘a müdahale ederek Saddam rejimini yıkması, hegemonik karakter ve amaçlarının varlığına karşın bölgemizde demokratikleşmenin yolunu açmak açısından olumlu sonuçlar doğurmuştur. Koalisyon güçlerine karşı eski rejim yanlıları, dinci ve milliyetçi kesimlerden kaynaklanan belli bir direniş olsa da,sonuç itibarıyla bakıldığında bunların başarı şansı yoktur. Yaşamın kaotik durumuna rağmen süreç bölgenin yeniden demokratik yapılandırılması yönünde ilerlemekledir. Bu da Kürdistan özgürlük Hareketi olarak bizim bölgenin demokratikleştirilmesi ve Kürt sorununun demokratik esaslarda çözülmesinde Kürtlerin artan stratejik önemine uygun daha atak ve inisiyatifli davranmamızın koşullarını sunmaktadır.” (Kürdistan Halk Kongresi Demokratik Kuruluş Belgeleri, Çetin Yayınları, Aralık 2003 İstanbul, sayfa 18-19)
Bu satırların K. Burkay’ın iddialarından fazla bir farkı yok. Başka bir ifade ile buraya aktardığımız değerlendirmelerinde anti-emperyalist ve tutarlı temelde anti-ABD’ci bir tavır sözkonusu değildir.

Yukarıdaki aktarma ışığında soruna yaklaşan Duran Kalkan Eylül 2004 itibarıyla şunları belirtme ihtiyacı duyuyor:
“KONGRA-GEL, ABD çatışma halinde değil. Ne bizim böyle bir politikamız var ne de ABD‘nin güncel politikası bunu gerektirecek durumda.Özgür iradeye dayalı bir ilişki olmak zorunda.”
Açıkça görüldüğü gibi. Kongra-Gel yöneticileri ABD ile ilişki kurmaktan yana. Demek ki, diğer pek çok Kürt ve Kürdistanlı çevre gibi, bu kesim de Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi doğru ve gerekli bulmuyor, bilhassa “Kürt sorununun” çözümü için ilişkilenmeyi benimsiyor. Bu parti de, ABD ile ilişki kurmak isteyebilir, kurabilir de. Bu parti bağlamında özel olarak dikkati çeken şey, ABD’nin Kongra-Gel’in isteğine rağmen bilinen siyasetini, yani imha etme ve sömürgeci TC politikalarına destek verme tavrını sürdürmede ısrar etmesidir. Dahası, ilişki kurma talebine olumlu yaklaşması bir yana yakın zaman önce gerçekleşen üçlü zirvede görüldüğü gibi güncel politika bakımından da bir şekilde tasfiye etme planları geliştirmeyi tercih ediyor.

ABD ile ilişkiler bağıntısında bir kez daha belirtmek gerekir ki, her parçadaki Kürdistanlı işçi, köylü ve emekçilerin önündeki temel görev Kürt ulusunun özgürlüğü ve ülkenin bağımsızlığı için mücadeleyi büyütmektir.

·PDK:
Bu partinin emperyalist devletlerle ilişki kurma bağlamındaki genel yaklaşımları üzerine -bu yazıda- durmayacağız. İşgal ve sonuçlarına dair ne düşündüğünü ise Mesud Barzani ile Serbesti dergisinin yaptığı röportajdan aktaralım:
Serbesti: Sanırım 2001‘in sonunda, siz Mam Celal’la birlikte, gizli bir şekilde Washington’a gittiniz. Washington yönetimi o sıra size herhangi bir garanti verdi mi?
Mesud Barzanî: Tabii, Kürdistan‘ın bugünkü durumuna baktığımızda Amerika ‘nın bize yaptığı yardımlar az değil. Amerika Kürtlerle ilgili çok bilinçli bir politika izledi. Tabii ki, Amerika her konuda istediğimiz gibi hareket etmiyor. Ancak Amerika‘nın rolü bizim için çok önemlidir.
Serbesti: Bilindiği gibi bu ayın sonunda işgal yönetiminin süresi bitiyor. İşgal yönetiminin sona ermesiyle birlikte, Amerika ordusunun da Irak’ı terk etmesi yönünde yoğun tartışmalar var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Mesud Barzanî: Hayır, biz bu şartlarda Amerika ve Britanya askeri güçlerinin Irak’tan çıkmasını doğru bulmuyoruz. Söz konusu olan askeri güçlerin, bu şartlarda Irak’ı terk etmesi, Irak’ta büyük bir kaosa yol açacaktır; muhtemelen büyük bir felaket meydana gelecektir.Tabii ki, biz hiçbir yabancı askeri gücün ne Kürdistan’da ne de Irak ‘ta kalmasını istemiyoruz. Zamanı geldiğinde tüm yabancı askerlerin Irak’ı terk etmesini istiyoruz ancak şimdi bunun zamanı değil.”(Haziran-Temmuz 2004)
Mesud Barzanî değişik açıklamalarında ABD’nin işgaline karşı olmadıklarını belirtti. Kürt ulusal sorununun çözümü bağlamında sahip bulundukları program doğrultusundaki tutumlarını ısrarla savunan bir güç olarak dikkati çeken bu parti işgal güçlerine karşı siyasal tavır olarak mevcut durumdan istifade etmeyi öne çıkaran bir politika güderek hareket etmeyi tercih ediyor. Zaten öteden beri şu ya da bu emperyalist devletle ilişkisi olan ve görüşmeler yapan bir parti olarak ilişki kurmayı reddetmiyor. Anlayışı “bir büyük gücün desteğine ihtiyaç var” mentalitesine dayandığı için, bu büyük güç dün Sovyetler Birliği idi, dönem değişince, ABD oldu. Bugün büyük emperyalist güçlerden ikisi doğrudan Kürdistan’da bulunduğu için dolaysız bir şekilde bu iki büyük gücün yanında konumlanmayı benimsiyor, buna uygun hareket ediyor.

PDK’nin bu tavrı için “neden böyle yapıyor?” şeklindeki bir yakınmaya hiç gerek yok. Kendilerine tam da uygun olanı yapıyor ve üstelik bu kez önceki deneylerden de öğrenerek daha başarılı bir grafik çiziyor.
ABD ile ilişkileri doğru ve gerekli bulan politikalarıyla, herhalde(!) emperyalist işgale karşı peşmergelere silah başı çağrısı yapacak halleri yoktu. Kürdistan’ın Güney’ini yönetmeye talip bir amaç taşıyan Kürt burjuvazisinin, üstelik bir biçimde zaten kendi bölgesini yöneten “iktidar”daki Kürt burjuvazisi olarak Amerikan işgaline karşı çıkmasını beklemek abesle iştigaldir.

Şu ana kadar (ve hâlâ) güdük bir Kürt iktidarı var ve bu sınırlı yapısıyla yönetici durumda bulunan burjuvazi herhangi bir emperyalist devletini kendisini koruyacak / tanıyacak temelde destek bekliyor.

Kürt komünistlerine düşen görev, olgular temelinde meseleye yaklaşmaktır. Biz, PDK’nın ABD işgaline karşı çıkmasını beklemiyoruz. Çünkü amacı ve politikaları böyle bir karşı çıkışa imkân sunmuyor. Dönemsel olarakta, şu anda geçici / bir süre için de olsa anti-ABD’ci davranmasının zemini-koşulları yoktur. Hal böyle iken ne diye olmayacak bir şeyin peşine düşüp zaman kaybedelim ki? Boş bir beklentiye kapılmaktansa., Güneyli halkımıza PDK politikalarının gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü getirmeyeceğini anlatmak ve somut olarak ABD hayranlığıyla Kürdistan’ın özgürleşemeyeceğini propaganda etmek....,bu göreve yoğunlaşmak doğru ve gerekli olanıdır.

ABD’YE KARŞI MÜCADELE YÜRÜTMEMENİN BAZI GEREKÇELERi...

Kürdistan’ın bütün parçalarındaki sol, ilerici, ulusalcı hareket-çevrelerin ezici çoğunluğunun emperyalizme ve emperyalist devletlere karşı mücadele programına sahip bulunmadıkları biliniyor. Aynı güçler, dönemsel bakımdan da bugün için ABD+İngiliz emperyalist devletlerinin Irak ve Güney işgaline karşı mücadele çağrısı yapmıyorlar. Bu politik duruş, özellikle Güneyli güçler arasında oldukça hakimdir. Birkaç noktada, bunun nedenleri üzerine duralım.

·Baas + Saddam diktatörlüğünün yıkılması faktörü:

Güney’deki Kürtler arasında, özellikle de önderliğe yakın Kürt kesimleri arasında ABD’ne karşı belirgin bir karşı çıkışın olmayışının en önemli nedenlerinden biri, ABD’nin öncülüğünde Saddam rejiminin yıkılması, yani son otuz yılın Irak sömürgeci devletinin temsilcisi Baas yönetiminden kurtulmalarının yarattığı politik ortamın çok büyük, rolü vardır.

Sömürgeci Baas diktatörlüğünün -neredeyse- on iki yıla yakın bir zaman Güney’ in büyük bir kesiminde politik iktidarının bulunmayışının doğrudan ABD öncülüğündeki güçlerin eliyle sağlanmış olmasının; Kürtlerin kendi kaderlerini yönetir hale gelmelerinin; Kürdistan Federe Devleti’nin kurulmasının vb. ABD tarafından yaratılan imkânlarla elde edildiğine bizzat tanıklık eden Kürt kitleleri kendilerini Saddam’dan kurtaran ABD’ne karşı sanki ödemeleri gereken bir borçları varmış gibisinden bir duygu ve yaklaşım içinde hareket etmekledirler. Bırakın ABD’ne kafa tutmayı bilakis ABD’ye şükranlarını sunmaktadırlar. Geniş halk yığınlarının böylesi bir tavır sergilemeleri kuşkusuz ki başlarındaki önderliklerin marifetiyle mümkün olabilmektedir. Düşmanlarından kurtulabilmek için büyük bir gücün desteğine ihtiyaç duyduklarını savunan ve bu çizgi doğrultusunda kitleleri eğiten (onlarca yıl, hatta neredeyse seksen yıldır bu içerikte bir propaganda ile kitleler yönlendirilmektedir...) siyasi önderliğin çabalarının ürününü topladığını teslim etmek lazım.

Emperyalist işgal objektif olarak iç düşmanın iktidar mekanizmasında bir değişiklik yaratmıştır. Bu gelişme, Güney’deki halkımızın mücadelesine olumlu şekilde yansımıştır. Ancak bu hiç bir şekilde doğan fırsattan istifade ederken, önceki işgalcinin yerine gelen-geçen ve asli görevi de yeni bir iç düşman hazırlamak olan işgalcilerin kutsanması ve onların yanında yeralınması anlamına gelmez-gelmemelidir.

Kürdistanlı işçi ve emekçilere, ABD veya bir başka büyük gücün şemsiyesi altında özgürlüğün ve bağımsızlığın gelemeyeceğini; somut olarak emperyalist işgale karşı çıkılmadan ve emperyalist işgal güçleri ülkeden atılmadan özgürlük ve bağımsızlıktan bahsedilemeyeceği gerçeğini anlatmak ve bu temelde örgütlemek Kürt komünistlerinin görevidir.

·Saddam dönemi Irak’ını geri getirmek isteyenlere karşı duyulan tepki...

Değişik nedenlerle ABD+İngiliz işgaline karşı çıkanların içinde Baas-Saddam rejimi döneminde iktidarı elinde tutan kesimlerin küçümsenmeyecek bir rolü ve güçleri olduğu çok açık.Bunlar gayet net bir şekilde geçmiş iktidarı geri getirme derdindeler ve bunu gizleme gereği de duymuyorlar. Geçmişte Irak ve Kürdistan’da katı bir gerici-faşist diktatörlüğün uygulayıcıları olan bu kesimin tekrar iktidar olma şansını yakaladıklarında aynısını-benzerini yapmak isledikleri kendi beyanları içinde yeralmaktadır. Bu gerici diktatörlüğün geçmişte neler yaptıklarını burada ayrıntılı ele alma şansımız yok; ama Güney’de yaptıklarından bazılarını sıraladığımızda, bu parçadaki Kürt halk kitlelerinin Baas-Saddamcılarla neden aynı karede yeralmak istemedikleri az-çok anlaşılır hale gelecektir.

·Mart Otonomi’sini yıkıp hemen ardında topyekün saldırıya geçen;

·Enfal hareketinde 180 bin Kürdü, sırf Kürt oldukları için Arap çöllerinde yokeden;

·Halepçe suçunu işleyen;

·4000 bin yerleşim birimini yakıp-yıkan;

·Yüzbinlerce Kürdü sürgün eden;

·Onbinlerce Kürdü katleden...


Amerikan işgaline karşı direniş gösteren Baasçılar işte bu tablonun yaratıcıları, sömürgeci-faşist politika ve pratiğin sahipleridir.

Bazıları, buna rağmen Kürt çevrelerinin, kimliklerinde yalnızca barbarlık yazan bu faşist çetelerle yanyana olmalarını bekliyor. Baas-Saddam artıklarının yanında Kürtleri göremeyince de inanılmaz ölçüsüzlükte Kürtler hakkında “hain”, “uşak”, “savaş ağası” vs. teranelerini öne sürmeyi yeğliyorlar.

Bu beklentiye, bir dizi Kürt çevresinin tepkiyle ters yanıt vermesi anlaşılırdır. Ancak iki taraflı bir hata böylece birbirini tamamlamış olmakladır ki, bu olumsuzluğu daha çok derinleştirmektedir.

Kimi Kürt çevrelerinin sadece işgale karşı çıkanların kimliklerine atıfta bulunması ve özenle Amerika’nın “Kürt dostu” politikalarına sahip olduğunu öne çıkartmaları ve buradan hareketle Amerikan+İngiliz işgaline karşı Kürt emekçilerinin mücadele etmesine gerek olmadığı vb. çağrıları bilinçli yapılmaktadır.

Bugün, Kürt proletaryasının ve emekçilerinin elbetteki Baas-Sadam artıkları ile aynı karede yeralmamaları gerekir, ve fakat iki düşman tarafın birbiriyle savaşında Kürt proletaryasının ve emekçilerinin görevi bu iki düşmana karşı da mücadele yürütmektir. Yoksa Baas-Saddam artıklarıyla, El Kaidecilerle aynı safta görünmemek kaygısıyla hareket edip, işgale karşı mücadeleden kaçınmak çare olmadığı gibi, doğru da değildir.

·Baas-Saddam dönemine hayran olanlara duyulan tepki...

Türkiyeli pekçok sol çevre, yeni Irak bayrağı üzerine bir dizi enterasan senaryo üretti. Kimine göre “kölelik bayrağı” idi kimine göre “bir bez parçası“ydı. Bazıları ise devrimcilik, sosyalistlik adına Baas dönemi Irak bayrağını gösterilerde taşımayı vazgeçilmez bir tutku haline gelirdi... Devrimcilik, sol adına gösterilen bu yaklaşımlar-tablo karşısında doğal olarak belli Kürt kesimleri arasında tepkiler gelişti.

Baas dönemi Irak bayrağını “direniş bayrağı” şeklinde lanse edenlerin içine düştüğü açmaz belki kendilerine fazla dokunmayabilir, fakat sömürge bir ulusa mensubiyetin verdiği anlaşılır ulusal hassasiyet sahibi Kürt kitlelerinin devrimcilik adına Baas bayrağını taşıyanlara tepki duyması çok normaldir.İstanbul sokaklarında Kürt bayrağını eline almaya bile tenezzül etmeyen egemen ulus devrimcisinin Irak bayrağını kendine bayrak edinmesi karşısında yalnızca sıradan Kürdün değil, politik kesimlerin de tepki duyması anlaşılırdır.

Kürt kitleleri ve kimi politik kesimlerindeki bu tepki, eleştiri düzleminde öne çıkarılır ve hatalı konumda duran egemen ulus devrimcilerinin düzeltilmesine yöneltilebilirse olumlu bir iş yapılmış olacaktır. Yoksa, tepkili davranıp çareyi emperyalist devletlerden aramak Kürt emekçilerinin işi olmamalıdır. Kısacası, Baas bayrağını taşıyanların karşısına Amerikan bayrağıyla çıkılmamalıdır.

·Büyük devletlere yönelme eğilimi...

Kürt ulusunun mücadeleci kesimlerinin çok büyük emek ve zahmetlerle yürüttükleri ulusal kavgada, dışarıdan bir büyük güce dayanma eğilimi her zaman korunmuştur. Berzenci’den, Seyit Rıza’dan, Kadı Muhammed’den, Mustafa Barzanî’ye kadar mücadeleye önderlik edenler dış bir güç, dünya siyasetine yön vermede ağırlığı olan bir devletle ilişki kurma arayışını savunmuş ve bulabildikleri her fırsatta buna uygun davranmışlardır. Ve fakat bu dış güçler için Kürt ulusunun özgürlüğü ve Kürdistan’ın bağımsızlığı değil, kendi çıkarlarını koruma-geliştirme tavrı (bir dönemin Sovyetler Birliği hariç) belirleyici olmuştur. Ne var ki sözkonusu önderlikler bu çarpıcı olgudan bir türlü ders çıkartmamışlardır.

Kürdistan’da bugün de benzer bir gelişme yaşanmaktadır. Güney somutunda ise emperyalist devletlere, somut olarakta ABD’ye karşı çok güçlü bir beklenti hakimdir.

Dikkat çektiğimiz noktada, artık bir gelenekten bahsedebiliriz.Bu gelenek nedeniyledir ki,Kürdistan toplumu ve özel olarak Kürt ulusu içinde emperyalizme karşı mücadele çizgisi gelişmemiş, kimi antiemperyalist yönelimler kalıcılaştırılamamış ve neticede gelinen yerde emperyalizme “kafa tutanlar” için en uç noktada “aklını kaçırmış” sözleri sarfedilebilecek kadar bir savrulma içine düşülebilmiştir.

·Perinçekçi takımın “2. İsrail” ve “Judaik devlet” tezine tepki...

Türkiyeli bazı gözü dönmüş azgın şoven ve sosyalşoven çevrelerin Güney’deki oluşum için 2. İsrail suçlaması temelinde açık bir saldırganlık içerisinde hareket ettikleri biliniyor. Genel planda Kürt ulusunun ulus olarak kimi haklarını alması yönündeki çabalara karşı ısrarla 2. İsrail eksenindeki saldırganlık haklı bir şekilde bir dizi Kürt çevresinde müthiş bir tepkiye neden olmaktadır. Bu ithama karşı oluşan doğal tepkinin doğru yöne kanalize edildiği söylenemez. Bunu yapabilecek güçlerin zayıflığı-yokluğu nedeniyle, bu kez Amerikan emperyalizminin şirin gösterilmesi ya da desteklenmesi hatasının önüne geçebilmek mümkün olamamaktadır. Açıkça belirtmek gerekir ki, şoven ve sosyalşovenlerin suçlamaları kadar, Arnerikan+İngiliz işgalinin anlaşılır gösterilmesi tutumu da Kürt ulusunun özgürlük mücadelesine ve Kürdistan’nın bağımsızlığına zarar vermektedir.

Unutulmasın ki, egemen sömürgeci ülkelerdeki şoven ve sosyalşovenlerin birleştiği esas konu her ne biçimde olursa olsun, Kürt ulusunun ulus olarak kendi kendini yönetmesini engellemektir. Bunlar için bu amaca hizmet eden her şey mubahtır; Kürtleri yanlışa yönlendirmekte dahil, bu konseptte her şey mevcuttur. Yalçın Küçük gibiler varsın istedikleri kadar “Barzani ve Talabani’nin İbrani kökenli olduğunu, orda kurulmakta olan devletin bir Kürt Judaik devlet olduğunu söylüyorum.” zırvalıklarıyla saçmalasınlar... (Bu ve benzer yaklaşımlar karşısında elbetteki “bundan bir şey çıkmaz” deyip, olayı orada bırakmamak lazım...) Irkçı Y. Küçük’ün tavrına tepki olarak “Kürdün ABD’ye kafa tutma gibi bir lüksü olamaz” demek ya da “ABD düşmanlığının Kürtlere bir faydası yok” yaklaşımlarına saplanmak Kürt ulusunun ulusal kurtuluş mücadelesine zarar vermektedir. Amerikan emperyalizminin (tıpkı öteki bütün emperyalist devletler gibi) Kürt ulusunun kurtuluşunu sağlama diye bir derdi yoktur, onun için belirleyici olanı çıkarlarıdır. Bugünkü çıkarları içinde en önemli olanlarından biri ise Kerkük petrol rezervlerine konmaktır...

Kürdün, emperyalizme kafa tutma derdi vardır-yoktur kısır döngüsüne girmeye gerek yok. Her ulus için geçerli olan bizim içinde geçerlidir; bizde de ulus kapsamında değişik sınıflar ve politik kesimler vardır ve ele aldığımız konuda herkes kendine özgü bir tavır-duruş içindedir. Bu çerçevede,Kürt burjuvazisinin ABD’ye kafa tutma derdi olmaz. Ama Kürt işçisinin, emekçilerinin, yoksul köylülerinin, işsizlerinin, gençliğinin emperyalizme karşı mücadele derdi vardır. Ulusal özgürlükten ve bağımsızlıktan yana olan herkesin de ABD ve öteki emperyalist devletlere karşı mücadele sorunu bulunmaktadır. Üstelik emperyalizme karşı mücadele meselesi ciddi şekilde acil güncel görevdir. Tersi durumda sittin sene ne Kürt ulusu gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşur ve ne de bağımsız Kürdistan “rüyası” gerçeğe döner. Özetlemek gerekirse, egemen ulusa mensup ırkçı, şoven ve sosyalşoven kesimlere tepki olarak emperyalist devletlere mandacılık çizgisine savrulmak zararlı ve tehlikelidir.

ABD HAYRANL1ĞINA KARŞI MÜCADELE...

Kürdistan’daki antisömürgeci ve anti-emperyalist mücadeleye olgular temelinde yaklaşmak gerekiyor. ABD ya da bir başka emperyalist devletle ilişkisi olan ve ilişki kurmak isleyenlere karşı sorumluluk duyarak yaklaşmak; sekter ve liberal tavırlardan uzak durmak gerekir.
Her halkın, ulusun özgürlük ve ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde emperyalist devletlerle ilişki kuranlar-kurmak isteyenler çıktığı / çıkabileceği gibi bizim ulusal kurtuluş mücadelesi sürecimizde de emperyalistlerle ilişki kuranların ve kurmak isteyenlerin varolması gayet anlaşılırdır. Ulusun değişik sınıf ve katmanlarından, farklı politik kesimlerden vs. oluştuğunun bilincinde olarak, her ulusun ulusal mücadele sürecinde yaşananların bir biçimde bizde de cereyan etmesi hiçte garip değildir. Herhalde Kürt ulusu ve mücadelesi yalnızca proletaryadan ve komünistlerden müteşekkil değil ki, biraz de emperyalist devletlerle ilişkilenenler karşısında ürpertiye kapılalım ve “olmaz böyle şey” diyelim. Hayır, bilakis ulusal mücadele sürecinde böylesi gelişmelerle çok fazla karşılaşacağımızın bilincindeyiz. Ulusumuzun bir kısmını oluşturan değişik burjuva sınıf ve kategorilerin temsilcilerinin şu ya da bu emperyalist devletle ilişki kurmaları-kurmak istemeleri normaldir ve fakat bu normal olan şey hiç bir şekilde ulusun bütününe maledilemez. Sözkonusu ilişkilerden hareketle Kürt ulusu “uşak”, “işbirlikçi” vb. zırvalıklarına maruz bırakılamaz.

Emperyalist Amerikan devletine dayanarak Kürt ulusunu “kurtaracaklarını” iddia edenlerin görüşleri bize garip gelebilir, ama yanılmamak gerekir ki, bunlar (özellikle bir kısmı) ileri sürdükleri tezlerinden gayet ciddidirler ve dahası söyledikleri yaygın bir kabul görmektedir. Kürt komünistleri olarak bizim bu olguyu ciddiye almamız gerekiyor. Emperyalist devletleri ulusumuza şirin gösteren bu tür politikalara karşı sistemli ve kapsamlı bir ideolojik mücadele yürütmek zorunludur. Güncel bakımdan ise Amerikan emperyalist devletinin Kürt ulusuna özgürlük getirmediği-getiremeyeceği gerçeği ısrarla gündemde tutulmalıdır. Kürt komünistleri ABD’nin;
·Mehabad Kürt Cumhuriyeti’nin yıkılması için elinden geleni yaptığını;
·Mart Otonomisi’nin yıkılması için koşulları olgunlaştırdığını;
·Halepçe ve Enfallerin yaşanmasına zemin hazırladığını;
·TC devletinin barbarlığına bütünüyle onay verdiğini;
·Sömürgeci düşmanlarımızı destekleyen ve statükoyu koruyan politikalara sahip bulunduğunu;
·Irak’ın yeniden şekillenmesinde ısrarla uniter Irak tezini savunduğunu;

bu ve benzer politika ve pratiklerini, güncel görevleri kapsamında yalın bir şekilde ortaya koymaya devam edeceklerdir.


DOĞRU TUTUM NE OLMALI?

Halihazırda Kürdistan’da gerçekten komünist kimliğine layık bir parti yok. Mevcut durumda ulusal mücadeleye değişik kategorilerdeki burjuva kesimlerin önderlik etmesi nedeniyle ortaya çıkan politik tabloda anormal olan fazla bir şey yok.

Burjuva önderliklerin emperyalist işgal bağlamındaki tutumlarına bakıldığında, Kürt ulusunun ulus olarak problemini çözmeye muktedir olamayacakları fazlasıyla açığa çıkmıştır. Yalnızca Güney’de değil, neredeyse bütün parçalarda emperyalizme ve onun bir bölüğünün bugün Irak ve Güney özgülünde gerçekleştirdiği işgale karşı ulusun gerçek kurtuluşu ve ülkenin bağımsızlığı yönünde hareket eden ciddi bir gelişmeden bahsedilemez.

Emperyalist devletlerden gelecek destek temelinde Kürt ulusunun herhangi bir parçada görece “rahat nefes alma” konumunu yakalaması mümkün. Kimi ulusal kazanımlar edinmesi ve güdük ölçüde “iktidar”laşması da olanaklı. Ne var ki, bizzat emperyalist devletlerin eliyle sağlanmış bu tür olanakların, emperyalist devletlerin çıkarları ile doğrudan bağlantılı olduğu ve haliyle değişen şartlarda çıkarlarına yanıt verecek yeni güçler nedeniyle sağlanan fırsatların rahatlıkla geri alınacağı(bunun böyle olduğunu daha önce yaşadığımızı anımsayalım); şu anda bunun bir dizi belirtisinin açıkça görüldüğü dikkate alınmak zorundadır. Gözüken odur ki, özellikle de ABD emperyalist devleti merkezi Irak devletini ayakları üzerine oturttuktan sonra Kürtlere gösterdiği alicenaplıktan yüzgeri edecektir. Daha şimdiden bir dizi gelişme buna işaret etmektedir...

Güney Kürtlerini çok büyük bir tehlike beklemektedir. Anda Kürt idari yapılanmasının varlığı ve giderek kurumlaşması (yarı-iktidar / iktidarlaşma süreci yaşanıyor) nedeniyle herkesin ilgi odağında Güney’deki gelişmeler bulunmaktadır. Hangi şartların ürünü olduğu gerçeği unutulmaksızın, bugün Güney’de gayet önemli ulusal kazanımların varolduğu olgudur. Dolayısıyla mevcut ulusal mevzinin kaybı halinde etkileri de çok büyük olacaktır. Zira bu gelişme tek başına Güneyle sınırlı kalmayacak, öteki parçalara da doğrudan yansıyacaktır.

Güney’deki idari yapının korunması kaygısıyla hareket edip emperyalist işgale karşı mücadeleyi gereksiz görme tavrı savunulamaz.

Uzunca bir zamandır ülkemizin Güney parçası emperyalist işgal altındadır. ABD’nin epey bir zamandır Güney’de konumlandığı (Çekiç Güç, uçuşa yasak sınır çizimleri vs.) artık sır olmaktan çıkmıştır. Ne var ki şu ana kadar herhangi bir ulusalcı Kürt yapısı bu işgale karşı mücadele çağrısı yapmamıştır. Bu bağlamda, haklı olarak sömürgeci işgalci devletlerin Kürdistan’dan defolmasını isteyen ulusalcı güçlerin neden emperyalist işgalcilere karşı da aynı tavrı takınmadıkları ciddi şekilde sorgulanmalıdır.

Kürt komünistlerinin tavrı, diğer bütün ulusalcı Kürt güçlerinin tavrından nitelik olarak farklıdır. Şu an yapılması gereken asıl şey bağımsız Kürdistan istemini öne çıkartmak ve doğrudun ayrılmayı-ayrı bir devlet kurmayı merkeze koymaktır. Ayrılma siyasetinde ısrar, aynı zamanda uniter Irak savunusunda direnen işgalcilere karşı da tavır demektir. Bağımsız Kürdistan istemi temelinde hareket etmek demek, emperyalist işgalcileri istememek anlamına gelecektir. Bu, aynı zamanda işgalcilere karşı direnen Irak işçi ve emekçi kesimlerin işini de kolaylaştıracaktır.

Bir süre önce (Eylül-Ekim aylarında),Güney’deki gösterilerde kitlelerin geleceklerine dair olumlu ve doğru istemler öne sürmeleri son derece önemli bir gelişme olarak görülmelidir. Süleymaniyeli emekçi kitleler başta olmak üzere, değişik yerleşim birimlerindeki Kürt halk kitlelerinin geleceklerinin nasıl bir idari yapılanma çerçevesinde olacağına ilişkin taleplerini dile getirmeleri, federasyon ve bağımsızlık istemlerini öne çıkarmaları ve dahası gelecekleri hakkında karar alınırken kendilerine danışılmasının ve görüşlerinin alınmasını ısrarla vurgulamaları tarihsel önemdedir. Ne var ki, bu gösterilerde mutlaka dile getirilmesi ve tavır takınılması gereken çok önemli birşey yapılmamıştır: Emperyalist işgale karşı mücadele çağrısı... Halbuki Süleymaniyeli kitleler bu gösteride somut olarak emperyalist işgale kargı çıkmalıydılar. İşgalin, Irak ve Kürdistan için kabuledilemez olduğunu haykırmalıydılar...

---------

(1) Bu makale Kürt komünist örgütlerinden Kürdistan Marksist Leninist Partisi'nin İnşası İçin KOMÜNİST HAREKET’in merkezi yayın organı olan WELATE YEKBUYİ’nin 2. sayısından alınmıştır. (DEVRİMCİ BÜLTEN YAZI KURULU)


Devrimci Bülten Sayı 43, Devamı...


|
_ _