[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRİMCİLER KOORDİNASYONU (PDK)  13-06-2024 ]
{ komunistdunya.org }
   Açılış_sayfanız_yapın  Sık_Kıllanılanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazılar / Broşürler
   Açıklamalar
   Komünist Hareketten
   İlerici / Devrimci       Basından
   Kitap - Broşür PDF
   Sanat
   Görüşler

 Arşiv - Ara
   Arşiv
   Sitede Ara

 İletişim
   Bağlantılar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazılar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
EMPERYALİZM VE TÜRKİ...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrımcı Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
Devrimci Bülten Sayı...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayı 32 (2) }
| Devrimci BültenABD EMPERYALİZMİNİN YENİ RESMİ İDEOLOJİSİ VE BUNUN POLİTİK VE ASKERİ SONUÇLARI ÜZERİNE (K. ERDEM)

I-Giriş

Artık gelinen noktada ABD emperyalizminin genel stratejik eğilimini çok net, açık ve seçik bir şekilde belirlemek vede bunu çok yönlü ve derinlemesine bilince çıkarmak komünist hareket açısından kaçınılmaz bir hal almıştır.

Çünkü ABD emperyalizmi, uluslararası emperyalist sistemin dinamik ve sürekleyici gücüdür ve bugün tarihsel olarak elde etmiş olduğu düzey ve potansiyel, onu, uluslararası ekonomik ve politik sistemin odağına yerleştirmiştir. Onun için bundan sonra, ABD emperyalizminin genel stratejik eğilimi (politik hedef, görev ve araçları), uluslararası emperyalist sistemin iç evrimini ve yönünü tayin edecektir. Emperyalist politik sistemin nasıl bir evrim izleyeceği, ABD’nin bu sisteme müdahalesinin biçimine bağlıdır.

Bugün Irak sorunu ile birlikte, ABD’nin bundan sonraki planlarının ne olduğu ya da ABD’nin ne yapmaya çalıştığı sorgulanmaktadır. Bu sorgulamalarda doğruluğu barındıran değerlendirmeler de yapılmaktadır. Ancak analizlerde dikkati çeken ortak nokta, ABD’nin gerçek emellerinin tam olarak deşifre edilememesidir ya da bu noktada yetersiz kalmalarıdır.

Örneğin Irak sorunu bağlamında yapılan değerlendirmelerde çıkarılan bazı sonuçlardan bir kaç tanesi şunlardır:
a-ABD Ortadoğu’ya yerleşmek istiyor.
b-ABD Ortadoğu’daki petrol rezervlerini ele geçirmek ve kontrol etmek istemektedir.
c-ABD, Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya’daki enerji kaynaklarını ve güzargahlarını kontrol etmek istemektedir.
d-ABD Otadoğu’nun haritasını değiştirmek istemektedir.
e-ABD İsrail’in güvenliğini sağlamak istemektedir.
f-ABD kendi hegemonyasına kafa tutan ve kötü örnek olan devletleri bertaraf etmek istemektedir. vs.

Bu yukarıda sayılanlar gibi bir çok neden sayılabilir. Bütün bu sayılanların doğruluk payı olmasına karşın, bu sayılanlar olayın tarihsel çerçevesinin tam olarak görülmesinde çok çok yetersizdir.

ABD’nin dünyanın çeşitli bölgelerine olan silahlı müdahalelerini anlamak için, onun genel stratejik yönelimini anlamak gerekmektedir. Ancak bundan sonra, Irak savaşı gibi olayların mantığı çözülebilir ve ABD’nin gerçek amaçları hakkında doğru bir fikre sahip olunabilir.

Bu makalede ilkin ABD’nin yeni resmi ideolojisini tanımlamaya çalışacağız. Daha sonra bunun ABD’nin politik yönelimindeki etkisi üzerinde durarak, nasıl ABD’yi bir “Küresel Politik Strateji” oluşturmaya götürdüğünü ve bu küresel stratejinin ne olduğunu ve kendi içerisinde nasıl küçük stratejik aşamalara ya da bölgesel stratejilere ayrıldığını vede bunların hangi biçimlere sahip olduğunu ele alacağız. Daha sonra da, ABD’nin askeri yapısını nasıl bu küresel politik strateji temelinde geliştirmek istediğini ele alacağız. Son bölümde de uluslararası siyasi ilişkierin hangi ekonomik eğilimlerin baskısı altında cereyan ettiğini belirlemeye çalışarak genel bir sonuç çıkarmaya çalışacağız.

Makale, haddinden fazla abartılı görüşler ileri sürmek ile ve bazı değerlendirmeleri yapmanın daha erken olduğu noktasında eleştirilebilir. Yazar, bu nokta üzerinde yanlış da olsa bir şeyler yazmanın hiçbir şey yazmamaktan ya da beklemekten daha iyi olduğu görüşündedir. Gelecekte eğer yanılmışsa hatalarını kabul etmekte ve özeleştiri yapmakta asla çekinmemektedir. Tam tersine, bunu, komünist ahlakın ve anlayışın önemli bir unusuru olduğunu kabul etmektedir.

II-ABD Emperyalizminin Yeni Resmi İdeolojisi

ABD’de, Sovyet blokunun çökmesiyle birlikte, ABD büyük tekelci burjuvazisinin ideolojik ve politik eğilimleri içerisinde (ki bunlar daha çok Cumhuriyetçi Parti içerisinde odaklanmışlardır ve sağdan ABD faşistleri tarafından desteklenmektedirler), ABD’nin uluslararası emperyalist sistem içerisinde lider pozisyonuna sahip olduğunu ve ABD’nin ekonomik, politik, askeri, teknolojik ve kültürel kapasitesinin, dünyayı tek başına yönetebilecek bir düzeyde olduğu savı ortaya atılmaya başlandı.

Bu sav temelinde hareket eden entellektüeller ve politikacılar, giderek ABD’yi, bir zamanlar dünyaya neredeyse tek başına hükmeden Roma İmparatorluğu ile karşılaştırmaya başladılar. ABD’nin yeni dünyanın Roma İmparatorluğu olduğunu ileri sürerek, dünyayı Roma İmparatorluğu gibi tekbaşına yönetmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Az ileride de göreceğimiz gibi bu görüşü savunanlar, ABD’de devletin kilit noktalarında bulunmaktadırlar. Roma İmparatorluğu özlemiyle yanıp tutuşanlar kendi emperyalist yayılma ve yağma politikalarına ideolojik bir temel sağlamaktadırlar ve bunu da Roma İmparatorluğu’nun gücünün zirvesinde bulunduğu dönemde bulmaktadırlar.

Son on yıldan fazla bir zamandır, ABD tekelci burjuvazisinin ideolojik ve politik eğilimleri içerisinde canlanan ve öne çıkan Roma İmparatorluğu hayranlığı, ABD’nin şu andaki dünya çaındaki hegemanyasının sonucunda oluşmaktadır. Aslında bu ideologlar, ABD’nin dünya çapında bir hegemonyasının varlığını belirtirken, aynı zamanda bunun yetersiz ve sorunlu olduğunu vede bunun daha da derinleştirilmesi gerektiğini de öne sürmektedirler.

Şimdi de ABD’de bu resmi ideolojiyi savunan gerici düşünür ve politikacılardan bazı örnekler sunarak, ABD emperyalizminin resmi ideolojisindeki değişimi somut örneklerle gösterelim.

Önce G. W. Bush’un akıl hocası olan Robert Kaplan’dan başlayalım:
“İkinc Dünya Savaşı’nda ABD’nin zaferi, Roma’nın ikinci pünik savaşında olduğu gibi, onu evrensel bir güce dönüştürdü. ”(1)
Yine Clinton döneminde Savunma Bakanı olan ve Harvard üniversitesinde “Kennedy Hükümet Okulu” rektörü Joseph S. Nye :
“Roma’dan beri, bugün yalnızca Birleşik Devletler, en büyükleri de dahil, hiçbir geçmiş imparatorluk ile kıyas kabul edilmeyecek bir üstünlüğün keyfini çıkarmaktadır. ” (2) diye yazmaktadır.
Bu düşünce ABD medyasının kilit noktalarında yeralan gerici gazeteciler tarafından da propaganda edilmektedir. Örneğin ABD tekelci buruvazisinin gazetelerinden biri olan Washington Post’un başyazarı Charles Krauthammer şöyle yazmaktadır:
“Gerçek o ki, Roma’dan sonra hiçbir ülke, kültürel, ekonomik, teknik ve askeri olarak böylesine üstün olmadı (. . . ) Amerika bir dev gibi dünyayı adımlamaktadır. (. . . )Roma’nın Kartaca’yı ezmesinden sonra hiçbir büyük güç şu ulaştığımız zirveye ulaşmadı. ”(3)
Bazı gazeteciler daha cürretkar davranarak sözcükleri daha açık ve seçik olarak kullanmaktadırlar. Örneğin Wall Street Journal’in başyazarı Max Boot bunlardan birisidir:
“Eğer Amerika bugün, Britanya’nın sömürgeci askeri kuşaklarının sefer yaptığı bir çok ülkede askeri operasyonlara giriştiyse (. . . ) düzensizliği boğmak için batının askerlerinin müdahalesi gerektiyse bu tesadüf değildir. (. . . ) ezici bir askeri gücü bulunduran ve bunu diğer devletlerin hareketleri üzerinde etkide bulunmak için kullanan bir politik bütünlüğe çok güzel olarak bir imparatorluk denir. (. . . ) Amacımız bir rakibe karşı savaşmak değildir çünkü böyle biri yoktur, ama emperyal pozisyonumuzu korumak ve emperyal düzeni elde etmektir. ” (4)
Ama elbette ki “ABD’nin Düya İmparatorluğu” tek zorbalık üzerine oturmamalıdır. Bunun bir “iyilik” ve “hümanist” yanı da olmalıdır ve “insanlığın yararına” olduğunun propagandası da yapılmalıdır. Zorbalık ile “dünyanın çoğunluğunun iyiliğine olduğu”nun karışımını da Robert Kagan sunmaktadır:
“ABD’nin uygulamış olduğu iyiliksever hegemonya, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu için iyi olduğu gerçektr. Hiç şüphesiz diğer bütün alternatifler gerçekçi düzenlemelerin en iyisidir. ”(5)
Ama ABD’nin “Dünya İmparatorluğu”nun mantığını en iyi ve açık bir şekilde ortaya koyan da yine Zbigniew Brzezinski’dir:
Amerika “. . . uşaklarımızı bağımlı bir durumda tutmalı, uysallığını garantilemeli ve bağımlılarımızı korumalı vede barbarların birleşmesini önlemelidir. ”(6)
ABD’deki gerici aydın sınıf ve katmanlar içerisinde bu düşüncede olanlardan bir çok alıntılar aktarılabilir. Ama buna gerek yoktur. Amacımız ABD’deki gerici ve egemen aydın sınıf içerisindeki genel anlayışı ve ruh halini yansıtmaktı. Şimdi şu soru sorulmalıdır:ABD’ndeki bu gerici alayışın politik alandaki yansıması nasıldır ve politik alana hangi biçimlerde bağlanmaktadır? Çünkü ABD’deki yeni politik çizgi, yukarıda genel hatlarını ortaya koymaya çalıştığımız yeni resmi ideolojinin baskısı altında oluşmaktadır.

III-ABD Emperyalizminin Uluslararası Politik Çizgisinin Ana Hatları

ABD her ne kadar uluslararası emperyalist sistemin hegemonyasını elinde bulunduruyorsa da, bu sistemi tek başına yönetebilecek siyasi ve askeri örgütlülüğe de şu an sahip değildir. Sovyet blokunun çökmesiyle birlikte özellikle de Avrasya’da büyük politik boşluklar meydana gelmiştir. (*1) ABD ve onun müttefileri, şimdilik bu boşlukları ne tam olarak doldurabilmiş durumdadırlar ne de bu boşluklardan çıkabilicek potansiyel meydan okumaları da tam olarak bertaraf etmiş durumdadırlar. Onun için yapılan şu tanım yerindedir:
“Amerika’nın küresel hegemonyasının etkinlik alanı, itiraf edilmelidir ki büyüktür, fakat onun derinliği sığdır;dahili ve harici engellerle sınırlandırılmıştır. ”(7)
ABD’nin küresel hegemonyasının derinleşebilmesi ve böylece etkinlik alanının çapının daha da gelişerek, ABD’nin tekbaşına uluslararası emperyalist sistemin yönetimini eline alabilmesi için, ABD’nin Avrasya’yı tamamen kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemesi gerekmektedir. ABD’li stratejistler, ABD’nin tek dünya hakimiyetine giden yolunun, Avrasya’nın tamamen ABD çıkarları doğrultusunda siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak biçimlendirilmesi temelinde ancak olanaklı olduğunu belirtmektedirler. Bu stratejistlere göre, eğer ABD tekbaşına dünyayı yönetmek istiyorsa, Avrasya’yı tekbaşına yönetebilmelidir; Avrasya’daki sığ ve yüzeysel durumunu daha da derine yayarak, Avrasya’da kendisine potansiyel olarak rakip çkabilecek güçleri bertaraf etmelidir. Çünkü :
“Avrasya yerkürenin en büyük kıtasıdır ve jeopolitik olarak bir eksendir. Avrasya’ya egemen olan bir güç, dünyanın en ileri ve ekonomik olarak verimli üç bölgesinden ikisini kontrol edebilir. ”(8)
Onun için “Amerika için ana jeopolitik ödül Avrasya’dır. ”(9)
Sovyet blokunun çöküşünden hemen sonra, ABD’li stratejistler, ABD emperyalizminin önceliklerini ve stratejik yönelimlerini belirleyen bir çok rapor yayınladılar. Bunlardan biri de 1992 yılında Paul Wolfowitz ve I. Lewis Libby (*2) tarafından yazılan gizli bir rapordur. Defense Policy Guidance başlığını taşıyan raporda ABD’nin stratejik yönelimleri (ki bugün uygulanan politika budur) hakkında şöyle yazılmaktadır:
“Büyük güç olma statüsüne götürmeye izin verecek kaynakları barındıran bölgelerin, bütün düşman güçlerin egemenliğine geçmesini engellemek (...) gelişmiş endüstriyel ülkelerin bizim öncülüğümüze meydan okuyabilecek ya da kurulu ekonomik ve politik düzeni değiştirmeye ve bütün küresel rekabetin geleceğini batırmak isteyen her girişimin cesaretini kırmak. ”(10)
İşin ilginç tarafı dünyanın önemli bölgeleri (büyük enerji kaynaklarını barındıran); dünyanın büyük pazarları (Avrupa, Çin, Hindistan, Rusya, Uzak doğu Asya vs. ); gelişmiş endüstriyel ülkeler (İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, İtalya, Rusya, vs. ) ve yine ABD liderliğine meydan okuyabilecek ve bu potansiyeli barındıran güçler Avrasya’dadır. Onun için Avrasya ABD’nin dünya politikasının temel alanı ve hedefidir. ABD’nin Avrasya ile ilgili planlarına ve onun aracılığı ile dünya ile ilgili planlarına dürtü veren şey ise, Avrasya’nın kendi içerisindeki politik parçalanmışlığı ve bütünlüksüz siyasi yapısıdır.

Ama madem ki ABD Avrasya’yı tamamen kendi çıkarlarna göre düzenlemek istiyor ve onun aracılığı ile bir “Süper emperyalist” olmak istiyor, o zaman Avrasya’da bulunan emperyalist güçlerin bazılarını kendi kontrolüne ve denetimine almalı, bazılarını da dize getirmelidir. Örneğin Brzezinski ABD’nin Avrasya’daki stratejik yönelimi ve hedeferinin ne olması gerektiği ile ilgili olarak şöyle yazıyor:
“. . . Amerika’ya potansiyel bir rakip, yerkürenin en önemli oyun alanı olan Avrasya’dan çıkabilir. Bu yüzden Avrasya’daki jeopolitik çıkarlarının uzun vadeli yönetimi için Amerikan jeostratejisinin formülleştirilmesinde çıkış noktası, kilit oyuncular üzerinde odaklanma ve arazinin doğru değerlendirilmesi olmalıdır.
Bunun için iki temel adım gereklidir:
  • Birincisi, uluslararası güç dağılımında potansiyel olarak önemli bir kaymaya nede olabilecek güçte ve jeostratejik olarak dinamik Avrasya devletlerini teşhis etmek; bunların siyasi seçkinlerinin merkezi dış amaçlaryla bunlara ulaşma arayışlarının olası sonuçlarını deşifre etmek; konumları ve/veya varlıkları daha aktif jeostratejik oyuncular ya da bölgesel koşullar üzerinde hızlandırıcı etkilere sahip olan jeopolitik olarak önemli Avrasya devletlerini tespit etmek;
  • İkincisi, yaşamsal ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere yukarıdakileri devre dışı bırakmak, birlikte karar vermek ve /veya kontrol etmek amacıyla belirli ABD politikaları geliştirmek ve küresel ölçekte, daha özel ABD politikaları arasında bağlantı kuracak daha kapsamlı bir jeostratejiyi kavramsallaştırmak. ”(11)(abç)
Avrasya’da ABD’nin “devre dışı bırakmak” istediği iki emperyalist devlet ve bir de kontrol altında tutmak zorunda olduğu bir dizi emperyalist devletler vardır. Birinci gruba Rusya ve Çin (Çin bir noktaya kadar emperyalist olarak değerlendirilebilir) dahildirler. İkinci gruba ise, Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere, İtalya gibileri dahildirler. Yani ABD’nin Avrasya’da mızrağının sivri ucu temelde Rusya ve Çin’e çevrilmiştir. Bunların dünya pazarlarına büyük emperyalist güçler olarak çıkmaması ve bu emperyalist potansiyellerinin bertaraf edilmesi üzerine kurulmuştur.

ABD’nin asıl Avrasya’da karşısına almış olduğu güç Rusya’dır. Çünkü Rusya anti-ABD koalisyonunun asıl ağırlık merkezini oluşturma kapasitesinin en güçlü olduğu ülkedir. Rusya’nın kısa bir dönemde büyük bir uluslararası emperyalist güç olma potansiyeli varken, Çin’in gücü daha çok bölgesel olarak kalmaktadır. Onun için ABD, Avrasya’da titiz ve itinalı bir şekilde Rusya ve Çin’i çevirmekte ve onların potansiyel müttefiklerini ya da çeşitli bölgelerdeki dayanak noktalarını yoketmeye çalışmaktadır.
Büyük stratejik hedefe ara stratejik hedeflerden geçilerek gidilmektedir ve herşey planlı ve programlı bir şekilde yürütülmektedir.

IV-ABD’nin Küresel Politik Stratejisi Ve Bunun Ana Hatları

ABD’nin küresel politik stratejisi genel hatları itibariyle üç ana stratejik aşamadan oluşmakta ve biri diğerine zaman ve mekan içerisinde bağlanarak bütünlüklü bir şekilde ilerlemesi düşünülmüştür:
“Satrançta olduğu gibi Amerikan küresel planlamaları bir çok hamleyi önceden düşünüp olası karşı hamleleri beklemelidirler. Bu nedenle, desteklenebilir bir jeostratejiyi kısa vadeli perspektifle (gelecek beş yıla kadar), orta vadeli perspektifi (yirmi yıla kadar) ve uzun vadeli perspektifi (yirmi yılın üstünde) bir birinden ayırmalıdır. Dahası bu dönemler su geçirmez bölmeler olarak değil, fakat bir sürekliliğin bölümleri olarak görülmelidirler. İlk dönem kademeli ve tutarlı olarak ikinci döneme götürmelidir---gerçekte kasıtlı olarak ona yönlendirilmelidir--- ve ikincisi de devam niteliğinde üçüncüye götürmelidir. ”(12)(abç)
Emperyalist stratejistlerin binbir kıvırtma ve renkli laflarının üzerindeki sır perdesini kaldırarak, biz komünistlerin anladığı biçimde, bu stratejik aşamaların somut hedeflerinin ne olduğunu belirtelim. Ama bundan önce, ABD’nin Avrasya’da oluşturmak istediği uluslararası köprü başlarını ele almak gerekir. Çünkü bu köprü başları ABD’nin Avrasya’da stratejik yerleşme noktalarıdır. Bunlar olmaksızın ABD Avrasya’da bütünlüklü bir stratejik yönelim oluşturamaz. Bu stratejik noktalar tarihsel bir süreç içerisinde oluşmuştur ve belirli politik ittifaklar üzerine oturmuştur.

ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrasya’nın doğu ve batı ucuna iki sağlam “kazık” çakmıştır. Ve ABD açısından bu kazıklar hiçbir zaman geriye doğru gitmemiştir. Tam tersine bu noktalar ileriye doğru hareket etmenin temel eksenleri haline gelmişlerdir. Kazıklardan biri Berlin’in tam ortasına, diğeri ise Kore’nin tam ortasına çakılmıştır. Avrasya’nın doğu ve batı ucuna çakılan bu kazıklar, kıskacın iki ağzı gibidir ve stratejik hedef bu kıskacı sürekli daraltmaktır. Ama bu iki ucun orta kısmı (Ortadoğu) uzun zaman boş duruyordu. İşte Sovyetler Birliği’nin çözülmeye başlamasıyla (1980’lerin sonlarından itibaren) birlikte, ABD Ortadoğu’ya daha fazla ağırlığını koyarak (birinci Körfez savaşı) yerleşmeye başladı. (*3) ABD’nin Avrasya’ daki bu üç stratejik noktası aynı zamanda, Rusya ve Çin’nin çembere alınmasında da stratejik destek noktaları oluşturmaktadırlar. (*4)

Avrasya’nın batısında ABD, İngiltere ve Almanya ile stratejik ittifak temelinde ve NATO aracılığı vede AB ile koordinasyon halinde (çünkü bir çok NATO üyesi AB üyesidir) Rusya’nın nüfuz alanlarını ele geçirerek ilerlemektedir. Avrasya’nın doğusunda Japonya ve G. Kore ile stratejik ittifak temelinde Rusya ve Çin’i kontrol etmektedir. Ortadoğu’da ise Türkiye ve İsrail ile stratejik ittifak temelinde hegemonyasını sağlamlaştırmaya ve ilerlemeye çalışmaktadır.

ABD’nin küresel politik stratejisi, dünyanın çeşitli bölgelerindeki bölgesel sratejilerin bileşkesinden oluşmaktadır. Yukarıda belirtilen Avrasya’nın üç önemli bölgesindeki stratejik noktalardan birisinin ABD’nin kontrolü dışındaki başka bir gücün eline geçmesi, ABD’nin Avrasya’da elde etmek istediği sonal hedefe indirilmiş büyük bir darbe olacağı gibi, emperyalistler arasındaki bütün ittifak politikalarının ters yüz olmasına neden olacaktır. Çünkü dünyanın belirli bir bölgesinde bir emperyalist güç için yokolan bir stratejik nokta ve bunun üzerine oturmuş olduğu politik ittifak ve bunun toplumsal ağırlığı, başka güçlerin (*5) stratejilerinin üzerine yayılarak, dünya çapındaki güç oranlarının niceliklerinin ve bununla birlikte de niteliklerinin üzerinde etkide bulunarak, küresel çapta dengelerin değişmesine neden olacaktır. Yani bölgelerdeki güç oranlarının değişmesi, küresel çaptaki güç oranları üzerine yansıyarak ve diğer bölgeler üzerinde etkileri olacaktır.

Şimdi de ABD’nin Avrasya’daki ana stratejik yönelimi ile bunun ara stratejik hedeflerini somut bir şekilde belirterek ele alalım.

a-) I. Stratejik Aşama

Avrupa’da: Fransa’yı tecrit ederek, Almanya’yı İngiltere ile birlikte tam ABD’ye bağlamak. AB’nin genişlemesini durdurmamak ama daha gevşek bir yapıda tutmak ve NATO’yu AB’nin temel askeri gücü olarak tutmayı sağlayarak, doğuya doğru Ukrayna’yı içine alacak şekilde ilerlemek. Ukrayna’nın NATO ve AB aracılığıyla modern bir sömürge haline getirilmesi, Rusya’nın Avrupa’dan tecritine yolaçacaktır. Bu noktada Ukrayna stratejik bir duruma sahiptir. Ukrayna ele geçirilirken, Baltık devletleri (Litvanya, Estonya, Letonya) de tarafsız kalmalıdır. (*6)

Ortadoğu’da: Irak, İran ve Suriye’deki rejimleri devirerek, işbirlikçi sanayi burjuvaları aracılığıyla modern sömürgeler haline getirmek.

Orta Asya ve Kafkasya’da: Türkiye-Azarbeycan-Özbekistan ekseni etrafında ve bu eksene dayanarak Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Gürcistan’ı ABD’nin önderliğindeki emperyalist kampa bağlama. (*7)

Uzakdoğu Asya’da:
Çin’i tecrit ederek ve onun cesaretini her yol ile kırmaya çalışarak, Tayvan’ın Çin karşısındaki bağımsızlığını garanti altına almak; Hindistan’ı tarafsızlaştırarak, Kuzey Kore’deki rejimi devirerek Güney Kore’ye bağlamak.

Birinci stratejik aşamanın sonucunda Çin, ABD’nin sömürgeleri tarafından tamamen çevrilmiş durumda olacaktır. İşte o zaman ABD Çin içerisindeki işbirlikçi ve ayrılıkçı hareketlere daha çok destek vererek Çin’in siyasi yapısının dağılmasını hızlandırmaya çalışacaktır.

b-) II. Staratejik Aşama:

Avrupa’da: Baltık devletlerini (Letonya, Estonya ve Litvanya) NATO ve AB’ye katarak ele geçirmek.

Uzakdoğu Asya’da: Çin’in işbirlikçi ve milliyetçi hareketler temelinde parçalanarak, ABD-Japonya-İngiltere-Almanya sömürü ağının içine çekilmesi. Hindistan’ın ise tamamen diz çökertilmesi. Hindistan ve Çin’in diz çökertilmesi aynı zamanda Rusya’nın Uzakdoğu Asya’dan tecriti anlamına gelmektedir. Bu stratejik dönemde ABD aynı zamanda Vietnam’da da rejim değişikliği için bastırmak isteyecektir.

c-) III. Stratejik Aşama:

Müttefiklerini ve nüfuz alanlarını tamamen kaybeden Rusya’nın boyun eğdirilerek, ABD başta olmak üzere, İngiltere-Almanya-Japonya’nın mali sömürüsü altına sokulması ve Rusya’nın varolan emperyalist ekonomik toplumsal temelinin parçalanması ve dizginlenmesi.

Zaten nüfuz alanlarını kaybeden (daha önceki iki stratejik aşama boyunca) Rusya’nın ekonomisi pazar darlığından dolayı alt kapasitelerde seyir edecektir. Bu noktada Rusya’nın, SB çöktüğü zaman içinde bulunduğu durumun benzerine düşeceği tahmin edilmektedir. İçerideki işbirlikçiler ile dış tehditin birleştirilmesi ile Rusya Batı emperyalizminin sömürüsü ve kontrolü altına alınmaya çalışılacaktır. Az ileride de göreceğimiz gibi bu noktada en büyük destek noktası (bu Çin için de geçerlidir) Anti-Misil Kalkanı (*8) projesidir.

ABD’nin bu üç ana stratejik aşamadan oluşan genel Avrasya stratejisinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ayrı bir konudur. Soyut olarak bakıldığında gerçekleşme ihtimalini içinde barındırmasına karşın, gerçekleşme ihtimali zayıftır. Çünkü tarihin potansiyel olarak barındırdığı bir çok engeli yok saymaktadır. Ancak gerçek olan da şudur ki, ABD bu küresel politik strateji temelinde de bir politik angajmana girmiştir. Yani geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir.

ABD’nin küresel politik stratejisini anlayabilmek için, bu politikanın en önemli aracının yani ABD Ordusu’nun, yeni politik koşullara ve hedeflere göre nasıl yeniden yapılandırılmak istendiği incelemek gerekir.

V-ABD Ordusu’nun Küresel Politik Stratejiye Göre Reorganize Edilmesi

Bugün ABD’nin Irak’a karşı uyguladığı politikanın tam formülasyonu, 1998 yılında daha muhalefetteyken, şu andaki ABD hükümeti tarafından yapıldı. 19 Ocak 1998’te Clinton’a açık bir mektup yayınlandı. Mektupta şöyle denilmekteydi:
“Bize Saddam ve rejimini devirecek global (abç) bir askeri ve politik strateji gereklidir. Önerdiğimiz eylem problemler ve tehlikeler içermektedir ve kolay olmayacaktır. Ama inaıyoruz ki ABD’nin hayati çıkarları bunu gerektiriyor. ”(12)
Ama asıl ilginç olanı mektubu imzalayanlardır. İmzalayanların tümü bugün ABD hükümetinde kilit mevkilerde yeralmaktadırlar:D. Rumsfeld, P. Wolfowitz, Richard Perle, Richard Armitage, John Bolton, Elliotte Abrams, Robert Kagan ve William Kristol. Yani hükümet içerisindeki “Şahinler” grubu.

Mektupta dikkati çeken şey Saddam ve rejimini devirme görevini daha 1998 yılında önlerine koymaları değildir. Daha da önemli olan, Saddam ve rejimini devirme eylemini küresel bir politik ve askeri stratejiye bağlama eğilimidir. Bu politik stratejinin genel hatlarını ise yukarıda belirttik. Ama bu küresel politik stratejinin gerçekleştirilebilmesi için ABD ordusunun doktrier ve teknik yapısının da bu yönde değiştirilmesi gerekir, ki ABD ordusunun bu yönde geliştirilmesi için büyük bir askeri program hazırlanmış ve yürürlüğe konulmuştur.

G. Bush, 2 Aralık 1999’da Güney Karolayna’daki Charleston Citade Askeri Okulu’nda, seçim çalışmaları dolayısıyla yaptığı bir konuşmada, ABD’nin askeri kapasitesinin geliştirilmesi ve modernizasyonu ile ilgili olarak şöyle diyordu:
“Askeri güçlerimiz hareketli, öldürücü ve asgari bir lojistik destek ile kolay yerleştirilebilir olmalıdır. Gücümüzü, bir kaç günde, bir kaç haftada, en geç bir kaç ayda, çok daha uzak yerlere uzatabilme kapasitesine sahip olmak zorundayız. ”(13)
Amerikan ordusunun yeni saldırgan politik strateji temelinde organizasyonu için, ABD bütçesinden dev kaynaklar ayrıldı. 2003 yılında Pentagon’un bütçesi 2002 yılına göre 45 milyar dolar daha yükselerek 379 milyar dolara çıktı. Askeri bütçenin Kongre’de onaylanması sırasında, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Kongre’de yaptığı konuşmada, askeri bütçenin yükseltilmesinin nedenlerini şöye belirtiyordu:
“Bize kolayca yerleştirilebilen, tamamen entegre olmuş, uzak askeri alanlara hızlıca kavuşabilen ve hava ve deniz kuvvetlerimiz ile kooperasyon halinde, rakiplerimizi hızlı, kesin ve yıkıcı bir tarzda vurabilen askeri güçlere ihtiyacımız vardır. ”(14)
Ama ABD ordusu en büyük vurucu gücünü ve aynı şekilde ABD’nin küresel politik yayılmacılığına en çok dürtü veren askeri önlemi “Anti-Balistik Misil Kalkanı Projesi” (*9) oluşturmaktadır. Diğer devletlerin nükleer caydırıcılık pozisyonunu sıfırlayan ve buna karşılık ABD’nin nükleer vurucu gücünü doruk noktasına çıkaran bu proje, tamamen saldırgan bir askeri doktrin üzerine oturmaktadır. Görünüşte “savunma” amaçlı gibi görünen bu proje, aslında saldırıya geçerken “geri hatları tamamen sağlama almaktan” başka bir şey değildir. Böylece bu sistem ile saldırının sınırlanması tamamen önlenmektedir.

ABD, 11 Eylül 2001’deki saldırıları bahane ederek, 13 Aralık 2001’te tek taraflı olarak, bu gibi projeleri donduran1972 tarihli Anti-Balistik Misil (ABM) anlaşmasından çekildi. Böylece ABD, uluslararası çapta yeni bir silahlanmanın da tam startını vermiş oldu.

ABD, ordusunun yeni askeri doktrinini, 11 Eylül’den sonra “Önleyici Savaş” (ya da “Önleyici müdahale” ve “Önleyici eylem” kavramları da kullanılabilir) üzerine kurmaya başladı. Bu doktrine göre, ABD daha tehditi, potansiyel olarak varolma aşamasında bertaraf etmelidir. Bunun için de ABD’nin uluslararası güvenliğini tehdit eden (Bu tehditlerin ne olduğu da ABD Başkanı’na kalmıştır) organizasyonları daha ortaya çıkma aşamasında belirlemek ve hemen yoketmek gerekmektedir.

1 Haziran 2002 tarihinde G. Bush, West Point Askeri Akademisi’nde yeni askeri doktrini açıkladı. Bush’a göre, tehdit uluslararası “terörist” gruplardan ve devletlerden, ona ev sahipliği yapan ya da destekleyen aynı şekilde elinde ağır yıkıcı silahlar bulunduran ve bu hazırlıkta olanlardan gelmektedir. Tehdit nitelik değiştirmiştir ve ABD güçlerini yeni duruma göre şekillendirmelidir.

Yine ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell “Nesnesine (konusuna) tamamen adapte olabilmesi için, önleyici eylem, ‘karalı’ olmalıdır. ”(15) demektedir.
ABD’nin daha önceki askeri doktrini, düşmanlarındandan bir askeri karşılık geldiği taktirde, askeri bir karşılığın verileceği yönündeydi. Ama şimdi bu durum değişmiştir. Şimdiki doktrine göre, tehdit belirmeye başladığı andan itibaren ilk eyleme geçmenin gerektiğini belirtmektedir. (*10)

D. Rumsfeld 31 Ocak 2002’de yaptığı bir konuşmada:
“Birleşik Devletlerin savunması, önleyiciliği, özsavunmasını ve bazen de ilk eylemde olmayı gerektirmektedir. Terörizme ve xxı. yüzyılın diğer tehlikelerine karşı korunmak, savaşı düşmanın bulunduğu yere yığmayı gerektirmektedir. ”(16) demiştir.
Yine NATO’nun 6 Haziran 2002 tarihli toplantısında:
“Eğer teröristler herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ve herhangi br teknikle saldırırlarsa, o zaman fiziki olarak herşeyi savunma imkansızdır. Her zaman bütün tekniklere karşı, savunmanın ne olduğunu tanımlamak zorundayız (. . . ) Tek bir savunma olanaklıdır, o da uluslararası terörist ağları bulma çabası ve onlara Birleşik Devletler’in Afganistan’da yaptığı gibi davranmaktır. ”(17) diye konuşmuştur.
Yeni askeri doktrin “terörizme karşı mücadele” görünümü altında, zayıf ve yarı-bağımsız devletleri devirme ve buraları ABD’nin modern sömürgeleri haline getirme ve bunu da uzun dönemli olarak hedeflenen devletleri (Rusya ve Çin) kuşatma ve dize getirme genel stratejisine bağlamanın askeri ayağını oluşturmaktadır.

Yeni askeri doktrinin, askeri güçlerin kullanımı, özellikle de nükleer silahların kullanımı üzerinde önemli sonuçları vardır. ABD hükümetinin hazırladığı bir raporda, ABD’nin Çin, Rusya, İran, Irak, Libya, Suriye, Kuzek Kore’ye karşı nükleer silahların kullanılması için hazır tutulması gerektiğini (18), ama özellikle de ABD’nin yeni pozisyonunun, Rusya’ya karşı bir nükleer savaşı yürütme kapasitesine bağlı olması gerektiğini belirtmiştir.

Nuclear Posture Review (NPR) dergisi, “saldırı vuruşu” içerisinde, nükleer ve nükleer olmayan yani her iki biçimde de koordineli olarak kullanılabilen, üçlü sistemden oluşan bir caydırıcı kompleks önermektedir: Balistik missiler, stratejik bombardıman uçakları, denizaltı füzeleri. NPR, nükleer silahların yeni tehditlere göre yapılandırılarak yeni serilerinin geliştirilmesini önermektedir.

NPR nükleer silahların kullanımının ABD tarafından bir başka gerekçesinin de “Irak’ın İsrail ve komşularına, Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye ya da Tayvan konusunda bir askeri karşılaşmada” (19) olanaklı olduğunu belirtmiştir, ki bu sonuncusu Çin’i hedeflemektedir.

ABD’nin yeni askeri kompleksi seksenlik Andrew Marshall tarafından hazırlanmaktadır. A. Marshall ABD ordusuna, Strosfer uçakları, büyük denizaltılar, uzay lazerleri, mesafeye göre vuruş teknikleri önermektedir. Elbette ki bütün bunlar, Loocked-Martin, Raytheon ve Boeing için muazzam büyüklükte siparişler demektir. Bu askeri-sanayi kompleks, ABD’nin tek dünya jandarmalığını korumak, geliştirmek ve pekiştirmek için hayata geçirilmek istenmektedir.

Özellikle de Anti-Balistik Misil Kalkanı projesi, Çin’in sömürgeleştirilmesi sürecinde ABD için önemli bir askeri dayanak noktası oluşturacaktır. Çünkü ABD ABMK projesini “müttefik”lerine kadar genişleterek (bu noktada Uzakdoğu Asya’da G. Kore ve Japonya vb. gibi ülkelere) Çin’in siyasi ve askeri yapısını daha fazla tehdit etme özelliği kazanacaktır. Çin’in bu projeye şiddetle karşı çıkmasının nedeni, bu projenin sivri ucunun kendisine doğru çevrilmiş olmasıdır.

ABD’nin Çin’e karşı beslemekte olduğu düşmanca niyetlerin çok önemli belirtileri vardır. Örneğin 1996 yılında, ABD ile Japonya arasında varolan Güvenlik Anlaşması’nın “menzili” değiştirildi. “... Japon hükümeti, Japon savunma kuvvetlerinin olası kullanımına yaptığı göndermeyi ‘Uzakdoğu acil durumları’ndan Japonya’ya komşu bölgelerdeki acil durumlara genişletti. ”(20) (*10)
ABD Afganistan hareketi ile Çin’in batısındaki bir çok ülkeye askeri üsler yerleştirdi:
“Başkan Clinton döneminde, Savunma Bakanlığı, Azarbeycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan silahlı güçleri ile ilişkiler kurdu ve onlara silah ve eğitim sağladı. Ama 11 Eylül 2001’den beri, bu çabalar giderek yoğunlaştı. Böylece Özbekistan ve Kırgızistan’daki geçici üsler giderek yarı-sürekli yerleşimlere dönüştü. ABD ayrıca, Kazakistan’da ‘stratejik önemde bir hava üssünün düzenlenmesi’ne de yardım ediyor. ”(21)
Ayrıca ABD, İran’ı Hazar denizinden uzakta tutmak için Azarbeycan’ın bir deniz filosu oluşturmasına da yardım etmektedir. Ortadoğu’da Irak ve İran’daki rejimlerin devrilmesinden sonra ABD, Çin’i sömürgeleri aracılığıyla yarım ay biçiminde çevirmiş olacaktır. Bundan sonraki adımın ne olacağı ve ABD’nin niyetlerinin yönü de böylece kolayca anlaşılmaktadır.

Yazının buraya kadarki bölümünde, ABD’nin ideolojik, politik ve askeri düzeylerde geçirmekte olduğu değişimi ele aldık. Ama bu değişimin daha iyi anlaşılması için, bütün bunların hangi ekonomik eğilimlerin baskısı altında oluştuğunu, kısacada olsa ele almak gerekmektedir.

VI-Modern Kapitalizmin Temel Ekonomik Yasası Ve Bu Yasanın İşleyişinin Tarihsel Sonuçları

Modern kapitalizmin yani uluslararası emperyalizmin gelişiminin temel ekonomik çizgileri nelerdir?
Modern kapitalizmin temel ekonomik çizgilerini İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Problemleri” adlı broşüründe doğru olarak şöyle belirtmiştir:
“Modern kapitalizmin ekonomik yasasının en önemli çizgileri ve gerekleri şöyle formüle edilebilir:Kapitalist azami karın, kendi ülkesinin nüfusunun çoğunluğunun sömürülmesi, yıkıma uğratılması ve yoksullaştırılması yoluyla, başka ülkelerin, özellikle de geri kalmış ülkelerin halklarının köleleştirilmesi ve sistemli bir şekilde yağmalanması yoluyla ve son olarak da azami karın garantilenmesine hizmet eden savaşlar ve ekonominin askerileştirilmesi yoluyla azami karın güvence altına alınması.
Ortalama karın, modern koşullar altında kapitalist gelişme için tümüyle yeterli olarak değerlendirilebileceği söyleniyor. Bu doğru değildir. Ortalama kar verimliliğinin en alt sınırıdır, bunun altında kapitalist üretim olanaksızlaşır. Zorla sömürgeler edinen, kapitalizmin başlıca faillerinin, yalnızca ortalama karı garantilemeye çabaladıklarına inanmak istemek gülünç olurdu. Hayır, ortalama kar değil, kural olarak ortalama kardan yalnızca biraz yüksek olan ekstra kar değil, tekelci kapitalizin itici gücü azami kardır. Tam da azami kar elde etme zorunluluğu, tekelci kapitalizmi, sömürgeleri ve diğer ülkelerin köleleştirilmesi ve sistemli bir şekilde yağmalanması, bir dizi bağımsız ülkelerin bağımlı ülkeye dönüştürülmesi, modern kapitalizmin başlıca failleri için azami kar elde etme amacıyla en iyi “iş” olan yeni savaşların organize edilmesi ve nihayet dünya ekonomik egemenliğini ele geçirme çabası gibi tehlikeli adımlara iter. ”(22)(abç)

Stalin’in belirtmiş olduğu temel yasa günümüzde de geçerlidir. Kaldı ki bu yasa uluslararası emperyalist çağın bütünü için geçerlidir. Bu yasanın işlemesinin en önemli tarihsel sonuçlarından bir tanesi de, daha önceki bölümde de gördüğümüz gibi “ekonominin askerileştirilmesi”dir ve bu noktada hiçbir emperyalist devlet ABD’nin ulaşmış olduğu düzeye ulaşamamaktadır. Ekonominin askerileştirilmesi hem azami karın akışını garanti etmeye yöneliktir hem de onun üzerinde etkide bulunarak onu geliştirmeye yöneliktir.

Azami kar, bir emperyalist ülkenin tek kendi işçi sınıfından sızdırılan artı-değere dayanmaz. Bu çok çok yetersizdir. Azami kar, ancak ve ancak emperyalist ülkelerden nitelik olarak düşük sanayi ve tarım toplumlarını ve buralardaki işçi ve halk katmanlarının azami derecede sömürülmesi sayesinde elde edilir. Azami kar dürtüsü ile emperyalizm, yarı-bağımlı ülkeleri giderek tam bağımlı ülkelere yani modern sömürgelere çevirmektedir. Bu duruma neden olan bizzat yasanın tarihsel çapının ve derinliğinin gelişmesidir. Azami karın modern sömürgeler gerektirmesi, bu sömürgelerin hem ele geçirilmesini11 ve korunmasını hem de başka emperyalistlerin nüfuz alanlarında olanlarının ele geçirilmesini gerektirmektedir. Bu sonuncusu yani başka emperyalistlerin nüfuz alanlarında bulunanların ele geçirilmesi, genellikle, yarı-sömürge toplumların tamamının ele geçirilmesinden sonra ortaya çıkmaktadır. Bu durum ise ancak ve ancak savaş ve ekonominin militarizasyonu sayesinde olanaklıdır.

Azami kar, uluslararası tekel biçiminde örgütlenmeyi ve sermaye birikimini gerekli kılmaktadır. Bu uluslararası tekelci örgütlenme ise ortalama kar ile elde edilemez. Zaten dünya pazarındaki rekabet, ortalama bir kar elde etmeyi olanaksız hale getirmektedir. Uluslararası tekellerin temel aktörler olduğu bir uluslararası rekabet azami kar elde etme etrafında cereyan etmektedir.

İçinden geçtiğimiz süreçte, uluslararası emperyalist sistemde özel bir durum sözkonusudur. Bu özel durum uluslararası mali-oligarşi içerisinde ABD’nin tekelci konumudur. Uluslararası mali-oligarşi içerisinde oluşan bu tekelci durum, uzun bir tarihsel süreç içerisinde oluşmuştur ve ABD ekonomisinin yüksek teknolojik temeldeki emek üretkenliği üzerine oturmuştur. Dünya çapında diğer emperyalist ülkelerden daha fazla bir kara el koyan ABD tekelci sermayesi, bu tarihsel konumunu korumak ve pekiştirmek istemektedir.

ABD’nin uluslararası mali-oligarşi içerisinde kendi tekelci konumunu koruması ve pekiştirmesi ancak rakip eperyalist grupların baskı altında tutulması ve açık açık meydan okuyabilecek ya da bu potansiyeli içeren emperyalistlerin de diz çökertilmesini gerektirmektedir. Bu ise ancak ve ancak savaş ile olanaklıdır.

ABD’nin mali-oligarşi içerisindeki tekelci konumunu korumak ve geliştirmek için geliştirmiş olduğu küresel politik ve askeri strateji ve bu temeldeki savaşlar, kapitalizmin mutlak bir yasası ve temel bir tarihsel eğilimi olan kar oranlarının uluslararası çapta eşitlenme eğilimini yani ABD’nin mali-oligarşi içerisindeki tekelci konumunun ortadan kalkmasını engelleyebilir mi?

Azami kar yasası kar oranlarının eşitlenme eğilimini dıştalamaz. Yine kar oranlarının eşitlenmesi azami kar elde etme eğilimini de dıştalamaz. Kar oranlarının eşitlenmesi, rekabeti daha da kamçılayarak, azami karı elde etme yöntem ve araçlarına dürtü vererek bir grup tekelin diğerlerinden daha faza kar elde etmesiyle yine bozulacaktır. Ama bu son durum da yine kar oranlarının eşitlenmesiyle sonuçlanacaktır.

Bu noktada komünistler, bu yasaların işleyişi ve sonuçlarını kapitalizmin belirli bir tarihsel momentinde somut bir durum içerisinde doğru ele alabilme ve çözümleme kapasitesine sahip olmak zorundadırlar. Komünist hareketin tarihsel gelişimin yönünü görmesi açısından vede kendilerini kaba hatalardan koruması için bu zorunludur.

ABD emperyalizmi uluslararası mali-oligarşi içerisindeki tekelci konumunu sonsuza dek koruyamaz. Kar oranlarının eşitlenmesi, kapitalizmin kaçınılmaz ve mutlak bir yasasıdır ve bu yasanın dizginlenmek istenmesi hüsran ile sonuçlanacaktır.

F. Engels, W. Sombart’a 11 Mart 1895 tarihli mektubunda şöyle yazmıştır:
“Her bireysel kapitalist, en yüksek karın peşinde koşar. Burjuva iktisadı, her biri bu en yüksek kar ardındaki yarışmanın eşit yani her bir kapitalist için yaklaşık olarak eşit genel bir kar oranı sonucunu verdiğini keşfetmiştir. Ancak ne kapitalistler ne de burjuva iktisatçıları, bu yarışın amacının, toplam sermaye üzerinden artı-değerin, yüzde olarak orantılı bölüşümü olduğunu anlamamışlardır.
Lakin bu eşitlenme olgusu gerçekte nasıl meydana gelir? Aslında bu, Marx’ın da üzerinde pek fazla bir şey söylemediği çok ilginç bir noktadır. ”(23)
Gerçekten de bu kar oranları nasıl eşitlenir ve bunun sonuçları kendisini nasıl gösterir?

Marx bu yasanın işleyişini ve serimini soyut olarak ele almıştı ve bundan dolayı da belirli bir zaman ve mekan kavramının dışında incelemişti. Ama kapitalizmin tarihsel tecrübesi göstermiştir ki, kar oranlarının eşitlenmesi, çok geniş bir zaman dilimi ya da periyodu içerisinde oluşmaktadır. Yani kapitalizin on yıllarına hatta belli bir çağının kendi içerisindeki büyük bir zaman dilimi içerisine yayılarak oluşmaktadır.

Kar oranlarının genel olarak eşitlenme eğiliminin tarihsel baskısı ile bunun ABD emperyalizmi tarafından durdurulması eğilimi arasındaki çelişkinin, uluslararası emperyalist sistem içerisinde çok derin ve köklü sonuçları olacaktır: Hem emperyalist zincirin zayıf noktasında kopması hem de gerici faşist biçimlere dayanan güçlü emperyalist grup ya da grupların oluşması noktasında. (*12)

Bu noktada, Marksist ekonomi politiğin bazı temel prensipleri ve kapitalizmin bazı tarihsel deney ve tecrübelerinden de yararlanarak, bazı sout belirlenimler yapmak vede bu soyut belirlenimler dünyasında bazı mantıksal çıkarsamalar yapmak olasıdır.

ABD emperyalizmi kar oranlarının eşitlenme eğilimini durdurmak ve böylece dünya pazarındaki tekel konumunu korumak ve geliştirmek isterken, bu aynı zamanda dünya kapitalist sistemindeki üretici güçlerin gelişiminin de azami derecede baskı atına alınması demektir. Ancak kabul etmek gerekir ki, dünya çapında kapitalizmin üretici güçleri, böyle bir baskı altına alınmak için yani ABD ekonomisinin uzantısı haline gelmek için çok gelişmş durumdadırar. Onun için kar oranları eşitlenirken:

1-ABD emperyalizminin başını çektiği emperyalist kampın karşısında, faşist politik biçimli bir emperyalist kampın oluşması;
2-Uluslararası emperyalist zincirin zayıf bir halkasından koparak, sosyalist devrimler aracılığıyla sosyalist diktatörlüklerin oluşması. (*13)

Her ne kadar, değişik politik biçimlerin (burjuva-demokratik, faşist, sosyalist) gelişmesi ya da oluşması olanaklıysa da, bunlar bir tek dünya ekonomisinin parçaları (emeğin dünya çapında örgütlenmesinin tarihsel düzeyi bakımından) olacaklardır. 14 İşte faşist ve sosyalist diktatörlükler, bu noktada, artı-değerin böylece de karın belirli bir kısmının akış yönünün değişmesinde önemli tarihsel kaldıraçlar rolünü oynayacaklardır.

ABD emperyalizminin uluslararası politikalarının sonucunda ve bu politikaların sıkıştırması sonucunda oluşacak olan faşist ve sosyalist sistemler, ABD emperyalizminin hegemonyasında oluşan uluslararası emperyalist sistem üzerinde etkide bulunarak, uluslararası emperyalist kurumların (İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vs. ) tekrar örgütlenmesinde ve böylece de karın uluslararası dağılımında önemli değişikliklere yol açacaklardır.

Buraya kadar yapmaya çalıştığımız soyut belirlenimler ve mantıksal çıkarsamalar, kapitalizmin tarihsel evriminin genel yönünü kavramaya yönelikti. Ama bütün bunları içerisinden geçmekte olduğumuz özel sürece bağlamak gerekir.

VII-Emperyalizmin Üçüncü Paylaşım Savaşı Başlamıştır

Yeni bir emperyalist savaş, emperyalizmin yeni aşamasının özellikleri temelinde başlamıştır. Bu savaş 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin Afganistan’a askeri müdahalesi ile başlamış ve yukarıda belirtmiş olduğumuz küresel strateji temelinde de ilerlemektedir.

Bu emperyalist savaşı I. ve II. Emperyalist savaşlardan ayıran bazı özellikler sözkonusudur. Bunları kısaca belirtirsek eğer:

1-I. ve II. Emperyalist savaşlar, bir emperyalist grubun diğerini yakalaması yani eşitsizliğin bozulması temelinde ortaya çıkarlarken, bu seferki paylaşım savaşı eşitsizliğin korunması ve daha da geliştirilerek, ABD’nin “dünya ekonomik egemenliğini ele geçirme” eğilimi temelinde ortaya çıkmaktadır.
2-ABD’nin tek başına dünya ekonomik egemenliğini kurma hedefi, dünya ekonomisinin stratejik bölgelerini (Ortadoğu, Orta Asya, Kafkasya, Orta ve doğu Avrupa, Uzakdoğu Asya vs. ) başka bir emperyalist gücün eline geçmesini önlemeyi gerektirmektedir ve ayrıca buralardaki az gelişmiş toplumların (emperyalistere göre) modern sömürgeler haline getirilmesini gerektirmektedir.
3-Dünyanın önemli stratejik bölgelerinin ABD ve müttefikleri tarafından ele geçirilmek istenmesi, uzun dönemli olarak Rusya ve Çin gibi devletlerin diz çökertilmesine;Fransa, Almanya, Japonya, İtalya vs. gibi ülkelerin de baskı altına alınmasına yöneliktir. Yani savaşın kısa bir sürede bitmesinden ziyade büyük bir zaman dilimine yayılması sözkonusudur.
4-I. ve II. Dünya savaşlarından farklı olarak, giderek “birleşik bir dünya pazarı”nın oluşması, emperyalistleri, yerel ve iç-savaşlar aracılığı ile mücadele etmeye itmektedir.

I. ve II. Emperyalist savaşlarda olduğu gibi, bu savaşta da emperyalist zincir en zayıf halkasından kopacaktır. Daha şimdiden dünyanın dört bir yanında kitle hareketinin giderek yükselmesi, hiç kuşkusuz komünist ve devrimci hareketlerin yükselmesini de beraberinde getirecektir.

Bu emperyalist savaşta, proletaryanın dışında hiçbir sınıf (küçük-burjuvazi de dahil) emperyalist burjuvaziden bağımsız kalamaz. Proletaryanın dışında bütün burjuva sınıf ve katmanlar, şu ya da bu şekilde bir emperyalist grubun etki alanında kalacaklardır. Ancak proletarya Enternasyonalist bir çizgi temelinde, uluslararası emperyalizm karşısında bağımsız bir siyaset izleyebilir. Onun için bu emperyalist savaşta, şu ya da bu burjuva devlet proletarya tarafından savunulamaz.

Komünizmin bu savaşta taktiği bellidir: Savaşın bütün olumsuzluklarından yararlanarak, emperyalist savaşı içsavaşa çevirerek sosyalist devrim hedefine kilitlenmek ve bu devrimi başarıya ulaştırmaktır.


Devrimci Bülten Sayı 32, Devamı...


KAYNAKLAR
1-Robert Kaplan,aktaran Philip S.Golub,Le Monde Diplomatique,sayı 582,sayfa 8.
2-a.g.e.s.8.
3-a.g.e.s.8.
4-a.g.e.s.9.
5-a.g.e.s.9.
6-a.g.e.s.9.
7-Zbigniew Brzezinski,”Büyük Satranç Tahtası”,s.35,Sabak Kitapları.
8-a.g.e.s.32.
9-a.g.e.s.31.
10-Aktaran Philip Golub,Maniere de Voir,sayı 60,sayfa 15.
11-Z.Brzezinski,a.g.e.s.39.
12-Aktaran P.S.Golub,Maniere de Voır,sayı 67,sayfa 21.
13-G.BUSH,aktaran Michael KLARE,Maniere de Voır,sayı 67,sayfa 10.
14-D.RUMSFELD,a.g.e.s.12.
15-C.Powell,aktaran M.KLARE,a.g.e.s.10.
16-a.g.e.s.10.
17-a.g.e.s.10.
18-Courrier İnternational,sayı 597,s.40.
19-Aktaran M.KLARE,a.g.e.s.11.
20-Z.Brzezinski,a.g.e.s.166.
21-M.KLARE,a,g,e,s,14.
22-Stalin,Eserler cilt 16,s.313-314,İnter yayınları.
23-F.ENGELS,Seçe Mektuplar,s.126,Evrensel Basım-Yayın.

----------

(*1) Orta ve Doğu Avrupa,Orta Asya,Kafkasya,Ortadoğu vs.

(*2) Paul Wolfowitz bugün ABD Savunma Bakanı D.Rumsfeld’in yardımcısıdır. I.Lewis Libby de ABD Başkan Yardımcısı olan Richard Cheney’in Güvenlik Danışmanıdır.

(*3) Irak’ın ABD tarafından 1990 yılında Kuveyt’in işgaline yönlendirilmesine bir çok gazeteci ve yazar değinmiştir ve çeşitli yönleriyle ele almışlardır.

(*4) G.Bush,11 Eylül saldırılarından sonra “Terörizm”e karşı mücadelenin en az otuz yıl süreceğini boşuna söylemedi.

(*5) Öyle bir tarihsel durum olabilir ki,bu stratejik noktalardan birisi, bir sosyalist devrim ile birlikte uluslararası komünist hareketin eline de geçebilir. Böyle bir durumun,rakip emperyalist kamplar üzerinde ne tür bir etkide bulunacağının teorik bir incelenmesi komünist hareket açısından (bütün olasılıklarıyla birlikte) gereklidir.

(*6) ABD,bazı yazarların belirttiğinin aksine AB’ye karşı değildir.ABD prensip olarak AB’ye taraftır ve onun genişlemesini istemektedir.ABD,AB’nin genişlemesinin durmasının,ulusal içe kapanıklığı daha fazla geliştireceğini ve böylece faşist-milliyetçi hareketlerin güçlenerek bir çok Avrupa ülkesinde iktidara geleceğini iyi bilmektir.İşte o zaman ABD,Avrupa’da elde etmiş olduğu uluslararası köprü başını ve böylece müttefiklerini kaybedebilir.Onun için ABD prensipte AB’ye karşı değildir.

(*7) ABD Türkiye’den,Irak operasyonu için Trabzon ve Samsun limanlarını da istedi.Ama devlet bunu reddetti.Daha sonra herkes bu limanların Irak operasyonu ile ne ilgisi var diye sordu.Irak ile değil ama Orta Asya ile ilgisi var.Çünkü ABD şimdiden ileriye dönük hazırlıklarını da yapmaktadır.

(*8) ABD bu projeyi hayata geçirmek için, 11 Eylül saldırılarını bahane ederek 13 Aralık 2001’de tek taraflı olarak bu gibi projeleri donduran 1972 tarihli Anti-Balistik Misil anlaşmasından çekildi.

(*9) Anti-Balistik Misil Kalkanı Projesi’ni ve bu projenin teknik analizini ve uluslararası alanda politik ve askeri dengeler üzerinde yapacağı etkiyi başka bir makalede ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyorum.

(*10) Aynı yönde bir politik ve askeri doktrini Rusya,2000 yılında Vladimir Putin’in hükümete gelmesiyle değiştirdi.Bu noktada Rusya’nın ABD’den ayrıldığı nokta,eski SSCB sınırları içerisinde kalan alanlar için bunun geçerli olmasıdır.

(*10) Çin stratejistleri bunu o zamanlar ,ABD-Japonya blokunun düşmanca emellerinin belirtisi olduğunu belirtmişlerdir.

(*11) Hangi biçimde olursa olsun farketmez.İster insani yardım biçiminde Birleşmiş Milletler aracılığı ile Somali ve başka yerlerde olduğu gibi üstü kapalı olsun,isterse de şimdi olduğu gibi ABD-İngiliz emperyalistlerinin Irak’ta yapmış olduğu gibi haydutvari olsun işin özü değişmez. Yalnız Irak’ın direkt işgali bir tarihsel eğilimin belirtisi yani modern sömürgeleri direkt işgaller ile elde etme döneminin başlangıcı olabilir.

(*12) Bu noktada bir açıklama yapmakta fayda vardır.Devrimci Bülten’in 27. sayısında yayınlanan “Modern Emperyalizm ve Devrimci Komünizm” adlı makalede, emperyalizmin gelecek süreçte geçirebileceği evrim üzerine bazı varsayımlarda bulunmuştum.İşte bu varsayımlar aslında kar oranlarının uluslararası çapta eşitlenmesi eğilimi temeline dayanmıştı ve orada ortaya konulan siyasi biçimler de bu eşitlenmenin tarihsel baskısı sonucunda oluşan tarihsel süreçler olarak tasarlanmıştı.Bu noktayı orada belirtmemiştim.Aslında başka bir makalede ayrıntılı olarak ele almayı düşünmüştüm.Ama bu şimdiye kadar olmadı.

(*13) Bir sosyalist devrim,komünizmin  üretici güçlerinin kapitalizmin bağrında olgunlaşmış olması sonucunda değil,uluslararası emperyalizmin kendi iç çelişkilerinin ürünü olarak (Geçmişte Rusya’da olduğu gibi.Rusya’da devrim hiç de üretici güçlerin sosyalizm için olgunlaşmış olması sonucunda oluşmadı.Şayet böyle olsaydı devrimin Rusya’dan daha gelişmiş olan emperyalist ülkelerde olması gerekirdi.) ortaya çıkacaktır.Burada Marksist teorinin sorgulaması gereken soru şudur:Kapitalizmin tarihsel sınırları içerisinde iktidarı ele geçiren komünizmin bu burjuva tarihsel temel ile ilişkilerinin nasıl bir tarihsel kombinezon oluşturacağıdır. Bu nokta haddinden fazla karmaşık ve zor bir sorundur.Bu noktada her türlü basit yaklaşımlardan kaçınmak gerekir.

(*14) Siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi ve kapitalistlerin tasfiye edilmesi vede bütün toplumun üretiminin ve dağıtımının sosyalist devlet aracılığı ile yapılması hiç de kapitalizmin tarihsel sınırlarının dışına çıkıldığı anlamına gelmez. Kapitalizmin tarihsel sınırları içerisinde kalındığı sürece birleşik dünya pazarının bir parçası olarak kalınılacaktır.
|
_ _