[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  26-05-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 45 (4) }
| Devrimci Bülten
Lenin her ne kadar bazı şeyleri sezgisel olarak farketse de, olayların mantığını tamamen kavramaktan da uzaktı. Sermayeye karşı saldırının kısmi kesilmesinden sonra (bu nokta da çok geneldi ve özünde anlaşılmazdı vede bir çok karışıklıkla doludur), daha önce de belirttiğimiz gibi 1918’in sonbaharında yeni maliye komiseri N. Krestinski’nin yönetiminde “paranın kaldırılması” politikasına geçildi. Bir yandan “paranın kaldırılması” politikası bir yandan da “sermayeye karşı saldırının kesilmesi” politikası taban tabana zıt bir politikadır ve Bolşeviklerin kafalarının ne kadar karışık olduğunu gösterir.

Aslında olaylar kontrolden çıkmıştı ve kamulaştırmalar şu ya da bu şekilde özellikle işçilerin alttan baskısı sonucunda bütün ekonomiye yayılmıştı. İşçiler bir çok işletmenin denetimini ve kontrolünü ellerine geçirmişlerdi. Her ne kadar Lenin “sermayeye karşı saldırının kesilmesinden” bahsediyorsa da, bu noktada devlet işçilerin alttan baskısı sonucunda bu işletmeleri kamulaştırmak zorunda kalıyordu ve yönetimini devralıyordu. Ama bu durum büyük sanayinin çöküşüne neden oldu ve o güne kadar emperyalist sermayeye bağımlı bir şekilde gelişen ve büyük oranda dışarıdan finanse edilen Rus ekonomisinin bütün yaşam damarlarını kesti ve onu adeta kötürüm etti. Ama daha da önemlisi, Rus büyük sanayisinin çöküşü, çok önemli tarihsel olayların nedenini oluşturdu. Bunlardan bir kaç tanesini belirtirsek eğer:

· Savaş Komünizminin ve Bolşevik terörün gelişmesine neden oldu;
· Proletaryanın yarı-proletarya ile ittifakının kopmasına neden oldu;
· BP’nin proleter bir parti niteliğinin kaybolmasına ve yarı-proleter bir parti haline dönüşmesine neden oldu;
· BP’nin proleter bir partiden yarı-proleter bir partiye dönüşmesiyle birlikte, parti ve devlet içerisinde, özünde yarı-proletaryanın örgütlenme biçimi olan bürokratizmin gelişmesine, güçlenmesine ve iktidarı ele geçirmesine neden olarak, iktidarın proletaryanın ellerinden kayıp gitmesine neden oldu.

İşte tam da bu noktada BP’yi Savaş Komünizmi’ne sürükleyen nedenleri irdelemek ve yapılan hataları ortaya koymak gerekir.

BP 1918’in yazında Savaş komünizmi’ne başvururken aynı zamanda yoğun bir propaganda bombardımanına da başvurdu. Bu propaganda bombardımanı o kadar güçlüydü ki, olaylar gerçek nedenini ustaca gizliyordu. Bolşevikler kendi hatalarını başkalarının sırtına yüklüyorlardı ve olayların geldiği noktada günah keçisi her zaman başkaları oluyordu. Ama içsavaşın sonunda açlıktan ölen milyonlarca insanın en büyük nedeni Lenin başta olmak üzere BP’nin önderleriydi. Bu noktada aslında hiç de övünülecek bir üne sahip değildirler.

Rusya’da kıtlık sorunu BP’nin iktidarı ile başlamadı. Ondan çok önce özellikle de Şubat 1917’den sonra, ülkedeki politik kriz ile bağlantılı olarak ortaya çıktı. Ama Bolşeviklerin iktidarı döneminde, büyük sanayinin çöküşü ile bağlantılı olarak ağırlığını giderek arttırdı. İçsavaşın sonunda da zaten milyonlarca insanın ölümüne neden oldu.

Büyük sanayinin çöküşü ile birlikte kent ile kır arasındaki meta değişimi büyük oranda durma noktasına geldi. Bu durmanın bir nedeni yabancı sermayenin kamulaştırılması ve dış borçların iptali sonucunda ortaya çıkan sermaye kıtlığından dolayı sanayinin kapasitesinin düşmüş olmasından dolayı kırlar için gerekli sanayi mamüllerinin asgari düzeyde tedarik edilmemesiyse; bir diğer nedeni de daha önceleri de belirttiğimiz gibi Bolşeviklerin enflasyon politikasına başvurarak “parayı ortadan kaldırma” çabalarıydı. Paranın değerini yitirmesi, kırsal alanda üretim yapan üreticilerin, metalarını, bu para ile değiştirme eğilimlerini de ortadan kaldırıyordu. Böylece Bolşevikler ülke ekonomisini iki ana doğrultuda yıkımna sürüklüyorlardı. Birincisi, sanayideki yanlış politikalar ile; ikincisi, yanlış para politikası ile kırsal alanı dezorganize ederek. Böylece sanayideki kriz ile tarım krizi ile iç içe geçerek genel bir krize dönüştü. Sanayi krizi ile tarım krizinin iç içe geçme süreci 1918’in ilkbaharından itibaren başladı.

1918’in ilkbaharında kentlerin ihtiyacı olan tahıl maddelerinin acil tedariki sözkonusuydu. Bu tahıl maddeleri de daha çok kırsal alandaki üreticilerde bulunuyordu, ki bunlar zengin köylü (Kulak) denilen ve ücretli emek kullanarak üretim yapan köylülerdi. İşte kıyamet tam da bu noktada koptu. Bütün sorun Kulakların ellerindeki tarım ürünlerinin nasıl elde edileceği sorunuydu.

Bolşeviklerin Kulaklar karşısındaki ilk politikası “endüsrti ile tarım arasında meta mübadelesi temelinde tahıl tekelinin gerçekleştirilmesi” politikasıydı. Bu politikayı da Bolşevikler, devletin ve sanayinin elindeki bazı birikimler aracılığıyla ve sanayi ile tarım arasındaki meta değişimini az çok asgari düzeyde düzenleyerek uyguluyorlardı. Ekim 1917’den Mayıs 1918’e kadar olan zaman zarfında Bolşevikler, Kulaklar ile “anlaşma” yolunu izleyerek gerekli tahılı tedarik ediyorlardı. Bu temelde de kırlarda yarı-proletaryanın temsilcisi olan Sol Sosyalist-Devrimciler (Sol SD) ile de müttefiklik ilişkisini devam ettirebiliyorlardı. Bolşevikler, Kulaklar ile anlaşma politikasını, devletin ve sanayinin elinde eski rejimden kalan birikimler sayesinde yürütüyorlardı. Ama ne zamanki sanayideki yanlış politikalar sonucunda sanayi çöktü3 ve sanayinin ve devletin elindeki birikimler tamamen tükendi bu temelde de tarımda bir aşırı-üretim sözkonusu oldu. Bolşevikler giderek Kulaklar karşısında politika değiştirmeye başladılar sermaye yokluğunun yerine terörü koydular.

Bolşeviklerin yaptıkları hataları daha iyi anlamak için tarihsel olaylara daha yakından bakmak gerekir.

Ekim 1917’den önce Rus kırında toplumsal sınıf ve katmanlar genellikle şu unsurlardan oluşuyordu:

1. Tarım Proleterleri: Tamamen iş gücünü satarak geçimini sağlayan köylüler.
2. Kır yoksulları (Yarı-Proleterler): İşletmeleri ailelerinin geçimini yeterince karşılamayan ve bundan dolayı bu işletmelerinin yanında bir kazanç elde etmek için gerek zengin köylülerin işletmelerinde ücretli olarak çalışan gerekse de kentlerde sanayide ve başka sektörlerde geçici olarak çalışan köylüler.
3. Orta köylüler: İlkel ekonomi çerçevesinde üretim yapan ve kendi kendilerine yeten köylüler. Bu köylüler bazen eldeki fazlalıklarını gerekli maddeleri elde etmek için satarlardı.
4. Kulaklar (Zengin Köylü): Bir çok tabakadan oluşur. Pazarda satmak için fazla bir ürün elde eden ve ücretli işçi çalıştıran köylülerdir. Rusya’nın tahıl ihtiyacını bu zengin köylü sağlardı. İşletmeleri daha çok küçük ve orta boy (KOBİ) işletmelerdi.
5. Büyük Toprak Mülkiyeti: Devlete, kiliseye ve manastırlara ait büyük toprak mülkiyeti.

Ekim devriminden hemen sonra, 26 Ekim 1917’de, Bolşeviklerin Sol SD’leri yanlarında tutmak için kabul ettikleri toprak üzerine kararname, büyük toprak mülkiyetinin topraklarına el koyulmasını ve köylülere dağıtılmasını öngörüyordu. Rus kırında kır proleterleri ve yoksul köylüler arasında toprağın eşit paylaşımı fikri oldukça yaygındı ve popülerdi. Bunun nedeni hiç kuşkusuz Sosyalist Devrimci Parti’nin ama özellikle de onun sol kanadının kırlarda izlemiş olduğu politikadan kaynaklanmaktaydı. Bu parti kırlarda güçlüydü ve toprağın eşit paylaşımı fikrinin liderliğini yapıyordu. Bolşevikler devrimin ilk günlerinde, onları hükümette tutmak için onların tarım programını yanlış olduğunu bile bile kabul ettiler ya da kabul etmek zorunda kaldılar.

Büyük toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılmasında yukarıdaki ilk dört sınıf memnun oldular. Özellikle de büyük toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılmasında zengin köylülük en çok kazanç sağlayan sınıftı. Bir büyük toprak mülkiyetinin malının paylaşılması sözkonusu olduğunda, proleter ve yoksul köylü yayan giderlerdi. Orta köylü bir yük arabası ile giderken paylaşıma, zengin köylü iki-üç yük arabasıyla katılırdı. Üstelik 26 Ekim 1917 tarihli yasa, yasanın uygulamasını bir muhafızın yani devlet görevlisinin gözetiminde ve envanterin sayılıp paylaşılmasını belirtmiş olmasına karşın, buna uyulmamış adeta bir yağma havası içerisinde gerçekleşmiştir. Bunda da en çok çıkar sağlayan zengin köylü olmuştur. Daha sonra Bolşevikler, özellikle de Lenin’in ağzında, Kulaklar ile aralarının bozulması sırasında bu durumu onlara karşı kullanacaklardı.

BP’nin kır politikasının ana hatları, özellikle de ekonomi politikalarının olumsuzluklarının 1918’in ilkbaharına doğru ortaya çıkmasıyla şekillenmeye başladı. Sanayinin çökmesi ile birlikte, kır ile kent arasındaki meta değişiminin bozulması, kentleri açlık ile tehdit etmeye başlayınca, kaçınılmaz olarak dikkatler tahılı elinde bulunduran zengin köylülere dönmeye başladı. Çünkü gerekli tahılı tedarik etme sorunu, ülkenin ve Sovyet hükümetinin en önemli sorunu haline gelmişti. Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte, gerek sanayideki yanlış politikaların bir sonucu olarak gerekse de Bolşeviklerin bürokratik yönetim tarzından dolayı, kırlardan kentlere akan tahıl miktarında dramatik bir düşüş meydana geldi. Gerekli tahılın tedarik edilmesi noktasında Bolşevikler çok eleştirmiş oldukları Geçici Hükümet’in bu noktadaki başarısını yakalayamamışlar ve hatta ezici bir yenilgi almışlardır:
“Sekiz aylık varlığı süresince, Geçici Hükümet, ülkenin ve ordunun gereksinimleri için , aylık ortalama olarak 738. 000 tonluk buğday girişini sağlamıştı. Ekim devriminden sonra, bu girişlerin ritmi (bin ton olarak) şu şekildedir:

1918’in Haziran’ında girişler tamamen durdu. Sovyet hükümetinin elini İaşe Bakanlığı’nın hizmetleri üzerine koyması ölçüsünde ve bu sonuncusunun faaliyetlerini komünist temeller üzerinde örgütlemesi ölçüsünde durmadan düşmüştü. ”(S. N. Prokopoviç, age. , s. 114)
Bütün tarihsel göstergeler, Bolşeviklerin, Kulaklara karşı önce sertleşmeye daha sonra da terör uygulamaya , sanayinin çökmesiyle ellerindeki kaynakların tükenmeye başlaması ve Kulaklara verecek hiçbir şeyinin kalmadığı andan itibaren başladığını göstermektedir.

Aslında Bolşeviklerin Kulaklar karşısındaki ilk politikası uzlaşma politikasıdır ve bu politikayı uygulamaya da çalışmışlardır. Mart 1918’in sonlarında İaşe Komiserliği hükümete bir rapor sunarak, sorunun çözümünün yani kırlardan kentlere gerekli tahıl akışının, kırlar ile zorunlu mal değişiminin örgütlenmesinde yattığını belirtmiştir:
“Güncel durumun analizi şu sonuca götürüyor ki, kırların istediğinin yani yalnızca (kırlar için---K. E) başlıca zorunlu maddelerin sağlanması gizli buğdayı çıkarabilir. Bütün diğer önlemler sadece palyatiftir. ” (Aktaran S. N. Prokopoviç, age. s, 117)
Bu raporun sonucunda Sovyet hükümeti, İaşe Komiserliği’ne 1162 milyon rublelik (savaş öncesi rubleyle 27 milyon ruble) bir kredi açarak, köylülüğe gerekli malların alınmasını sağlayarak, karşılığında yaklaşık 2 milyon ton tahıl elde etmeye çalıştı. Ama kırlara sürülen sanayi malları kırın gereksiniminin sadece % 20’sini sağlıyordu. Ama yine de Nisan’ın sonuna kadar yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, tahıl akışı on kat düşse de tamamen kesilmemişti. Tarihsel olayların baskısı altında Bolşevikler, Nisan 1918’de, onları kırlarda adım adım batağa sürükleyecek olan ölümcül bir hata yaptılar. Bu hata Sovyet hükümetinin yayınlamış olduğu iki kararnamede somutlaşmıştır.

Sovyet hükümetinin, eldeki kaynakların ve sermaye birikiminin tükenmesinden dolayı Nisan 1918’de uygulamaya soktuğu yeni gıda ve kır politikası, BP’nin Nisan 1918’deki kararı ile ortaya çıkmıştır. Parti Rus ekonomisinin “komünist temeller” üzerinde reorganizasyonu kararını aldı. Bu karar daha önce köylünün özel sözleşme ile yani karşılıklı anlaşma yoluyla belirlenen tahıl fiyatları temelinde pazarı tarımsal ürünler ile besleme politikasından, devletin tek fiyatları saptadığı sabit fiyatlar temelinde üretim fazlalığının devlete zorunlu teslimine geçişini öngörüyordu. Lenin bu politikayı şöyle savunur:
“ ‘Çalışmayan yemesin’---bu nasıl gerçekleştirilir?Bu düsturu hayata geçirebilmek için , ilkin devlet tahıl tekelinin , yani tahılla her türlü özel ticaretin yasaklanmasının , tüm tahıl fazlasının sabit fiyatlarla devlete zorunlu tesliminin , kim için olursa olsun tahıl fazlasını elinde tutma ve gizlemenin kesin olarak yasaklanmasının gerekli olduğu gün gibi açıktır. ” (Lenin, SE, s. 31, İnter Yay. )
Burada bütün sorun, devletin saptamış olduğu sabit fiyatların düzeyi sorunudur. Bu saptanan sabit fiyatların Bolşeviklerin propagandasını haklı çıkarır hiçbir yanı yoktur. İşte Maliye Komiserliği’nin Ekonomik Anketler Bürosu’nun yayınlamış olduğu devletin saptadığı sabit fiyatlar ile pazar fiyatları arasındaki ilişkiyi gösteren rakamlar. 1913 yılı baz alınarak yapılan hesaplamalara göre:



(S. N. Prokopoviç, a. g. e. s. 113)

Kararnamenin saptamış olduğu fiyatlar temelinde devlete tahılını teslim eden köylüler, 1919 yılında pazar fiyatlarının sadece % 10’unu, 1920’de ise sadece % 1’ini, 1921 yılında ise karşılığında hiçbir şey almamıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: Devletin bütçesi, sanayinin ve ticaretin çökmesi ile bağlantılı olarak çöktüğü için , devlet tahılın sabit fiyatlarını , maliyet fiyatının altında saptıyordu. Köylüler, bu saptanan sabit fiyatlar sonucunda tek gereksinimi olan sanayi maddelerini değil ama yatırmış oldukları sermayeyi bile tekrar yerine koyamıyorlardı. Bundan dolayı şiddetli bir şekilde direnmeye başladılar.

Bolşevikler tarihsel koşulların uygulamaya olanak vermediği bir politikayı, bürokrasinin olanaklarını sonuna kadar zorlayarak uygulamaya çalışıyorlardı. ”Ben karar aldım herkes uymalı” politikası, kırlarda üretici güçlerin adım adım tahribine neden olmuştur. Sanayinin üretici güçlerinin tahrip edilmesi politikası “Savaş Komünizmi” politikası ile kırlarda üretici güçlerin tahrip edilmesi politikası ile birleşmiştir. Bunun sonucunda 1921-1922 yıllarında milyonlarca insanın açlıktan ölümüne neden olmuştur.

Nisan 1918 yılında yapılan ikinci büyük hata, 19 Nisan 1918 tarihli olan “Toprak Üzerine Temel Yasa”dır. ”Komünist üretimin temellerinin atılması” çerçevesinde, bu yasa, toprak üzerinde özel mülkiyetin bir tür sınırlandırılmasını ya da kaldırılmasını öngörmekteydi. Bu yasa ister büyük toprak mülkiyeti olsun isterse de küçük toprak mülkiyeti olsun, yeraltı ve yerüstü kaynakları, ormanlar ve doğanın yaşamsal güçleri üzerinde özel mülkiyeti kaldırıyor ve elinde varolan toprakların dışında köylüler başka toprak sahibi olma hakkını yasaklıyor vede toprağı, üzerinde çalışan işçilerle orantılı bir şekilde dağıtımını öngörüyordu. Bu politikanın kırlarda Marksizmin temellerinden ayrılmak olduğundan zerre kadar şüphe yoktur.

Nisan 1918’de Bolşevikleri bu yasaları kabule zorlayan nedenlere (ki bu yasaların çıkarılması pragmatik bir özelliğe sahiptir) az ileride değineceğiz. Ama daha önce 19 Nisan 1918 tarihli “Toprak Üzerine Temel Yasa”nın (ki 11 Mart 1919’da bu yasaya bazı eklemeler yapılmıştır) niçin kırlarda Marksizm’den uzaklaşılan bir politika olduğunu göstermeye çalışacağız. Bu politika 1890’lı yıllarda Fransız sosyalistleri içerisindeki bazı revizyonistlerin kırlarda uygulamak istedikleri politikanın bir benzeridir. II. Enternasyonal oportünizmin BP içerisinde canlanmasının somut bir örneğini teşkil eder ki Engels’in haklı eleştirisine neden olmuştur.

Konuya biraz daha yakında bakmakta fayda var.

Lenin ve diğer Bolşevik önderler, Engels’in formüle ettiği kırlarda komünist politikanın temel ilkelerini tahrif etmişlerdir. Engels’in yapmamak gerekir dediği şeyleri yapmışlardır. Engels kırlarda büyük ölçekli üretimin kooperatifler yoluyla geliştirilmesinden önce, kamulaştırılmaya gidilmemesini önermiş ve toprağın köylülere dağıtılarak ve bu temelde üretim ölçeğinin küçültülerek, “sosyalist bir üretimin” kurulacağı küçük-burjuva ütopyasına direnilmesi gerektiğini ısrarla belirtmiştir. Fransız sosyalistlerinin yanlış tarım programını eleştirirken şöyle yazmıştır:
“Bu gerekçeleri biraz daha yakından inceleyelim.
Önce Fransız programının, üreticilerin özgürlüğünün üretim araçlarına elkonmasını öngerektirdiğini söyleyen tümcesinin, hemen şu tümce ile tamamlanması gerekir: Üretim araçlarına elkonması, ancak iki biçim altında olanaklıdır; ya, hiç bir zaman, hiç bir yerde üreticiler için genel bir biçim durumuna gelmemiş bulunan, ve sinai ilerlemenin gitgide olanaksız kıldığı bireysel mülkiyet olarak; ya da, maddi ve entelektüel koşulları, kapitalist toplumun gelişmesi tarafından yaratılmış bulunan ortak mülkiyet olarak. Öyleyse, üretim araçlarýnýn kolektif mülkiyeti, proletaryanın elindeki bütün araçlarla izlenmelidir.

Demek ki, üretim araçlarının ortaklaşa mülkiyeti, burada ardından koşulacak tek ana erek olarak sunulmuştur. Sadece alanın hanidir hazırlanmış bulunduğu sanayide değil, ama genel olarak, öyleyse tarımda da. Bireysel mülkiyet, programa göre, hiç bir zaman ve hiç bir yerde tüm üreticilere yayılmamıştır; bu nedenle, ve üstüne üstlük, sanayiin gelişmesi onu yokettiği için, sosyalizmin çıkarı onu sürdürmekte değil, ama yokolduğunu görmektedir; çünkü bireysel mülkiyet varolduğu yerde ve varolduğu ölçüde, ortak mülkiyeti olanaksız kılar. Eğer programa başvuracaksak, bu işi, kendini programda dile getiren genel tarihsel doğruluğu, bugün onun Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da bir doğruluk olarak kalmasını sağlayan koşullar içine koyduğuna göre, Nantes'da anılan tümceyi çok anlamlı bir biçimde değiştiren tüm programa başvurarak yapalım.

Üretim araçlarının, tek tek üreticiler tarafından kendilerine maledilmesi, bugün bu üreticilere gerçek bir özgürlük kazandırmaz. (abç) Zanaatçılık büyük kentlerde yıkıma uğramıştır; Londra gibi büyük merkezlerde hatta tamamen yokolmuş, yerini büyük sanayi, sweating-system ve kusurlu batkı ile geçinen sefil şarlatanlara bırakmış bulunmaktadır. Toprağı kendi hesabına işleyen küçük köylü, ne toprak parçasının sağlama bağlanmış mülkiyetine sahiptir, ne de özgürlüğe. Tıpkı evi, avlusu, birkaç tarlası gibi o da tefecinin malıdır; varlığı, borçların kölesi olan köylünün hiç yapamadığını yapıp, şurada burada birkaç dingin gün geçirebilen proleterin varlığından daha da güvensizdir. Yurttaşlık Yasasının 2102'nci maddesini kaldırın, haczedilemez bir tarım aletleri, davar vb. yedekliğini yasa ile koruyun, onu, davarını kendi "gönül rızası" ile satacağı, kendini tüm varlığıyla tefeciye vereceği ve böylece kendisine yeni bir cançekişme süresinin tanınmasından hoşnut kalacağı, bir baskıya karşı güvence altına alamazsınız. Küçük köylüyü, kendi mülkiyeti içinde koruma girişiminiz, onun özgürlüğünü değil, ama sadece köleliğinin özel biçimini korur; içinde ne yaşayabildiği, ne de ölebildiği bir durumu uzatır! Öyleyse programınızın birinci paragrafına başvurma zahmetine hiç de değmezdi.

Gerekçeler açıklamasına göre, üretim aracı olan toprak, bugün Fransa'da, birçok yerde, bireysel olarak, üreticilerin kendi ellerinde bulunuyormuş; oysa, sosyalizmin rolü, mülkiyet ile emeği ayırmak değil, ama tersine, tüm üretimin bu iki etkenini aynı ellerde birleştirmekmiş. — Bu genel görünüm altında, sosyalizmin rolünün bu olmadığını, tersine, üretim araçlarını, kolektif olarak, üreticilere vermek olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu durum gözden yitirilir yitirilmez, yukarda anılan tümce, sosyalizmin, bugün sadece görünüşte küçük köylünün mülkü olan şeyi, onun gerçek mülkü haline dönüştürmeye, yani küçük çiftçiyi bir mülk sahibi durumuna getirmeye ve borçlu mülk sahibinin borçlarını ödemeye yönelik bir şey olduğu kanısını uyandırarak, bizi yanılgıya düşürür. Sosyalizm, köylü mülkiyetinin bu yanıltıcı görünüşünün ortadan kalkması ile elbette ilgilenir; ama bu görünüş ortadan bu biçimde kalkmayacaktır. ”
(F. Engels, Fransa ve Almanya’da Köylü Sorunu, www. Marxists. org)
Peki toprağın üzerinde çalışan işçilere göre bölünmesi ve bu temelde de kırlarda “komünist üretime” geçme politikasının, komünizm ile uzaktan yakından alakasının olmadığını Lenin bilmiyor muydu?

Lenin bunu bal gibi biliyordu! 19 Nisan 1918 tarihli toprak yasasının Sol SD’lerin küçük-burjuva anlayışı olduğunu da biliyordu. Bu yasa, BP’nin Sol SD’leri hükümette tutmak için kabul ettiği ve Lenin’in de eleştirdiği ancak pragmatik bir şekilde kabul ettiği 26 Ekim 1917 tarihli yasanın devamıydı ve bu mantığın uzantısıydı.

Peki Lenin ve Bolşevikler niçin anti-Marksist bir politika olan bu yasayı kabul ettiler?

İşte Bolşeviklerin hatalarının bazı noktalarının iyice anlaşılabilmesi için bu sorunu incelemek ve çözmek gerekir.

Lenin ve Bolşeviklerin Nisan 1918’de uygulamış oldukları politikanın altında yine pragmatizm vardır. Bu pragmatizmin iki ana nedeni vardır:
1. Sovyet hükümetinin elinde, Kulaklar ile uzlaşma politikasını sürdürecek gerekli sermaye birikimi tükenmek üzereydi (hatta tükenmişti) ve Kulaklar kentlere tahıl akışını sürekli düşürüyorlardı. Bolşevikler Nisan 1918’deki iki kararname ile Kulaklara gözdağı vererek onları kuşatmaya başladılar.

2. Sol SD’ler, Brest-Litovsk anlaşmasını ve Bolşeviklerin Çeka aracılığı ile Ekim’den beri uygulamış oldukları bazı keyfi ölüm cezalarını öne sürerek Mart 1918’de hükümetten çekilmişlerdi. Ekim’den Mart 1918’e kadar olan süre içerisinde Bolşeviklerin uygulamış olduğu politikalar özellikle kentlerde sanayi ve ticaretin çökmesinden dolayı büyük huzursuzluk yaratmıştı. Bundan dolayı bir çok işçi ve emekçi işini kaybetti ve perişan hale geldi. Halkın durumunun kötüleşmesinden kaynaklanan bu huzursuzluk hemen yeni rejime karşı politik örgütlenmelere temel teşkil etmeye başlıyordu. Bolşevikler bunu bertaraf etmek için giderek Çeka aracılığıyla şiddetin ölçüsünü arttırdılar ve hatta işler keyfi cezalandırmalara kadar gitti. Çeka yargılaması yapılmamış olanlara kendi insiyatifi ile ölüm cezası uyguluyordu. Bütün bu politikalar “Savaş Komünizmi” döneminde uygulanılacak olan terör politikasının başlangıcıydı.
Bolşeviklerin politikasına alet olmamak ve sorumluluğunu paylaşmamak ve Bolşeviklerin kendilerine daha fazla muhtaç olmalarını sağlamak için (özellikle kırda Sol SD’ler çok güçlüydü) Sol SD’ler hükümetten Mart 1918’de çekildiler. İşte Bolşevikler Sol SD’lerin hükümetten bu ayrılışlarının vermiş olduğu zararı en aza indirmek için Nisan 1918’deki kararları aldılar. Artık uzlaşma zemini Sol SD’ler ile ortadan kalkmıştı. Artık BP’nin amacı, Kulaklara karşı uygulanılacak politikayı (yani sabit fiyatlar temelinde zorunlu tahıl teslimini), Sol SD’lerin kırlardaki tabanını ele geçirerek, Sol SD’leri bu tabandan ayırarak ve onları güçsüzleştirerek vede tarihsel olarak onların yerine ikame ederek gerçekleştirmekti. Bu politikayı ise kır yoksullarının taleplerini kabul ederek uygulayabilirlerdi.
İşte kabul edilen 19 Nisan 1918 tarihli küçük-burjuva içerikli olan toprak yasası, Sol SD’lerin kırların proleterleri ve yarı-proleterleri ve aynı zamanda küçük-burjuva unsurlar içerisindeki gücünü kırmanın ve bu unsurları Sovyet hükümetinin (ki tek Bolşeviklerden oluşuyordu) yanına kazanmanın aracıydı. Artık Kulaklara karşı politika ile yarı-proleterlere (Sol SD’ler) karşı politika sıkı bir biçimde birbirine bağlandı ve iç içe geçti. Ama bu politika özünde kır yoksullarını Kulakların kucağına iten bir politikaydı.

İşte o zamanlar Bolşeviklerin politikalarına yöne veren şey bu pragmatizimdi. Bunu haklı çıkarmak için de yoğun bir propagandaya başvurdular ve “kırlarda komünist üretimin örgütlenmesi” demogojisine başvurarak, kırlardaki işçi ve yoksul köylüleri kazanmak için motive etmeye çalıştılar.

Nisan 1918’de çıkarılan kararnamelerin, Kulakları kuşatmak ve Sol SD’leri de kitlesinden ayırmak için uygulanılan pragmatist bir politika olduğunu gösteren en önemli kanıtlar Mayıs ve Haziran 1918’de yayınlanan iki kararnamedir.

Nisan 1918’de Kulakları ve Sol SD’leri kuşatmaya başlayan Bolşevikler, Mayıs ve Haziran 1918’de onlara karşı saldırıya geçtiler.

13 Mayıs 1918 tarihinde çıkarılan kararname, Geçici Hükümet tarafından 26 Mart 1917’de çıkarılan ama uygulamaya sokulmayan Buğday Tekelini yürürlüğe koydu. Bu yasa her buğday sahibine (çoğunlukla bunlar Kulaklardı) bir hafta içerisinde devlete elindeki buğday miktarını bildirmeyi ve hükümetin saptamış olduğu fiyatlar temelinde devlete bırakmasını şart koşuyordu. Belirlenen “normlar” temelinde gereksinim dışındaki fazlalık devlete bırakılacak, devlet de, yeni hasada kadar gerekli olan tohumluk ve kişisel tüketim normlarını belirleyecekti.

13 Mayıs 1918 tarihli kararname, proleter ve yoksul köylüleri, Kulaklara karşı acımasız bir savaşıma çağırıyor ve elinde buğday fazlası olan ama bildirmeyenlere ya da teslim etmeyenlere karşı en azı 10 yıldan az olmamak üzere cezaevlerine gönderilmesine, topraklarına ve mallarına el konulmasına, karşı gelenlere de İaşe Komiserliği tarafından silahlı güç kullanılmasını serbest hale getiriyordu.

Kulaklara karşı Mayıs 1918’de bu yasayı çıkaran Sovyet hükümeti, Sol SD’lere de 11 Haziran 1918 tarihinde yayınladığı bir kararname ile cephe açtı. Bu kararname “Yoksul Köylü Komiteleri” (YKK)’nin kurulmasını öngörüyor ve bunlar aracılığıyla, buğdayın , kırlar için başlıca zorunlu maddelerin ve tarımsal araçların sağlanmasını öngörüyordu. Bu kararnamenin kırlarda Sol SD’lerin ayaklarının kaydırılması için olduğu, onlar üzerinde bir politik zafer elde etme aracı olduğundan kuşku yoktur.

İşin ilginç tarafı, Sol SD’lere kırlarda politik darbe indirmeye çalışan ve onun tabanını Kulaklara karşı kendi politikasına kazanmak isteyen Bolşeviklerin, 19 Nisan 1918 tarihli “Torak Üzerine Temel Yasa” ile kırlardaki işçilere ve yoksullara “politik rüşvet” vermeleridir.

Bolşeviklerin ellerinde, kırlardaki işçi ve yoksulları, Kulaklara karşı harekete geçirmek için somut ve elle tutulur verecek hiçbir şeyleri yoktu. Onlar da 19 Nisan 1918 tarihli yasayı çıkararak ve bu kitlenin küçük-burjuva dünya görüşünü (ki Sol SD’lerin eseridir) kabul ederek, eğer toprak elde etmek istiyorlarsa o zaman Kulaklara karşı savaşmalı ve onların mallarını ve topraklarını ellerine geçirmeleri gerektiği mesajını yolluyorlardı. Bu yasa, kır yoksullarını, Kulaklara karşı harekete geçirmek için ve Sol SD’lerden de ayırmak için, teşvik ve motive etmek için çıkarılmış pragmatik bir yasadır.

26 Ekim 1917’deki “zorunlu hata” şimdi “başka zorunlu bir hata” ile birleşiyor ve derinleşiyordu. Ama Bolşevikler bu yolda ilerledikçe de proletaryanın iradesini de parçalıyorlardı.

13 Mayıs 1918 tarihli kararname ile Kulaklara karşı saldırıya geçen Sovyet hükümeti, bu temelde askeri mnlemler almaya başladı. 20 Mayıs 1918 tarihli başka bir kararname ile Sovyet hükümeti, İaşe Komiserliği’nin gruplarına askeri kumandanlar atamaya başladı. Daha sonra bunlara “İaşe Birlikleri Kumandanlığı” adı verildi. Önceleri bu birlikler geçiciydi ve zorunlu olan yerlere gönderiliyorlardı. Bundan dolayı “Hareketli İaşe Grupları” adı verilmişti ve gönüllü işçi ve yoksul köylü komitelerinden gelenler tarafından oluşturulmuştu. Kısa bir süre sonra büyük bir kısmı işçilerden oluştu. Bunun nedeni kurulan YKK’nin kır yoksullarını kendi siyasetlerine kazanamamasıydı. YKK’ler başarısız oldu ve kırlarda onlara karşı köylülerin büyük bir cephesi oluştu.

Kırlarda propaganda ve ajitasyon yoluyla ve barışçıl araçalar ile kır yoksullarını kazanma politikası başarısızlığa uğradı. Bu durum karşısında VI. Sovyet Kongresi (6-9 Kasış 1918) taktik değiştirerek, bu YKK’leri feshetti. Ama bu YKK’lerin “askeri kanadı” olan Hareketli İaşe Birlikleri’nin sayısı ve faaliyetini İaşe Komiserliği’ne bağlı olarak arttırdı. Bu birliklerin sayısı ülke genelinde 45 000 silahlı adama çıktı. Kısacası kırlarda giderek politik faaliyetin militarisayonu sözkonusuydu. Artık tek barışçıl yöntemler ile tahıl fazlasına el konulması politikasından vazgeçiliyor ve tamamen savaş yoluyla gerekli tahılın elde edilmesi politikasına başvuruluyordu. Bunun sonucu olarak elde edilen tahılda hiç kuşkusuz bir artma oldu. Ancak bunun sonuçları daha sonra ortaya çıktı. Çünkü Sovyet hükümeti tek tahıl fazlasını değil ama tekrar üretim için ayrılan stokları da bir bir yağma ediyordu. Bunun sonucunda kırlarda ekilecek tahıl kalmadı ve daha sonraki yıllarda yaşanan kıtlığın ve açlığın da temelini oluşturdu.

Şehirdeki işçilerin yardımı ile, YKK aracılığıyla Kulaklara karşı açılan savaş tam tersi sonuçlar doğurdu ve Sovyet hükümeti gerekli tahılın akışını sağlayamadı. Bolşeviklerin çıkarmış olduğu yasalara, Kulaklar tahıl akışını hemen keserek karşılık verdiler. Az yukarıda yayınlanan tabloda bu açık bir şekilde görülür.

Bir yandan Kulaklara karşı açılan savaş yüzünden kentlere tahıl akışı dururken, bir yandan da hızla tahıl stokları tükeniyordu. Temmuz ve Ağustos aylarında İaşe Komiserliği’nin depolarında hiçbir şey kalmamıştı. Bu iki aynı zamanda Kulakların ve Sol SD’lerin Sovyet hükümetine karşı silahlı ayaklanmaya giriştikleri dönemdir. Kırlarda “köylülerin bir tür genel grevi” ile silahlı ayaklanmanın birleştirilmeye çalışıldığı bir dönemdir. Özellikle silahlı ayaklanma Ağustos’un 20’sinde Uritski’nin öldürülmesi ve Lenin’e suikast ile doruğa çıktı. İaşe Komiserliği 20 Ağustos’da silahlı olan Hareketli İaşe Birlikleri’ne, kırlarda tahılın tedariki ve isyanın ezilmesi için kapsamlı bir talimatname yolladı.

Halbuki 1918’de Rusya’da iyi bir tarım yılı olmuştu. Tarımdaki hasadın genel durumu ile devlete teslim edilen miktar aşağıdaki tabloda belirtilmiştir:



(S. N. Prokopoviç, age, s. 116)

Tukarıdaki tablo çok açık bir şekilde şiddet yoluyla tahıl tedarikinin iflas ettiğini gösterir. Bu iflas politikasının altında yatan temel nedenlerden bir tanesi, kırlarda yoksul köylülüğün, Kulaklara karşı savaşta Sovyet hükümetini desteklememiş olmasıdır. Zaten YKK’lerin feshi bunu gösterir.
   
Peki yoksul köylülük Sovyet hükümetini niçin desteklemedi?
   
Bunun temel nedeni hiç kuşkusuz Kulakların ve Sol SD’lerin Sovyet hükümetine karşı yürütmüş olduğu propagandadır. Özellikle Sol SD’ler, Sovyet hükümetinin, sanayinin çöküşünün aynısını kırlarda gerçekleştireceğinden korkuyorlardı. Kentlerden kırlara yoğun bir göç dalgası yaşanıyordu. Eskiden sanayide kötü de olsa çalışıp bir ücret alan bazı işçiler sanayinin çöküşünden sonra hiçbir şey elde edemediler ve geçinebilmek için tekrar kırlara döndüler:
üyük sanayinin parçalanması, gıda krizi ve yakıt eksikliği etkisi altında kentlerin büyük toplu konutlarında oturanların kitlesel olarak kaçışı başladı. 1917-1920 arasında yapılan sayımlara göre, şehirlerden kırlara göç eden nüfus 8 milyondan az değildi. ” (S. N. Prokopoviç, age, s. 104)
Sanayinin ve ticaretin çöküşünün sonucu olan bu kitlesel göç dalgası, kırlardaki korkuyu daha da arttırdı. Kırların kaderlerinin de kentlere benzeyeceği endişesi, kırın bir çok sosyal katmanı arasında yayıldı. Tahılın taban fiyatının maliyetinin altında saptanması aslında kır yoksullarının ve kır proleterlerinin işine pek gelmiyordu. Çünkü bu katmanlar geçimlerini Kulakların  işletmelerinde çalışarak kazanıyorlardı ve hatta aslında onlardan alacakları vardı. Tahılın taban  fiyatının maliyetinin altında saptanması ile bu kesimler de aynı zamanda yıkıma uğruyorlardı. Kır yoksullarının ve proleterlerinin aynı şekilde de Sol SD’lerin korkusu, Bolşevik yıkımın kıra da sıçramasıydı ki korktukları çok kısa bir zaman sonra gerçekleşti.

Bolşevikler sanayinin üretici güçlerinin tahribine, ”Savaş Komünizmi” ile birlikte tarımın üretici güçlerinin tahribini de eklediler. Aşağıdaki tablo bunu açık bir şekilde göstermektedir:



(S. N. Prokopoviç, age, s. 126)

Bu politikanın sonucunda tarım ürünlerinin azalması, sınıflar arasında azalan ürünler için rekabeti de beraberinde getirdi. Varolan ürünleri elde etmek için proleterler ile yarı-proleterler yarışmaya başladılar. Halk kıtlık aracılığıyla ölümün eşiğine gelirken yaşamak ve ayakta kalmak için doğalarında varolan herşeyi açığa vurmaya başladılar. Herkes yaşamak için birbirinin düşmanı haline gelmeye başladı. Halkın moral yapısı fiziksel çökmeyle birlikte çökmeye başladı. Artık onun için kimin komünist, küçük-burjuva ya da emperyalist olduğu değil ya da ekmeğin kimin getirdiği sorunu değildi. Onun için artık sorun, ekmeğin nereden geleceği sorunuydu. Eğer o zamanlar Bolşevik hükümet bir ayaklanma yoluyla yıkılsaydı ve yeni bir işbirlikçi hükümet emperyalistlerin desteği ile kurulsaydı ve  halkın temel sorunlarını az buçuk çözmüş olsaydı,  halkın bu yeni işbirlikçi hükümeti ne pahasına olursa olsun destekleyeceği çok açıktı.

Sovyet hükümeti, kırlarda Kulaklar karşısında bir batağa saplanmıştı. Ama daha da önemlisi bu bataklık, kentte ve kırda olsun, hükümetin (tek BP’den oluşuyordu) bütün sosyal sınıflar ile olan ilişkilerini de kökünden sarsmaya ve değişikliğe iterek, ülke genelinde bir bataklığa saplanmasına yolaçtı.
   
Kırın Kulaklar ve Sol SD’ler ile kendi içe kapanmasını ortadan kaldırmak için Sovyet hükümeti iki yöntem izliyordu. Kırlar için gerekli sanayi mallarını tedarik etmek ve askeri zor kullanmak. Ama gerekli sanayi mallarının tedariki büyük sanayi çöktüğü için neredeyse imkansızdı. İşte tam da bu noktada Bolşevikler başka bir ölümcül hataya imza attılar. Adım adım sanayideki küçük ve orta boy (KOBİ) işletmeleri kamulaştırmaya başladılar. Halbuki Bolşevikler KOBİ’lerin kamulaştırılmasını hiçbir zaman savunmadılar. Bu politik önlem de kendi mantıklarına ve politikalarına tersti. Kırlarda içsavaşın boyutlanması ölçüsünde, Sovyet hükümetinin kamulaştırması da tehlikeli bir şekilde büyük işletmelerden küçük işletmelere doğru bir seyir izlemeye başladı:
“(... ) maden kömürü, madenler, selüloz ve kauçuk fabrikaları, demir yolları, aynı şekilde önemli bir sermayeye sahip (1’den 3 milyon rubleye kadar) diğer işletmeler, bundan böyle ulusun mülkiyetiydi (özellikle de 18 Haziran 1918 tarihli kararnameden sonra---K. E). 1919’un başında kamulaştırılmış işletmelerin sayısı 830’a yükseliyordu, 1920’nin başında 3394’e yükseliyordu. 1920’nin sonunda (29 Kaım kararnamesi), bireylere ait bütün sanayi kuruluşları ya da 5’ten fazla işçi ve motor gücü kullanan şirketler ya da motor güçsüz 10 kişi kullanan işletmelerin kamulaştırıldığı deklare edildi. Bu kararname, sadece büyük sanayiye değil ama orta (ölçekli---K. E. ) sanayinin de kamulaştırılmasına son noktayı koydu. (... )
Ticari kuruluşların kamulaştırılmasına antrepo ve büyük mağazalar ile başlandı, 26 Kasım 1918’de bir çok sayıda manüfaktür maddesinin satışı devlet tarafından tekelleştirildi. ”
(S. N. Prokopoviç, age, s. 264)
Sanayideki KOBİ’lerin kamulaştırılmasına ve bazı sanayi maddelerinin satışına devlet tekelinin getirilmesine neden olan durum, kırlara gerekli olan sanayi mallarının tedariki sorununun sonucudur. Devlet bu önlemler ile malların maliyetini kendisi açısından düşürüyordu. Çünkü satın alacak ve kırlara yollayacak parası yoktu ve bunu yaparken de üretimin yapısını da tahrip ediyordu.

Lenin, 1922 yılına gelindiğinde artık büyük sanayinin dahi zar zor karşıladığı kırın ihtiyaçlarının, KOBİ’ler aracılığı ile karşılanamayacağı gerçeğini anlamaya başladı. Devlet kapitalizmi çerçevesinde eldeki işletmelerin kiraya verilmesi ya da dış sermayenin çekilmesi yani büyük sanayinin tekrar inşaası temelinde, kent ile kır arasındaki ilişkilerin normalleşeceğini anladı ve bu temelde NEP politikasına başvurdu. Bu politika eksik olmasına karşın doğru ama geç bir politikaydı. Çünkü parti ve devletin komünist niteliğinin kaybolduğu bir anda devreye sokuluyordu. Bundan dolayı “bu ekonomik geri çekilme” bir bozgun ile sonuçlandı ve iktidarın yarı-proleter ve küçük-burjuva sınıfların eline geçmesinde bir kaldıraç rolü oynadı.

Az yukarıda Bolşeviklerin 19 Nisan 1918 tarihli yasa ile kırlarda Marksist bir politikadan uzaklaştıklarını belirttik. Yine bu dönemdedir ki, Lenin Engels’in zengin köylülük ile ilgili olan doğru teorisini tahrif etmeye başladı ve bunun Rusya’ya uymadığı sonucuna vardı. Bu noktada Lenin şöyle yazar:
“Önümüzdeki görev köylülüğü tarafsızlaştırmaktı. Küçük-burjuva partiler ile ilişki sorununun ortaya atıldığı Moskova’daki bir toplantıda, sadece orta köylünün müttefikimiz olduğuna dikkat çekmekle kalmayan, aksine belki büyük köylülere karşı da zecri önlemlere, baskı önlemlerine gerek kalmadan da yapılabileceği inancını ifade eden Engels’i aynen alıntıladım. Bu varsayım Rusya için doğrulanmadı:Kulaklara karşı doğrudan bir içsavaşın içindeydik, içindeyiz ve içinde olacağız. Bu kaçınılmazdır. Bunu pratikte gördük. ” (Lenin, SE-8, s. 55)
Halbuki Engels’in zengin köylülük ile ilgili olan teorik formülasyonu Rusya için de doğruydu. Sadece Rusya’nın tarihsel koşullarından dolayı özel bir tarzda uygulanması gerekiyordu. Daha önce andığımız makalesinde Engels, devrimden sonra küçük ve zengin köylülüğe karşı tutum konusunda şöyle yazar:
“Öyleyse küçük köylüler karşısındaki konumumuz nedir? Ve iktidarı ele alacağımız gün onlara karşı nasıl davranmalıyız?

Önce, Fransız programının şu sözü yerden göğe kadar doğru: Küçük köylünün kaçınılmaz yokoluşunu önceden görüyoruz, ama biz bu yokoluşu çabuklaştırmakla hiç de yükümlü değiliz.

Sonra, iktidara geçtiğimizde, büyük toprak sahipleri için yapma zorunda kalacağımız gibi, küçük köylüleri (karşılığını ister ödeyerek, ister ödemeyerek) zorla kamulaştırmayı aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz de bir o kadar açık. Küçük köylü karşısındaki ödevimiz, ilkin, onu buna zorlayarak değil, ama örnekler aracıyla buna götürerek, ve toplumun yardımını onun buyruğu altına koyarak, onun bireysel mülkiyeti ve işletmesini, kooperatif işletmeye dönüştürmektir. Ve bu konuda, daha bugünden gözlerine çarpacak üstünlükleri, küçük köylüye belli belirsiz de olsa gösterme araçlarımız eksik değil.” (F.Engels,age)

“ Şimdi daha zengin köylülere gelelim. Bu kategoride, her şeyden önce kalıtım sonucu, ama borçlandırma ve toprakların zorunlu satışları aracıyla da, kullanma hakkından yararlandıkları tüm eski toprakları (tenure) ve hatta daha da çoğunu elinde tutan, ve küçük topraklı köylüden büyük köylüye kadar uzanan tüm bir aracı aşamalar örneklemesini buluyoruz. Orta köylü, küçük köylüler arasında oturduğu zaman, onların çıkarları ve görüşleri ile, kendi çıkar ve görüşleri arasında pek bir ayrım olmayacaktır; çünkü deneyi, benzerlerinden ne kadarının küçük köylüler yığını içinde batıp gittiklerini ona söyleyecektir. Ama orta ve büyük köylülerin ağır bastıkları, çiftlik işletmesinin, genellikle çiftlik uşakları ile hizmetçilerin yardımını gerektirdiği yerlerde, durum bundan başkadır. Bir İşçi Partisi doğal olarak, ilkin ücretlileri, yani hizmetkârları, çiftlik hizmetçilerini ve gündelikçileri koruyup savunacaktır; bundan ötürü, köylülere, işçilerin ücretlilik sürekliliğini içeren vaadlerde bulunmayı kendine yasaklar. Orta ve büyük köylüler, orta ve büyük köylüler olarak varoldukları sürece, ücretliler olmaksızın işlerini yürütemezler. Öyleyse, küçük topraklı köylülere varlkklarını küçük köylüler olarak sürdüreceklerini vaadetmek, eğer bizim için sadece bir budalalıksa, aynı şeyi orta ve büyük köylülere vaadetmek, hemen hemen dolaysýz bir ihanet olur.
Kentlerin zanaatçıları ile yeniden bir karşılaştırma yapabiliriz. Gerçi bunlar, sonlarına köylülerden de yakındırlar, ama gene de sadece çırak değil, işçi de çalıştıranları, ya da çıraklarına bir işçinin işini yaptýranlarý hâlâ vardır. Küçük patronlar arasında, sonuna kadar patron kalmak isteyenlerin o yanda da kurtuluş olmadığını görmeleri için, Yahudi düşmanları içine girmekten başka bir yapacakları yoktur. Kendi üretim biçimlerinin kaçınılmaz yokoluşunun bilincine varmış bulunanları bizim yanımza gelirler ve daha sonra tüm öbür işçileri bekleyen yazgıyı paylaşmaya da hazırdırlar. Durum, büyük ve orta köylüler için de başka türlü değildir. Hizmetkârları, hizmetçileri ve gündelikçileri, doğal olarak bizi onların kendilerinden daha çok ilgilendirirler. Eğer bu köylüler, bizim onlara, işletmelerinin oldukları gibi kalacakları yolunda güvence vermemizi isterlerse, biz, bunu, hiç bir biçimde yapamayız. Bunların yeri, her şeyi vaadettikten sonra hiç birini tutmamaktan daha büyük bir zevkleri bulunmayan Yahudi düşmanlarının arasında, Köylüler Birliği ya da bu türlü öbür partilerin içindedir. İktisadi bakımdan, kapitalist rekabet ve denizaşırı ucuz tahıl üretimi nedeniyle, orta ve büyük köylülerin de kesenkes ezileceklerine inanıyoruz; zaten durmadan artan borçlanma ile tüm bu köylülerin gözle görülür yıkımı da bunu kanıtlamaktadır. Bu yıkıma karşı, mülklerin, ücretlilerin sömürüsünü gitgide ortadan kaldıracak ve yavaş yavaş büyük ulusal üretim kooperatifinin aynı hak ve aynı ödevlere sahip kolları durumuna dönüşecek kooperatif bir işletme içinde toplanmasını salık vermekten başka, hiç bir şey yapamayız. Eğer bu köylüler bugünkü üretim biçimlerinin kaçınılmaz yıkılışını anlarlar, eğer bundan gerekli sonuçları çıkartırlarsa, bize geleceklerdir, ve onların dönüşmüş üretim biçimine geçişlerini elimizden geldiğince kolaylaştırmak da bizim işimiz olacaktır. Böyle olmazsa, onları kendi yazgılarına bırakmak, ve bizim de, onların çağrılarımıza kulak verecek olan ücretlilerine yönelmemiz gerekecektir. Çok olanaklıdır ki, zorla kamulaştırma burada da sözkonusu olmayabilecek (abç), ve bu biraz kalınca kafaları sağduyuya açmak için burada da iktisadi gelişmeye güvenebileceğiz.”
(F.Engels,age)
Peki bu noktada Lenin’in hatası nerededir?

Bir kere Engels çok açık olarak sorunu, Fransa ve Almanya gibi, sanayisi ve ticareti bağımlı bir şekilde gelişmeyen, kendi dinamizmi ile ayakta kalan ülkeler açısından incelemişti. Bu ülkelerde bir sosyalist devrim anında sermayenin kaçışı olmayacaktı ya da çok az olacaktı. Bundan dolayı sanayi, sermaye birikimi açısından bir sorun yaşamayacak ve sosyalist devlet bu sanayiye dayanarak, zengin köylülük ile bir anlaşma ya da uzlaşma arayabilecekti. Engels’in formülasyonunun özü buydu. Engels, bu ülkelerin ekonomilerinin dünya pazarı içindeki konumlarına dayanarak köylü sorununu inceliyordu. Engels’in büyük sanayiye dayanarak zengin ve orta köylülük ile uzlaşma aranması gerektiği anlayışına en iyi örnek yine aynı makalede Fransız sosyalistlerinin programının bir maddesi ile ilgili olarak yazmış olduğu şu satırlardır:
“Daha sonra:

"Tüm dolaylı vergilerin kaldırılması ve 3.000 Frankı geçen gelirler üzerindeki tüm dolaysız vergilerin müterakki vergi durumuna dönüştürülmesi."

Yıllardan beri, hemen bütün sosyal-demokrat programlar bunu ister. Ama yeni olan ve bu tümcenin içeriği üzerinde ne kadar az düşünüldüğünü gösteren şey, bunun özellikle küçük köylüler yararına istenmesidir! İngiltere'de, sadece bir örnek vermiş olmak için söylüyorum, devlet bütçesi 90 milyon sterlin lirasıdır. Gelir vergisi bunun, onüçbuçuk ondört milyonunu getirir, oysa geri kalan yetmiş alıtı milyon, kısmen, ticarethanelerin vergilendirilmesinden (posta, telgraf, pul), ve en büyük bölümü de, yığın tüketimi üzerindeki vergi ve harçlardan, yani tüm halkın, ve özellikle yoksulların gelirini, küçük küçük kırpan, ama yavaş yavaş milyonlar oluşturan o durmadan yinelenen kemirilmesinden gelir. Ve, güncel toplumda, devlet harcamalarının bir başka biçimde karşılanması da hemen hemen olanaksızdır. İngiltere'de, en az 120 sterlin lirası (3.000 frank) olan gelirler üzerindeki müterakki bir verginin 90 milyon getireceğini kabul edelim. Yıllık ortalama birikim, tüm ulusal zenginliğin yıllık artışı, 1865'ten 1875'e kadar, Giffen'e göre, 240 milyon sterlin lirası idi. Eğer bunun bugün 300 milyon olduğunu varsayarsak, 90 milyonluk mali yükün, birikimin aşağı yukarı üçte-birini götüreceği sonucu çıkar. Bir başka deyişle, sosyalist bir hükümetten başka hiç bir hükümet, böyle bir işe girişemez: ama sosyalistler iktidara geçecekleri zaman, onların, bu vergi reformunu gelip geçici, önemsiz bir sayışmalık gibi gösterecek, ve küçük köylülere bambaşka olanaklar açacak başka işleri olacaktır.“ (F.Engels,age)

Bu alıntıdan da çok açık bir şekilde görüldüğü gibi, kır ile ilgili bir reformu Engels, ülkenin genel ekonomisi ile ilişkilendirerek ele almaktadır. Yine Engels devlet bütçesinin büyük bir kısmının büyük sanayi ve ticaretten elde edilen vergilerden kaynaklandığını da çok açık bir şekilde belirtir ki bu o zamanlar Rusya için de geçerliydi. Ama Rusya’daki durumun farklılığı, Ekim Devrimi’nden önce devletin bütçesine giren vergilerin büyük kısmının yabancı sermayenin ve onunla iş yapan Rus işbirlikçi tekelci sanayi sermayesinin vergilendirilmesinden oluşuyordu. Devrim bunların mülklerine el koyunca ve yabancı sermaye de Rusya’yı terk edince devlet bütçesi aniden çöktü.

Lenin, Fransa ve Almanya ile Rusya arasındaki kapitalist gelişme düzeyi arasındaki tarihsel farkı gözardı etmiştir. Bundan dolayı da Engels’in doğru formğlasyonunun Rusya’ya uymadığı sonucuna varmıştır. Ama Rusya’da yaşanan tarihsel olaylar tersine Engels’i haklı çıkarmıştır.

Peki o zaman ne yapılmalıydı?Lenin ve Bolşeviklerin uygulamış oldukları politikalara alternatif komünist bir politika var öıydı ve vardıysa bu ne olmalıydı?

Elbette bmyle alternatif ve doğru bir politika vardı. Aynı zamanda Lenin bu doğru politikayı bilince çıkarmaya en çok yaklaşan liderdir de. Her ne kadar bunu tam olarak bilince çıkarmamışsa da sezmiştir.

Lenin’in içsavaştan sonra çok geç bir şekilde önermiş olduğu NEP, bir tür “Ekonomik Brest-Litovsk”tur. Yani emperyalistler karşısında ekonomik bir geri çekilmedir, ki bugün bile bu teorinin bir çok geliştirilecek yanları vardır ve gelecek sosyalist dünya devrimini kurtaracak temel yaklaşım bu teorinin geliştirilmesinde yatmaktadır. NEP teorisi, dünya sosyalist devrimi temelinde ve çerçevesinde ele alınması ve geliştirilmesi gereken bir teoridir. Aksi taktirde onun mantığı hiçbir işe yaramaz. Aksi taktirde revizyonistlerin elinde “ulusal kalkınmacı” görünüm altında emperyalist bağımlılığın restorasyonuna götürür.

Bolşevikler iktidara bütün burjuva sınıfları birbirinden ayırarak ve yarı-proletarya ile sıkı bir ittifak yaparak gelmişlerdi. Ama devrimden sonra yanlış politikalar ile birbirinden ayırdıkları sınıfları, karşılarında tek bir cephe oluşturacak şekilde birleştirdiler. Bundan da ekonomi politikalarındaki hataları belirleyici bir yere sahiptir. Halbuki ekonomi politikalarında doğru bir yaklaşım sergileyebilmiş olsalardı, bunu birbirinden ayırdıkları burjuva sınıfların tekrar bir araya gelmesini önlemek için kullanabilirlerdi. Örneğin Bolşevikler hiçbir zaman tekelci burjuvazi ile Rus işbirlikçi tekelci burjuvazisi arasında bir ayırım yapmadılar. Her ikisine aynı politik tavrı takındılar ki bu tamamen hatalı bir durumdu. Tekelci burjuvazi ancak içeride bir işbirlikçi burjuvazi olduğu sürece karşı-devrimci faaliyetlerini yürütebilir. İşbirlikçi burjuvaziyi ezen bir devrim, emperyalizmin ülkedeki sosyal dayanağını da yokeder. Bolşevikler devlet iktidarı aracılığıyla işbirlikçi burjuvaziyi ezerken ve mülkiyetini kamulaştırırken, tekelci burjuvazinin mülkiyetine Rusya’da dokunmayacaklardı. Yine Ortak-Girişim temelindeki işletmelerde emperyalist sermayenin paylarına ve mülkiyetine de dokunmayacaklardı ve yeni ortaklarının “devlet bürokrasisi” olduğunu yani kamu sermayesi olduğunu ve beraber işyapmaya da hazır olduklarını beyan edeceklerdi.

Aynı şekilde dış borçları iptal etmeyeceklerdi ve ödemelerde dengesinde bir sorun oluştuğu anda borçların bir gözden geçirilmesi ve yeniden yapılandırılmasını isteyeceklerdi ki bunu bütün kapitalist devletler yaparlar. Bütün bu önlemlere ek olarak eğer kısaca belirtirsek şu ekonomik önlemlere başvurmalıydılar:

· Bolşevikler yabancı sermayeye ve dış borçlara dokunmadıkları zaman aynı zamanda “ekonomik ilişkileri burjuva tarihsel alanda” kabul ettiklerini de bütün dünyaya göstermiş olacaklardı. Sermaye hareketlerinin bu serbest niteliğini kabul etmek, ona uygun para politikasını da kabule götürür. İşte bu noktada Bolşevikler Merkez Bankası’nın özerkliğini savunacaklardı ve bunu Sovyet Kongresi’nde çıkaracakları yasa ile garanti altına alacaklardı.
· Rublenin konvertibilitesini koruyacaklardı ve ülkenin içinde bulunduğu duruma göre de ya sabit kur ya da esnek kur politikası izleyeceklerdi.
· Merkez Bankası’nın altın ve döviz rezervlerinin belirli bir sınırın altına düşmesini önlemeye çalışacaklardı. Bunu da ancak dış sermayeyi Rusya’ya daha fazla çekmek suretiyle yapabilirlerdi.
· Parayı ortadan kaldırmadan ziyade Merkez Bankası aracılığıyla fiyat istikrarını sağlamaya çalışmalıydılar.
· Çarlık Rusya’sının yaptığı gibi devlet tahvilleri ve hazine kağıtları satmalıydılar ve belirli bir faiz karşılığında kamu açıklarını finanse etmeye ya da kamu için gerekli sermayeyi elde etmeye çalışmalıydılar.
· İşbirlikçi tekelci sermayenin kamulaştırılması Sovyet hükümetine büyük bir manevra alanı sağlamış olacaktı. Özellikle de borçlar noktasında. Ödeme güçlüğü çektiği yerlerde ya bazı kamulaştırılmış işletmeleri yabancı sermayeye satarak gelir elde edebilirlerdi (Bir tür özellieştirme) ya da bazı işletmeleri borçlarının karşılığı olarak kiraya verebilirlerdi.

Peki bütün bu politikalar neyi amaçlamalıydı?

1. Emperyalistler kendi çıkarlarının devrim tarafından korunduğunu görünce Rus işbirlikçi tekelci sermayesini yüzüstü bırakacaklardı. Böylece devrim emperyalist burjuvaziyi, Rus işbirlikçi tekelci burjuvazisinden tecrit etmiş olacaktı. Bunun tarihte değişik bir örneği vardır. Örneğin Kemalist Hareket, T.C.’nin kuruluşu sırasında bu politikayı izleyerek, Türkiye’yi işgal eden emperyalistleri ve Yunanistan’ı birbirinden ayırmayı başarmıştır. Kemalistlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını devralması ve yabancı sermayeye dokunmayacağı garantisi vermesi sonucunda İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar işgale son vermişlerdir. Böylece Kemalistler, emperyalistleri Yunanistan’dan politik ve askeri olarak ayırmışlar ve bundan dolayı da çok kolay bir zafer kazanmışlardır. Şayet bunu yapmamış olsalardı kesinlikle Kemalist Hareket yenilecek ve Türkiye uzun yıllar sömürge kalacaktı.
2. Yabancı sermayeye dokunmama ve dış borçları iptal etmeme sonucunda emperyalistler, Rusya’yı Beyaz Ordular (14 ülkenin ordusu) kurarak işgal etmeyeceklerdi ve işbirlikçi ordular ile birleşmeyeceklerdi. Çünkü buna değmezdi. Eğer emperyalistler devrimi boğmak için asker gönderdilerse bu Rusya’ya yatırdıkları sermayeyi kurtarmak içindi. Bundan dolayı işbirlikçi ordular daha güçsüz ve desteksiz kalacaklardı.
3. Yine bu ekonomi politikalar emperyalistleri kendi içerisinde bölecekti. Emperyalist devletlerin iç politikaları, Bolşevikleri boğmak için asker gönderip göndermeme noktasında bmlünecekti. Çünkü bazı burjuvalar kendi çıkarları garanti altına alındıktan sonra asker göndermeyi gereksiz bulacaklardı. Böylece Bolşeviklere karşı yapılan Haçlı Seferi’nin hiçbir dayanaği kalmayacaktı. Emperyalistlerin iç politikaları daha da hassas ve kırılgan bir hale gelecekti.
4. Emperyalistler, Rusya’nın borçlarını ödemesinin onun sanayisini ve ticaretini ayakta tutmaktan geçtiğini anlayacaklardı (bu noktada ustalar zaten) ve tekrar Rusya’ya kredi açacaklardı.
5. Sanayiyi uluslararası diplomasinin ustaca kullanılması ile ayakta tutan Bolşevikler, kentlerdeki huzursuzluğu en aza indirgemiş olacaklardı ve Çeka’nın terör politikasına gerek kalmayacaktı ve politik açıdan Sol SD’leri az çok tatmin edebileceklerdi.
6. Yine sanayinin ayakta kalması, Kulaklar ile anlaşmayı kolaylaştıracak ve Sovyet hükümeti tahılın taban fiyatını maliyet fiyatının üstünde (eğer pazar fiyatları ile değerin çakıştığını varsayarsak) yani maliyet fiyatı ile değer arasında sallanan bir yerde saptama imkanı elde ederek, Kulakların belirli bir kar elde etmesini sağlayacaklardı. Bu temelden de kırlardan kentlere tahıl akışını uzlaşma yoluyla Geçici Hükümet döneminde olduğu gibi tedarik etmiş olacaklardı. Hatta Kulakların fazla fiyat isteme ya da spekülasyon dirençlerini dışarıdan tahıl ithal ederek ve iç piyasaya sürerek kırma imkanlarına sahip olacaklardı. Bu politika Sol SD’leri sıkı sıkıya proletaryaya bağlamaya yarayacaktı.
7. Sol SD’lerin proletaryaya sıkı sıkıya bağlanmaları, küçük-burjuvazinin karşı-devrimci faaliyetlerinin düzeyini düşürecekti ve onun kararsızlığını daha fazla arttırarak tarafsızlığının sürdürülmesine neden olacaktı.
8. Proletarya emperyalistler karşısında bu “politik ve ekonomik geri çekilmeyi” gerçekleştirirken, III. Enternasyonal aracılığı ile ve onun merkezinde yeralan Uluslararası Profesyonel Devrimciler Örgütü aracılığıyla, emperyalistlerin geri hatlarını önce baskı altına alarak yani onları uluslararası alanda kuşatarak, sonra da dünya çapında stratejik zafer elde etme peşinde koşacaktı. Bu sonuncu nokta olmaksızın daha önce geri çekilme anında verilen tavizler tek kelimeyle revizyonizm ile sonuçlanır. Ülke içinde emperyalistlere verilen tavizler ancak Enternasyonalizm aracılığıyla uluslararası alanda telafi edildiği ölçüdedier ki bir işe yararlar. Rus sosyalist devrimi uluslararası alanda diğer ülkelerin içsavaşlar yoluyla sosyalist devrimlerine bağlandıkça ve bu içsavaşlar emperyalist ülkeleri sardıkça ve sosyalist devrimlere yolaçtıkça, uluslararası proletarya ile uluslararası burjuvazi arasındaki politik güç dengesi de uluslararası proletarya lehine değişmeye başlayacaktı. Ancak emperyalist ülkelerin büyük bölümünde sosyalist devrimler gerçekleştiği andan itibarendir ki, bu ülkelerin oluşturmuş olduğu Birleşik Ekonomi yabancı sermayeyi kamulaştırma yoluna gidebilir. Ama bu politikada son emperyalist kalelerin düşürülme süreci ile yani bu son emperyalist ülkelerdeki sosyalist devrimler ile iç içe geçirilerek ele alınmalı ve dünya çapında koordine edilmesi gereken bir süreçtir.

Bir ülkedeki sosyalist devrim, uluslararası politik güç dengesi, uluslararası proletarya lehine olmadan ve bu güç ilişkileri bu düzeye daha çıkmadan emperyalist sermayeyi kamulaştırmamalıdır.

İşte Bolşeviklerin politikası kısaca burada belirtmeye çalıştığımız politika olmalıydı. Bu politikaya biz “Politik Brest-Litovsk”un “Ekonomik Brest-Litovsk” ile birleştirilmesi diyoruz.

Lenin’in başında olduğu Bolşevik Parti’nin Ekim Devrimi’nden sonra uygulamış olduğu yanlış ekonomi politikalar ve bunların neden olduğu diğer politikalar Marksizm’den ciddi bir sapmadır.

Bolşevik Parti’nin uygulamış olduğu yanlış politikalar sonucunda girmiş olduğu yanlış tarihsel yol, onun sosyalist demokrasiyi uygulamasını pratikte imkansız hale getiriyordu. Halbuki BP devrime kadar birliğini ve disiplinini sosyalist demokrasi ile elde eden bir partiydi. Devrimden sonra partinin girmiş olduğu tarihsel yol ile birlikte sosyalist demokrasinin de parti ve devlet içerisinde giderek sönmeye başladığı görüldü. Parti ve devlet sosyalist demokrasiyi uyguladıkları zaman, uygulamak istedikleri ya da uygulamaya çalıştıkları politikaları gerek parti tabanına gerekse de halka kabul ettiremeyeceklerini pratikte bir çok defa görmüşlerdi. Sosyalist demokrasi artık parti ve devleti birleştirmeye ve disiplinini en üst düzeye çıkarmaya değil, onları çözmeye ve parçalamaya götüren bir araç durumuna gelmeye başlamıştı. Bundan dolayı parti ve devlet birliğini sosyalist demokrasi aracılığı ile değil bürokratik otorite aracılığıyla artık sağlıyordu.

Parti ve devleti sürekli bir arada ve ayakta tutma eğilimi, sosyalist demokrasinin giderek biçimselleşmesine ve ortadan kalkmasına neden olurken, bürokratik merkeziyetçiliğin de (zaten bu ikisi eşanlı oldu) gelişmesine neden oldu.

Ekim 1917’den itibaren yani iktidarın fethinden itibaren, yapılan hataların sonucu olarak, Bolşevik Parti’nin proleter-komünist niteliği giderek bozulmaya ve yarı-proleter bir niteliğe dönüşmeye başladı. 1919’un Mart ayına gelindiğinde bu süreç neredeyse tamamlanmıştı.

Tarihte Stalin ile ilgili olan tartışmalar yersiz bir tartışmadır. Stalin’in temsil ettiği politika büyük oranda Lenin tarafından hazırlanmış bir politikadır. Stalin’in yerinde daha sonraki yıllarda Lenin de olabilirdi Troçki de. Sorun bu değildir. Çünkü bu liderlerin hiçbiri (Lenin, Stalin, Troçki ya da başka biri), Ekim Devrimi ile başlayan ve birbirini izleyen hatalar zincirini oluşturan süreci durduramazlardı. Sadece onun ürünü olabilirlerdi ki öyle oldu. Belki de Lenin’i tarihte Stalin’in yerine geçmekten ölümü kurtardı. Muhtemelen Stalin’in yerine en büyük aday oydu. Zaten belli bir süre bunu yaptı da. Onun için tarihsel olayları açıklarken, Lenin, Stalin, Troçki vs. den hareket etmek yerine “tarihsel dramanın karakterlerinin” içerisinde hareket ettiği tarihsel koşulları ve çerçeveyi bilince çıkarmak gerekir.

Ekim Devrimi ve III. Enternasyonal döneminde yapılan hatalar, “Sosyalist Dünya Devriminin Çocukluk Hastalıkları”ndan başka bir şey değildiler. Ama bu deneyimin layıkıyla yapılacak Marksist eleştirisidir ki gelecek sosyalist dünya devriminin daha sağlam temeller üzerinde gelişmesini hazırlayacak ve Komünizmin kapısının aralanmasına götürecektir.

(devam edecek)


Devrimci Bülten Sayı 45, Devamı...


|
_ _