[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 43 (4) }
| Devrimci BültenRSDİP MERKEZ KOMİTESİ’NİN İKİNCİ SOSYALİST KONFERANS’A ÖNERİLERİ

GÜNDEMİN 5,6, 7a, 7b VE 8. MADDELERİNE İLİŞKİN TEZLER: SAVAŞA SON VERİLMESİ İÇİN MÜCADELE;
PROLETARYANIN BARIŞ SORUNLARINA, PARLAMENTER
FAALİYETE, KİTLE MÜCADELESİNE VE ULUSLARARASI
SOSYALİST BÜRO’NUN TOPLANTIYA ÇAĞRILMASINA
İLİŞKİN TAVRI

Uluslararası Sosyalist Komisyon, İkinci Konferansı toplantıya
çağırırken, örgütleri bu sorunları görüşmeye ve önerilerini, göndermeye çağırmıştır. Aşağıdaki tezler, Partimizin bu çağrıya verdiği yanıttir.

V.İ.LENİN


1) Her savaş, savaşı yürüten devletlerin, daha önceki barış zamanlarında da —ama barışçıl yöntemlerle— yürüttükleri politikanın bir devamı olduğu gibi, savaşa son veren barış da, savaşın seyri içinde ulaşılan güç kaymalarının sadece bir saptanmasıdır.

2) Bugünkü burjuva toplumsal ilişkilerin temel direkleri var olmaya devam ettikçe, emperyalist bir savaş ancak emperyalist bir barışa, yani küçük halkların ve devletlerin, sadece savaştan önce değil, savaş süresince de muazzam bir gelişme göstermiş olan mali sermaye tarafından ezilmesinin yaygınlaşması ve güçlenmesine yol açabilir. Savaşan her iki grubun burjuvazisi ve hükümetleri tarafından savaştan önce ve savaş sırasında sürdürülen politikanın nesnel içeriği, ekonomik baskının, ulusal köleleştirmenin, politik gericiliğin artmasına yol açar. Dolayısıyla, savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, barış ancak kitlelerin politik ve ekonomik durumunun daha da kötüleşmesini saptayabilir — çünkü burjuva toplum varlığını sürdürmektedir.

Emperyalist savaşın sonucu olarak “demokratik bir barış” beklemek, —teoride— güçlerin savaş öncesi ve sırasındaki politikasını incelemek yerine boş laf etmek demektir, kitlelerin politik bilincini karartarak, egemen sınıfların yaklaşan barışı hazırlayan gerçek politikalarını gizleyerek ve onlardan şu en önemli şeyi saklayarak pratikte kitleleri yanıltmak demektir: Bir dizi devrim olmadan demokratik bir barış imkansızdır.

3) Sosyalistler kesinlikle reformların uygulanması için mücadeleden vazgeçmezler. Örneğin bugün de parlamentolarda, halkların durumunu düzeltecek önlemlere —bunlar ne kadar küçük olursa olsun— oy vermek zorundalar: Örneğin savaştan etkilenen bölgelerde oturanların uygun biçimde desteklenmesi için, ulusal baskının yumuşatılması için vs. Fakat tarihin ve tüm politik durumun ancak ve yalnız devrim tarafından çözülecek sorunlar damgasını vurduğu sorunlar için reform politikası vaaz etmek bir burjuva aldatmacasıdır. Bunlar emperyalizmin temel sorunlarıdır, yani tüm kapitalist toplumun devamına ilişkin sorunlar, son on yıllarda sadece olağanüstü hızlı biçimde değil, aynı zamanda —ki bu çok önemlidir— olağanüstü eşitsiz biçimde gelişen büyük güçler arasındaki yeni güç dengelerine uygun olarak dünyanın yeniden paylaşılması yoluyla kapitalizmin yıkılmasını geciktirme olanağına ilişkin sorunlardır. Kitleleri yanıltmaksızın, bugünkü toplumun güç dengelerini değiştirebilecek gerçek bir politik faaliyet, ancak şu biçimlerden birinden ibaret olabilir: Ya yabancı ülkeleri gaspetmede “kendi” ulusal burjuvazisine yardım etmek ve bu yardıma “anavatan savunması” ya da “yurdun kurtarılması” demek. Ya da kitleler içinde şimdiden başlamış olan galeyanı geliştirerek, grevleri ve gösterileri destekleyerek vs., devrimci kitle mücadelesinin bugün henüz güçsüz olan başlangıcını destekleyerek ve proletaryanın burjuvaziye karşı genel çatışmasını yükselterek proletaryanın sosyalist devrimini yoluna koymak.

Bugün bütün sosyal-şovenlerin, kapitalist gasp güçlerinin şu ya da bu grubundan gelen “alçakça” saldırıya karşı “namuslu” bir savunmadan söz ederek halkı kandırdıkları gibi, bugün “demokratik bir barış”tan söz etmek de tam bir aldatmaca ve boş laftır; sanki, şimdiden kapitalistler ve diplomatlar tarafından hazırlanan gelecek barış yeni bir “alçakça” saldırıyı olanaksız kılacak ve eski “namuslu” ilişkileri kurabilecekmiş gibi; sanki bu barış daha çok, emperyalist politikanın, mali sermaye yağmacılığı, ulusal baskı, politik gericilik, şiddetli kapitalist sömürü politikasının sürdürülmesi, geliştirilmesi ve onaylanması değilmiş gibi. Kapitalistlere ve diplomatlara, onların bu “sosyalist” yardımcıları, halkı uyuşturarak, aptallaştırarak ve sayesinde gerçek politikalarını gizledikleri, kitlelerin bu özü görmelerini, meselenin aslını kavramalarını engelledikleri ve halkı devrimci mücadeleden saptırdıkları “demokratik barış” safsatasıyla iyi bir hizmet sunmaktadırlar.

4) Bugün II. Enternasyonal’in en ünlü liderlerince savunulan “demokratik barış” programı bir aldatmaca ve ikiyüzlülük olarak görünmektedir. Bu Enternasyonal’in en otorite sahibi, resmi ve “teorik” temsilcilerinden örneğin Huysmans Arnheem Kongresi’nde ve Kautsky “Neue Zeit”ta, bu programı şöyle formüle etmişlerdir: Emperyalist hükümetler barış yapasıya kadar devrimci mücadeleden vazgeçmek; o zamana kadar ilhakların ve müsaderelerin reddedilmesi üzerine laflar, ulusların kendi kaderini tayin hakkının kağıt üzerinde tanınması, dış politikanın demokratikleştirilmesi, politik anlaşmazlıklar için mahkemeler oluşturulması, Avrupa Birleşik Devletleri vs. lafları. Bu sorunda “Enternasyonal’in görüş birliği”nin kanıtı olarak, Londra (Şubat 1915) ve Viyana (Nisan 1915) Konferanslarının, bu programın temel maddesini, yani “ulusların bağımsızlığını kabul ettikleri gerçeğini aktarırken, Kautsky bu “barış programı”nın gerçek politik anlamını özellikle açık ifade etmiştir. Böylece Kautsky, savaş her iki tarafça, güçsüz halkların “bağımsızlığı”nın sistemli biçimde ihlal edilmesi ve köleliklerinin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması amacıyla sürdürülürken, “bağımsızlık” ve ulusların kendi kaderini tayinine ilişkin ikiyüzlü, hiçbir yükümlülük getirmeyen ve hiçbir sonuca yol açmayan yalancı inançlarını “kendi” hükümetlerinin emperyalist politikasının desteklenmesiyle birleştiren sosyal-şovenlerin halkı açıkça aldatmasını tüm dünya önünde onaylamıştır.

Nesnel olarak değerlendirildiğinde, bu en geçerli “barış programı”, işçi sınıfının burjuvaziye kulluğunu daha da güçlendirmeye yol açar, çünkü devrimci bir mücadeleye girişmeye başlayan işçileri şovenist liderleriyle uzlaştırır, çünkü sosyalist partiler içinde liderlerin çoğunun burjuvazinin safına geçmesi sonucunu doğuran o duruma geri dönmek için, sosyalizmin krizinin derinliğini örtbas eder. Proletarya için bu “Kautskyci” politikanın tehlikesi, kulağa hoş gelen laflarla süslendiği ve sadece Almanya’da değil, başka ülkelerde de yürütüldüğü için, daha da büyüktür. İngiltere’de liderlerin çoğu; Fransa’da başkalarının yanı sıra Longuet, Pressemane; Rusya’da Akselrod, Martov, Çaydze vb. bu politikayı savunuyor; Çaydze şovenist “anavatan savunması” düşüncesini “anavatanın kurtarılması”na dair safsatalarla gizliyor. Bir yandan Zimmervald Konferansı zemininde durduğunu belirtiyor, öte yandan Duma Fraksiyonunun resmi açıklamasında Huysmans’nın (Arnheem’deki) kötü ünlü konuşmasına övgüler düzüyor, işçilerin Çarlık yanlısı büyük-burjuva Savaş Sanayii Komiteleri’ne gönüllü katılmalarına karşı tek sözcük etmiyor ve bu katılımı savunan gazetelerde çalışmaya devam ediyor. Duma Fraksiyonu’nun bir başka lideri temsilci Çenkeli, Duma’da apaçık sosyal-yurtsever konuşmalar yapıyor, Savaş Sanayii Komiteleri’ne katılanları destekliyor vs. İtalya’da benzer bir politika Treves tarafından yürütülüyor. Bkz. italyan Sosyalist Partisi merkez organı “Avanti”nin 5 Mart 1916 tarihli sayısında, Treves ve diğer “reformist-possibilistler”i teşhir etmek, “Parti yönetiminin ve Oddîno Morgari’nin, Zimmervald Birliği’ni ve yeni bir Enternasyonal yaratmayı hedefleyen eylemini boşa çıkarmak için bütün mayınları patlatanları” kıskıvrak yakalamak vs. vs. yönündeki tehdidi.

5) Barış sorunlarından en önemlisi bugün ilhaklar sorunudur. Ve bugünkü “sosyalist” ikiyüzlülük tam da bu sorunda ortaya çıkıyor, öte yandan da gerçek sosyalist propaganda ve ajitasyonun görevleri açıklık kazanıyor.

İlhakın aslında ne olduğu, sosyalistlerin ilhaklara karşı neden ve nasıl mücadele etmeleri gerektiği aydınlatılmalıdır. Her yeni toprak katılımı ilhak değildir, zira genel olarak sosyalizm, uluslar arasındaki sınırların ortadan kalkmasından ve daha büyük devletlerin kurulmasından yanadır. Her statüko ihlali ilhak değildir. Böyle düşünmek gericiliktir ve tarih biliminin temel kavramlarına aykırı düşer. Bir ülkenin askeri yöntemlerle her dahledilmesi ilhak değildir, çünkü sosyalizm, halkın çoğunluğunun çıkarı için uygulanan zoru ve savaşları ilkesel olarak reddedemez. Biz ilhaktan sadece, bir ülkenin, o ülke halkının iradesine rağmen dahledilmesini anlıyoruz. Başka sözcüklerle: İlhak kavramı ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramıyla en içten bir şekilde kaynaşmıştır.

Fakat bugünkü savaşta, tam da bu savaş savaşan her iki güçler grubu açısından emperyalist bir savaş olduğu için, burjuva ve sosyal-şoven politikacıların, düşman güç tarafından gerçekleştirildiği ya da gerçekleştirilmiş olduğu ölçüde ilhaklara karşı çıktığını görüyoruz. İlhaklara karşı böyle bir “mücadele”nin, ilhaklar sorununda böyle bir “görüş birliği”nin ikiyüzlülükten başka birşey olmadığı açıktır. Alsas-Loren uğruna savaşı destekleyen Fransız sosyalistlerinin, ya da Alsas-Loren’in veya Alman Polonya’sının Almanya’dan ayrılma özgürlüğünü talep etmeyen Alman sosyalistlerinin, ya da Polonya’nın Çarlık tarafından bir kez daha köleleştirilmesi için yürütülen savaşı “anavatanın kurtarılması” olarak adlandıran Rus sosyalistlerinin, bütün bu sosyalistlerin gerçekten ilhakçı oldukları açıktır.

Eğer ilhaklara karşı mücadele ikiyüzlülük ve boş laflardan öte bir şey olacaksa, eğer kitleleri gerçekten enternasyonalizm ruhuyla eğitecekse, o zaman sorun, ilhaklar sorunundaki aldatmacanın gizlenmeyip, bilakis halkın onu kavraması için, halkın gözünü açacak şekilde konmalıdır. Bir sosyalistin ulusların hak eşitliğini savunduğunu söylemesi ve her türlü ilhaka karşı çıkmak istediğine yemin etmesi yeterli değildir. Her gerçek sosyalist, daha çok, bizzat kendi “anavatanı” tarafından ezilen sömürgeler ve halkların derhal ve mutlak ayrılma özgürlüğünü talep etmekle yükümlüdür.

Bu koşul yerine getirilmezse, Zimmervald Manifestosu’ndaki kendi kaderini tayin hakkının ve enternasyonalizm ilkelerinin tanınması da en iyi halde ölü doğmuş sözler olarak kalır.

6) Sosyalistlerin “barış programı” gibi, savaşa son verilmesi için mücadelelerinin temelinde de “demokratik barış”, savaşan güçlerin “barışçıl” niyetleri vs.ye ilişkin yalanların teşhiri yatmak zorundadır — bugün bütün ülkelerin demagog bakanları, pasifist burjuvaları, sosyal-şovenleri ve Kautskycileri kitlelere bu yalanla gidiyorlar. Devrimin zorunluluğu propagandasına ve halk içinde her yerde başlamakta olan devrimci mücadelenin (huzursuzluk, protesto, siperlerde kardeşleşme, grevler, gösteriler, cephelerde savaşanların, yakınlarını savaş borçlarına karşı çıkmaya çağıran mektupları —örneğin Fransa’da— vs.) geliştirilmesine dayanmayan her “barış programı” ikiyüzlülüktür.

Savaşa son vermeye yönelik her türlü halk hareketini desteklemek, yaygınlaştırmak ve derinleştirmek sosyalistlerin görevidir. Fakat bu görevi ancak —Liebknecht gibi— parlamento kürsüsünden askerleri silahları bırakmaya çağıran, devrimi ve emperyalist savaşı sosyalizm için içsavaşa dönüştürmeyi öğütleyen sosyalistler yerine getirmektedir.

Kitleleri devrimci mücadeleye çekmek, onlara “demokratik bir barış” olanağı için devrimci önlemlerin zorunluluğunu öğretmek için şiar olarak ortaya atılacak şey şudur: Devlet borçlarını ödemeyi reddetmek.

Zimmervald Manifestosu’nün, kitlelerin başkalarının değil, kendi öz davaları için özveride bulunmaları gerektiğini söyleyerek devrimi ima etmesi yeterli değildir. Halk neyin niçin yapılacağını bilmek zorundadır. Savaş sırasında devrimci eylemlerin emperyalist savaşı sosyalizm için içsavaşa dönüştürmek zorunda olduğu çok açıktır. Bu hedef, ulaşılması ne kadar zor olursa olsun, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde ifade edilmelidir, çünkü henüz yolun başında bulunuyoruz. Zimmervald Manifestosu ile birlikte, “kapitalistlerin bugünkü savaşta anavatan savunmasından söz ederken yalan söyledikleri”ni ve işçilerin devrimci mücadelede kendi ülkelerinin askeri durumunu göz önüne almak zorunda olmadıklarını söylemek yeterli değildir. Burada sadece ima edileni, yani bu emperyalist savaşta “anavatan savunması” kavramını kullanırken sadece kapitalistlerin değil, sosyal-şovenlerin de kitleyi yanılttıklarını açıkça söylemek gerekir. “Kendi” hükümetini savaşta yenilgiyle tehdit etmeden savaş sırasında devrimci eylemin imkansız olduğu; gerici bir savaşta hükümetin her yenilgisinin kalıcı demokratik bir barışı sağlayabilecek tek şey olan devrimi kolaylaştıracağı açıkça ifade edilmelidir. Kitlelere son olarak, illegal örgütler kurulmadan, sansüre tabi olmayan illegal bir basın olmadan, başlayan devrimci mücadeleyi geliştirmenin, ilerletmenin, atılan yanlış tekil adımları eleştirmenin, hatalarını düzeltmenin ve onu sistemli biçimde geliştirme ve keskinleştirmenin imkansız olduğu söylenmelidir.

7) Sosyalistlerin parlamenter eylemine gelince, Zimmervald Konferansı’nın, şimdilerde Sibirya’da çile dolduran beş sosyal-demokrat Duma temsilcisine sadece sempatisini ifade etmekle kalmayıp, aynı zamanda onların taktiğiyle dayanışma içinde olduğunu da açıkladığı dikkate alınmalıdır. Kitlelerin devrimci mücadelesini kabul etmek ve aynı zamanda sadece legal faaliyetle yetinmek mümkün değildir. Böyle bir taktik, sadece, kitlelerin haklı hoşnutsuzluğuna, sosyal-demokrasiden uzaklaşıp anti-parlamenter anarşizme ve sendikalizme geçmelerine yol açar. Sosyal-demokrat temsilcilerin, konumlarından, sadece parlamentoda görünmek için değil, aynı zamanda işçilerin illegal örgütlerini ve devrimci mücadelesini parlamento dışında çokyönlü desteklemek için de yararlanmaları gerektiği, bizzat kitlelerin kendi illegal örgütleriyle liderlerinin faaliyetini denetlemeleri gerektiği açıkça ve herkesin duyabileceği biçimde söylenmelidir.

8) Uluslararası Sosyalist Büro’nun toplantıya çağrılması sorunu, temel bir sorun olan, eski partilerin ve II. Enternasyonal’in birliğinin mümkün olup olmadığı sorununu ortaya atar. Uluslararası işçi hareketinin Zimmervald’in işaret ettiği yolda atacağı her adım, Zimmerwald Konferansı çoğunluğunun tavrının ne kadar tutarsız olduğunu gösterir: Bir yandan eski partilerle II. Enternasyonal’in politikası, işci hareketi içindeki burjuva politikasıyla, proletaryanın değil burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir politikayla özdeşleştirilmekte (örneğin Zimmerwald Manifestosu’nun “kapitalistlerin” bu savaşta “anavatan savunması”ndan söz ederken yalan söylediklerini ifade eden sözleri ve Uluslararası Sosyalist Konferansın (USK) 10 Şubat 1916 tarihli genelgesindeki daha da kesin açıklamalar bu kapsamdadır), öte yandan Uluslararası Sosyalist Konferans Uluslararası Sosyalist Büro (USB) ile ayrılıktan korkmakta ve USB‘nun yeniden toplantıya çağrılması durumunda kendisini feshedeceğini resmen vaat etmektedir.

Böyle bir vaadin Zimmerwald’de sadece oylamaya sunulmamakla kalmadığını, bundan hiçbir biçimde söz bile edilmediğini saptarız.

Zirnmerwald Konferansı’ndan sonra geçen altı ay, Zimmerwald Konferansının ruhuyla yürütülen faaliyetin —boş sözlerden değil, bir faaliyetten söz ediyoruz— bütün ülkelerde, gerçekten de bölünmenin derinleşmesi ve yaygınlaşmasıyla iç içe geçtiğini kanıtlamıştır. Almanya’da resmi partinin kararına karşı illegal, yani bölünmeyi hazırlayıcı nitelikte açıklamalar yayınlanıyor. Liebknecht’in en yakın arkadaşı temsilci Otto Rühle, biri burjuvaziyi destekleyen, diğeri burjuvaziyle mücadele eden iki parti olduğunu açıkladığında, Kautsky de dahil birçok kimse Rühle’yi payladı, ama kimse söylediklerini çürütemedi. Fransa’da bölünmeye kesinlikle karşı olan sosyalist Bourderon, kabul edildiği takdirde mutlak bir bölünmeye yol açacak olan bir karar öneriyor: Parti Yönetim Kurulu ile parlamento fraksiyonunu kınama (“desapprouver la Com. Adm. Perm. et le Gr. Parl.”). İngiltere’de ILP üyesi T. Russel WilKams, ılımlı gazete “Labour Leader”de açıkça bölünmenin kaçınılmazlığını kabul ediyor ve yerel yöneticilerin yazdıkları mektuplarda destekleniyor. Fakat Amerika örneği belki daha da öğreticidir, zira tarafsız bir ülke olan Amerika’da bile sosyalist parti İçinde uzlaşmaz karşıtlıkta iki çizgi görünüyor: bir yanda “preparedness” (Hazırlıklı olmak---R) yandaşları, yani savaş, militarizm ve donanma yanlıları, öte yanda ise Sosyalist Parti’nin eski başkan adaylarından Eugen Debs gibi, açıkça, hem de yaklaşmakta olan savaşla bağıntılı olarak sosyalizm için içsavaşı öğütleyen sosyalistler.

Gerçekten de bütün dünyada bölünme şimdiden gündemde, işçi Sınıfının savaşa ilişkin, birbiriyle uzlaşmaz iki tavrı mevcut. Bunu görmezden gelmek olmaz, bu ancak işçi kitlelerinin yanıltılmasına, bilinçlerinin karartılmasma, bütün Zimmerwaldcilerin resmen sempati duydukları devrimci mücadelenin zorlaşmasına ve Uluslararası Sosyalist Konferans’ın 10 Şubat 1916 tarihli genelgesinde kitleleri yanıltmak ve sosyalizme karşı bir komplo (“pakt”) hazırlamakla suçlanan liderlerin etkisinin güçlenmesine yol açabilir.

İflas etmiş olan Uluslararası Sosyalist Büro’yu yeniden kurmak, bırakın bütün ülkelerin sosyal-şovenlerine nasip olsun. Sosyalistlerin önünde ise, kitleleri sosyalizm bayrağı altında burjuvazinin politikasını yürütenlerden ayrılmanın kaçınılmazlığı konusunda aydınlatma görevi durmaktadır.
Nisan 1916

(Bu yazı İnter Yayınları tarafından yayınlanan “Lenin Seçme Eserler cilt-5’in 248-257. sayfalarından alınmıştır)



DEVRİMCİ BÜLTEN’DEN OKURLARA
   
Türkiye Komünist Hareketi (TKH)’nin sorunlarını doğru ele alabilmek için, herşeyden önce bu hareketin tarihsel karakterini ve düzeyini doğru bir biçimde saptamak gerekir.Bu hareket tarihsel olarak nasıl bir eğilim üzerindedir ve kendi bağrındaki en büyük sorun ve çelişki  nedir? Bu soruya verilecek yanıt aynı zamanda, şu an komünist hareket içerisinde temel dikkatin de nereye yönlendirileceğini de ortaya koyacaktır.
   
Daha yakından bakıldığı zaman TKH de aslında evrensel hareketin gelişiminin değişik biçimlerini yaşamaktadır. Tarihsel tecrübe göstermiştir ki, bir ülkede komünist hareketin gelişimi, küçük-burjuva hareketlerin tarihsel parçalanmasının ve bu parçalanma sonucunda uzun bir tarihsel dönemi kapsayan deneme-yanılma sürecinin sonucunda oluştuğunu göstermiştir.
   
Komünist öğeler, ilk önce, küçük-burjuva hareketler parçalanırken onun içerisinde biçimsel bir şekilde çıkarlar. Yani bu aşamada, daha kendilerini bazı küçük-burjuva etkilerden ideolojik, politik ve örgütsel olarak kurtaramamışlardır. Bu dönemdeki komünist hareketin karakteristik özelliği, komünist ve küçük-burjuva özellikleri birarada kendilerinde barındırmış olmaktır. Bu haliyle bu hareket, küçük-burjuvazi ile proletarya arasında yeralan ve yapısında yarı yarıya hem proleter hem de küçük-burjuva özellikler barındıran yarı-proletaryanın konumuna benzemektedir. Zaten biçimsel komünist olması da bundan ileri gelmektedir. Yarı-proleterya yarısı itibarıyla proleter, yarısı itibariyle küçük-burjuvadır. Bu hareketin daha üst bir tarihsel düzeyde biçimlenmesinin önündeki en büyük engel, küçük-burjuva unsurların, komünist unsurların gelişiminin önünü tıkaması ve ona ayakbağı olmasıdır. Komünist hareketin daha üst bir tarihsel düzeyde biçimlenebilmesi için, yarı-proleter bir karakter taşıyan bu hareket içerisinde küçük-burjuva ve komünist unsurların tarihsel olarak birbirinden  ayrılmasını sağlamak gerekir. Bu ayrışmanın ise eşanlı olarak parti biçiminde biçimlenmesi gerekir. Aksi taktirde komünist hareketin bağımsızlığını geliştirmesi ve sürdürmesi imkansızdır.
   
Rusya’da yarı-proleter hareket içerisindeki küçük-burjuva ve komünist unsurların tarihsel olarak birbirinden ayrılması RSDİP’in II. Kongresi aracılığıyla, Bolşevik-Menşevik ayrışması biçiminde gerçekleşti.
   
TKH de içinden geçtiğimiz süreçte böyle bir ayrımın eşiğine doğru hızla ve kaçınılmaz bir şekilde yaklaşmaktadır. Şu ya da bu şekilde bu ayrışma yaşanacaktır. Bu ayrışmanın strateji ve taktiğinin hazırlanması ve bu temelde somut görevlerin önplana çıkarılması son derece önemlidir.
   
Ama bu ayrışmayı tarihsel bir görev olarak önüne koyan komünistlerin bir şeyi de iyice akıllarına yerleştirmeleri gerekir. Bu mücadele ancak ve ancak profesyonel bir şekilde yani herşeyiyle devrimci pratik faaliyete katılmak ile yaşamda devrimci pratiği süreklileştirmek ve ona günlük yaşamda tamamen yer açmak ile olanaklıdır. Bunun dışında bu mücadeleyi kazanmak mümkün değildir.

DEVRİMCİ BÜLTEN

|
_ _