[ Kurdî   English   Francais                                 PROLETER DEVRÝMCÝLER KOORDÝNASYONU (PDK)  13-04-2026 ]
{ komunistdunya.org }
   Açýlýþ_sayfanýz_yapýn  Sýk_Kýllanýlanlara_Ekle

 Site Menü
   Ana Sayfa
   Devrimci Bülten
   Yazýlar / Broþürler
   Açýklamalar
   Komünist Hareketten
   Ýlerici / Devrimci       Basýndan
   Kitap - Broþür PDF
   Sanat
   Görüþler

 Arþiv - Ara
   Arþiv
   Sitede Ara

 Ýletiþim
   Baðlantýlar
   Önerileriniz

_ _
{ }


_ _
{ Son Yazýlar }
Devrimci ve Demokrat...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Say...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
EMPERYALÝZM VE TÜRKÝ...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrýmcý Bülten Sayý...
Devrýmcý Bülten Sayý...
Devrýmcý Bülten Sayý...
Devrýmcý Bülten Sayý...
Devrýmcý Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
Devrimci Bülten Sayý...
_ _
{  PDK Devrimci Bülten - Sayý 46 (3) }
| Devrimci BültenV- Uluslararasý Fiktif Sermaye Ve ABD’nin Gerçek Sermayesi

Uluslararasý fiktif sermayenin özellikle de ABD ile ilgili olan bölümünün muazzam büyümesi belirli bir andan itibaren ABD’nin Gerçek Sermayesi ile bir çeliþkiye düþmeye baþlamýþtýr. Daha doðrusu ABD emperyalist sermayesi herþey olup bittikten sonra bu durumun farkýna varmýþtýr / varmaktadýr. Yapýlan sermaye yatýrýmlarýndan istenen karlar elde edilememiþ yani yatýrýmlar üretken olmayan bir þekilde kullanýlmýþ, askeri harcamalar öngörülenden fazla gerçekleþmiþ, hammadde fiyatlarýnda anormal bir yükselme olmuþ ve de bununla birlikte uluslararasý piyasalarda talep eðilimi azalmaya baþlamýþ vs. --- bütün bunlar fiktif sermayenin gerçek sermayeden daha fazla büyümesine neden olmuþ ve ABD ulusunun borç yükümlülüðünü arttýrmýþtýr. Ama bu fiktif sermaye, uluslararasý toplumsal emek-zamanýnýn bir kýsmý olduðu için ve ABD tekelci sermayesi tarafýndan üretken olmayan bir þekilde kullanýldýðý için, ABD ulusu bunun bedelini þu ya da bu þekilde ödemek zorundadýr. Zaten krizler, sermayelerin üretken bir þekilde kullanýlmamalarýna bir tepki olarak ortaya çýkarlar. Krizler sonucunda kapitalistler kar oraný giderek düþen sektörlerden çýkmaya baþlarlar ve kar oranýnýn daha yüksek olduðu sektörlere akmaya baþlarlar. Ama bu denge bulma sýrasýnda da yapýlan hatalarýn bedelini öderler ve beraberinde de bunu halka ödetirler.

ABD’deki son mali kriz, ABD’ye açýlan ve fiktif bir sermayeye dönen borç sermayesi ile ABD’nin gerçek sermayesi arasýnda giderek ciddi bir çeliþkinin ortaya çýkmaya baþladýðýný göstermektedir. Bu çeliþki kredi sisteminin ve büyük oranda bu sisteme dayanan kapitalist sistemin kaçýnýlmaz bir sonucudur.

Ayný para parçasýnýn uluslararasý ölçekte bir çok alým ve satýma aracýlýk etmesi ve giderek kredinin hacmi ile dolaþým araçlarý kitlesi arasýnda uluslararasý ölçekte muazzam bir açýnýn oluþmasýna yolaçar. Giderek sistem sadece refah dönemindeki dengeler üzerine oturur. Yani ekonomi büyüdüðü ve geri ödemeler sorunsuz olduðu sürece iþleyen ama bunun tersi durumunda aksayacak olan bir sisteme dönüþür.

Kredi sistemi fiktif sermayeyi dev boyutlarda büyütür ve bu büyümeyi gerçek sermayenin boyutlarýnýn çok çok ötesine kadar geniþletir. Buna neden olan durum üretimin anarþik yapýsý ve rekabettir. Azami derecede kar etme dürtüsünün uyarmýþ olduðu kredi sistemi, refah dönemlerinde fiktif sermayeyi gerçek sermayeden neredeyse baðýmsýz bir biçime sokar. Ama elbetteki bu kredi üstyapýsý temelde para sistemine baðlýdýr ve krizler bu baðý herkese acý bir þekilde hatýrlatýr.

Son mali krizde de görüldüðü gibi, uluslararasý dolaþým araçlarý kitlesi ile uluslararasý kredi hacmi arasýnda muazzam bir açý oluþmuþtur. Dev boyutlarda ortaya çýkan bu açýnýn oluþmasýnda en önemli faktör, düþük faiz oranlarýnýn neden olduðu aþýrý kredi temelinde ortaya çýkan konut sektöründeki spekülasyondur. Son mali krizin de göstermiþ olduðu gibi, uluslararasý çapta bütün ödemeler birbirine baðýmlý hale gelmiþti. Bu ayný para parçasýnýn bir çok ödemeye uluslararasý çapta kredi aracýlýðý ile aracýlýk etmesinden kaynaklanýyordu.

Örneðin Japon Toyota araba üreticisi firma ABD’de her biri onbeþ bin dolardan bir milyon araba satsýn. Bunun sonucunda 15 milyar dolarlýk bir ciro yapsýn. Sermaye yatýrýmlarý çýktýktan sonra geriye beþ milyar dolar kalsýn. Firma çalýþmýþ olduðu bankaya bunu belirli bir faiz ile mevduat olarak yatýrsýn. Bankacý bu para ile kendisine poliçe getirenlerin poliçelerini yürülükteki iskonto faiz oranlarý temelinde iskonto etsin. Poliçelerini iskonto eden kiþi ya da bankacý vs. bu parayý ABD’de konut sektörüne kredi açan bir bankaya kredi olarak versin. ABD’li bankacý bunu müþterilerine konut kredisi olarak versin. Müþterinin aldýðý kredi ya eski konut sahibine gidecek ya da konutu inþaa eden kapitaliste gidecek. O da bu parayý bankaya mevduat olarak yatýracak ve bu bankacý bu parayý tekrar müþterilerine kredi olarak verecek vs. --- bu böyle gider ama bu kredi sistemi zaman zaman nakite dönmek zorundadýr.

Kredi sisteminden, parasal sisteme geçiþ sürecin belirli bir evresinde zorunludur. Ama kredinin üstyapýsý, temeli olan para sisteminden üretimin anarþik yapýsýndan ve rekabetten dolayý öyle boyutlarda ayrýlýr ki, kredinin hacmi ile parasal dolaþým araçlarý arasýnda kapanmasý imkansýz bir toplumsal açý oluþur. Bu açýnýn kapanmasýnda en büyük zorluk, parasal araçlarýn vadesi gelen kredileri kapatmada yetersiz kalmasýdýr. Önce, nakit ve ödeme sýkýntýsýndan dolayý kapitalistler ellerindeki poliçeleri iskonto faiz oranlarý temelinde nakite çevirmeye baþlarlar. Para piyasasýna bu yönlü baský iskonto ile kýsa dönemli faizleri yükseltir (ABD’de nakit krizinden önce iskonto ve kýsa dönemli faizlerin % 6, 25 ve % 5, 25’e çýktýðý hatýrlansýn). Bu krizden hemen önceki durumu oluþturur. Vadesi gelen ödemeler özellikle konut fiyatlarýnýn düþmesinden ve iadelerin artmasýndan dolayý yoðunlaþtýkça ve nakite olan talep arttýkça sistemin mali merkezine olan baský artar ve nakit krizine neden olur. Ancak uluslararasý ölçekte bütün ödemeler birbirine baðlý olduðu için bir ülkedeki ödeme diðer ülkedeki ödemelerin gerçekleþmesine baðýmlý hale gelmiþti / gelmiþtir:
“Bunalým bir kez patlak verdi mi, artýk yalnýzca, bir ödeme aracý sorunu halini alýr. Ama herkes, bu ödeme aracýný ele geçirmek için bir baþkasýna baðlý olduðu ve hiç kimse, vadesi geldiðinde karþýsýndakinin ödemeyi yapýp yapamayacaðýndan emin olmadýðý için, piyasada bulunan bu ödeme aracý, yani para için bir hücumdur baþlar. Herkes eline geçirebildiði parayý bir yana istif eder ve böylece, en çok gereksinme duyulduðu bir günde banknotlar ortalýkta görünmez olur. ” (F. Engels, Kapital-III, s. 467-468, Sol Yay. )
Ýþte son krizde uluslararasý ölçekte birbirine baðlý olan ödemelerden dolayý paraya olan bu hücum sonucunda dünyanýn çeþitli merkez bankalarý birleþik bir þekilde mali piyasalara 400-500 milyar dolar borç para-sermaye akýttýlar. Bu para sermaye þirketler tarafýndan ödeme vadesi gelen borçlarýný kapatmaya gitti ve böylece sistemin sýkýþmasýnýn önüne geçilmeye çalýþýldý.

Mali krizi aðýrlaþtýran en önemli etkenlerden bir tanesi de kapitalistler arasýnda birbirine olan güven bunalýmýdýr. Ellerinde bolca para bulunan kapitalistler bu para sermayeyi borç olarak vermekten çekinmektedirler. Çünkü bu kriz ortamýnda kimin batacaðý ve batmayacaðý belli deðildir. Hiç bir kapitalist pozisyonunu ve sýrlarýný kimseye göstermemektedir ve bugün dünyanýn en iyi korunan sýrlarýndan bir tanesi, bankalarýn ellerindeki Subprimes kredilerinin toplam sermayelerine oranýdýr. Borç isteyen kapitalistler genellikle risklerini azaltýrlar ve durumlarýný saðlam göstermeye çalýþýrlar. Ama bu dönemde kimsenin sözüne pek güvenilmez ve güvensizlik mali sistemin temeline yerleþmiþ gibidir.

ABD’de konut sektörüne açýlan krediler, üretken bir þekilde kullanýlmadýðý için önemli bir kýsmý ( yaklaþýk bir trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir yani Türkiye’nin GSMH’nýn iki katý kadar) batmýþ ve ABD ulusunun iç ve dýþ borç yükümlülüðünü artýrarak, gerçek sermayesi üzerinde büyük bir baskýnýn oluþmasýna yolaçmýþtýr.

Hiç kuþkusuz ABD ekonomisinin altýna girilen yükümlülüðü yerine getirme gücü vardýr. Ancak bu yükümlülüðü yerine getirmenin çok önemli bir tarihsel ve toplumsal bedeli de vardýr. Sorun ABD emperyalizminin ne tür bir bedeli göze alacaðý sorunudur. Bu sorunun daha iyi anlaþýlabilmesi için analizin biraz daha derinleþtirilmesi gerekmektedir.

Her ne kadar nihai temelde, gerçek sermayenin daha da geniþlemesi uluslararasý rekabetten dolayý kaçýnýlmaz ise de, mevcut aþamada ve içerisinden geçilen süreçte, bir emperyalist savaþa direkt baþvurmadan ve içeride sýký bir kemer sýkma politikasý ile bu yükümlülüðün altýnda geçici olarak kalkýlabilir. Ama bunun bedeli iç politikada büyük olur. Çünkü iç yatýrýmlarýn düþmesi yani ekonominin küçülmesi ve halkýn yoksulluðunun daha da artmasý, askeri harcamalarýn kýsýlmasý ve de müttefiklere ve iþbirlikçilere gereken desteðin verilmemesi pahasýna bu mümkün olabilir ancak. Ama bütün sorun, ABD’de hiçbir burjuva partinin, seçimlerde hezimete uðrayacaðýný bile bile böyle bir politikayý kabul etmeyecek olmasýdýr. Ýç politik rekabet, sürekli bir þekilde emperyalist güçleri, kendi toplumlarýnýn çeliþkilerini baþka toplumlarýn üzerine yýðmaya ve onlarýn zaralarý doðrultusunda çözmeye itmektedir. Bu her zaman böyle olmuþtur. Aksi taktirde emperyalist ülkeler aðýr bir ekonomik ve siyasal kriz içerisine sürükleneceklerdir.

ABD emperyalizmi açýsýndan temel sorun, gerçek sermayesinin tarihsel düzeyini daha da geliþtirme ama bunu da bir uluslararasý ortalama kar oraný çerçevesinde yapmak zorunda olmasýdýr. Yani ABD ekonomisinin ortalamanýn altýna düþen kar oranýný yükseltmesi ve kar oranlarýný düþüren faktörleri bertaraf etmesi gerekmektedir. Kar oraný düþen bir emperyalist ekonominin bu düþüþe karþý vereceði temel refleksler bellidir:
  • Düþen kar oraný ancak uluslararasý pazar payýnýn geniþletilmesi ile az çok dengelenebilir. Yani daha fazla toplumlarýn baðýmlý hale getirilmesi ya da baþkalarýnýn nüfuz alanýnda bulunanlarýn ele geçirilmesi gerekir. Örneðin bugün NATO ve AB’nin koordineli bir þekilde, Orta ve Doðu Avrupa’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da ve Ortadoðu’da ilerlemesi, Transatlantik emperyalist ittifakýnýn pazar alanlarýnýn geniþletilmesine yönelik bir giriþimdir ki belirli bir zamandan sonra emperyalist bir savaþa dönüþmesi kaçýnýlmazdýr.
  • Kar oranlarýnýn düþmesinde en önemli faktörlerden birisi olan hammadde (özellikle de petrol) fiyatlarýnýn yüksekliðidir. Bu ise hammadde kaynaklarýnýn daha fazla ele geçirilmesini ve dünya piyasasýna sürülmesini zorunlu kýlmaktadýr. Bununla birlikte enerji kaynaklarýnýn güvenlikli hale getirilmesi de temel önemdedir.
ABD eski Merkez Bankasý Baþkaný A. Greenspan, son kitabýnda4, Irak’ýn iþgalinin gerçek nedeninin petrol olduðunu ve bu sorunun ABD ekonomisinin büyümesinin sürdürülmesi ile yakýndan baðlantýlý olduðunu itiraf etmiþtir.

ABD’nin gerek Irak politikasý gerekse de Ortadoðu politikasý bir hükümet politikasý deðil bir devlet politikasýdýr ve de bu politika etrafýnda ABD mali sermayesi sýký bir þekilde kenetlenmiþtir.

Kýsacasý, ABD, ekonomisini resesyona ya da düþük bir büyüme oranýna sokarak altýna girmiþ olduðu borç yükümlülüðünün altýnda kalkmaktan ziyade, gerçek sermayesinin boyutlarýný, uluslararasý alanda pazar payýný geniþleterek ve buna engel olacak faktörleri diplomasi ve savaþ yoluyla bertaraf ederek ve bir çok yarý-baðýmlý ülkeyi tam baðýmlý duruma getirerek ve de oluþacak karþýt emperyalist koalisyonu bertaraf etmeye çalýþarak, bu borç yükümlülüðünü dünyanýn geri kalanýnýn sýrtýna yüklemeye çalýþacaktýr. Gelinen noktada bu çeliþkinin kendisi açýsýndan baþka bir çözümü yoktur. Emperyalist paylaþým savaþýný bizzat dayatan emperyalizmin üretici güçlerinin geliþiminin mevcut düzeyidir.

Kýsacasý gelinen noktada fiktif sermayenin niceliksel boyutlarý, onun geri dönüþünü gerçekleþtirecek olan gerçek sermayenin tarihsel düzeyi ile ulusal düzeyde çözümü olmayan ve mutlaka uluslararasý bir temelde çözümlenmesi gereken bir çeliþkiye düþmüþtür.

ABD mali krizinin uluslararasý etkilerine deðinmeden önce baþka bir soruna kýsaca da olsa deðinmek gerekir. Bu belli baþlý Merkez Bankalarý’nýn faiz oranlarý karþýsýndaki tutumu sorunudur.

VI-Uluslararasý Mali Piyasalar Ve Uluslararasý Merkez Bankalarý

ABD’de baþlayan ve dünyanýn belli baþlý mali piyasalarýný etkisi altýna alan nakit ve ödemeler krizi, ayný zamanda baþta FED olmak üzere dünyanýn belli baþlý merkez bankalarýný da kýsa dönemli faiz oranlarýný belirlemede sýkýntýya sokmuþtur. Diðer bir deyiþle merkez bankalarý sýkýþmýþ ve ne yapacaðýný biraz bilemez duruma düþmüþlerdir.

Merkez bankalarý, kýsa dönemli faizlerin düþürülmesi ya da yükseltilmesi sorunu noktasýnda karar almada önemli ölçüde sýkýntý çekmektedirler. FED’in piyasalarý rahatlatmak ve paniði önlemek için uygulamaya soktuðu düþük faiz oraný politikasý, bir çok kesimi hem þaþýrtmakta hem de korkutmaktadýr. Normalinde merkez bankalarýnýn rezervleri erirken faiz oranlarýnýn düþmesi deðil yükselmesi beklenir. Marx ile Engels, Ýngiltere Merkez Bankasý örneðine dayanarak bu noktada þöyle yazarlar:
“Eðer bu deðerli maden ihracý, daha büyük boyutlara ulaþýr ve daha uzun bir süre sürecek olursa, bundan, Ýngiltere’de banka rezervleri etkilenir ve Ýngiltere para piyasasý, özellikle de Ýngiltere Bankasý koruyucu önlemler almak zorunda kalýr. Bunun baþlýca yolu, daha önce gördüðümüz gibi, faiz oranýný yükseltmektir. Dýþarýya altýn akýþý önemli bir ölçüye ulaþýnca, kural olarak para piyasasý daralýr, yani para biçiminde borç sermayesine olan talep, arzý epeyce aþar ve bunu doðal olarak daha yüksek bir faiz oraný izler; Ýngiltere Bankasýnca saptanan iskonto oraný bu duruma uyar ve piyasada kendisini hissettirir. ” (F. Engels, a.g.e.s.509)
Ama ABD’de faiz oranlarý giderek düþürülmekte ve piyasalarýn rahatlamasýna daha çok endeksli hale gelmektedir.

Düþük faiz politikasý, kýsa dönemli olarak büyümenin düþmesine belki engel olur ama uzun bir dönemde yerinde olmayan düþük faiz oraný politikalarý genellikle kabusa neden olur. Belirli bir zaman sonra faizlerin daha da yükseltilmesi kaçýnýlmaz hale gelir. Faiz oranlarýnýn düþük tutulmasý, nakit ve ödemeler sýkýntýsý çeken þirketlerin maliyetlerini düþürerek piyasada tutunabilmesini saðlar. Ancak bunun baþka bir riski daha vardýr: Düþük faiz politikasý üretken olmayan þirketlerin gereðinden fazla boþu boþuna desteklenmesine ve de böylece krizin daha da derine yayýlmasýna neden olur. Belirli bir süre þirketlerin iflas etmemesi ve ekonominin küçülmemesi pahasýna düþük tutulan faiz oranlarý ekonominin baþka dengelerinin bozulmasýna yol açar.

Düþük faiz oranlarý sermaye bileþenleri zayýf olan þirketlerin maliyetlerini azalttýðý için, bu þirketlerin piyasada daha uzun tutunmalarýný saðlar. Ama bu tutunma süresi boyunca genellikle bu þirketler, yeni borç sermaye bularak durumlarýný idare etmeye çalýþýrlar. Bütün bunlarýn da hiç kuþkusuz bir toplumsal sýnýrý vardýr. Eðer toplumun yedek sermayesi (özellikle de merkez bankalarýnýn rezervlerinde birleþmiþ olan yedek sermaye) kriz döneminde gerekli olan nakit talebini karþýlayacak düzeyde ise (genellikle kimse krizin derinliðini tam olarak bilemez ve sadece tahminlere dayalý bir hesaplama yapýlýr) belirli bir dönem mali piyasalarda paniðe neden olmamak için hem de ekonominin küçülmesini engellemek için düþük faiz politikasýna baþvurulabilir. Ýçinden geçtiðimiz süreçte FED’in yaptýðý gibi. FED, 2007’nin yaz aylarýndan itibaren yani nakit krizinin baþladýðý andan itibaren, mali piyasalarý rahatlatmak için dereceli bir þekilde kýsa dönemli faizleri % 5, 25’ten %2’ye kadar indirdi. (5) Bu indirim boyunca da çeþitli aralýklarla mali piyasalara kredi de açtý. Dünyanýn belli baþlý merkez bankalarý (ABD, Avrupa, Japonya, Ýngiltere, Avusturalya vs. ) mali piyasalara 400-500 milyar dolar gibi bir borç sermaye verdiler. Ama elbette piyasalarý bu desteklemenin bir sýnýrý vardýr. Þayet kriz dalgasý daha da uzun sürer ve toplumlarýn yedek sermayesi (ama bu yedek sermayenin de bir çok biçimi vardýr, biz sadece bu tür mali operasyonlar için ayrýlan yedek sermayeden bahsediyoruz) artýk giderek uzayan ya da derinleþen krizin çapý ile çeliþkiye düþerse bu düþük faiz politikasýna son verilir aksi taktirde bütün dünya ekonomisi felç olur. Faizlerin yükselmesi ise bir çok kapitalisti iflasa sürükler ve sermayenin merkezileþmesi gerçekleþir. Þu anda merkez bankalarý (ama özellikle de FED) sadece kriz ile dans etmektedirler.

Merkez Bankasý’nýn yedek sermayesi belirli bir sýnýrýn altýna düþmemelidir. Çünkü bu yedek sermaye ekonominin gereksinmesi olan bir çok mali operasyonun da temelini teþkil eder. Eðer bu yedek sermaye, ekonominin gereksinimi olan mali operasyonlarý yerine getiremezse, ülke ekonomisinin felç olmasý hemen hemen kaçýnýlmazdýr. Bu durumda zaten büyük oranlarda devalüasyona baþvurmaktan baþka çare yoktur. Onun için Merkez Bankalarý iflas etmek istemiyorlarsa, rezervlerinin düzeyini dikkatlice izlemek ve onu krizin çapý ile sürekli karþýlaþtýrmak zorundadýrlar ve de belirli bir düzeyin altýna düþmesini de engellemek zorundadýrlar.

ABD’de son mali kriz ile birlikte, piyasalarý rahatlatmak ve paniði önlemek için devreye sokulan borç para-sermaye, FED’in rezervlerini önemli ölçüde etkilemiþ ve azaltmýþtýr. Bu noktada ABD’de ve dünyada kredi sistemini zora sokan ve rezervlerin düzeyinin muazzam derecede düþmesine neden olan ve de bu temelde ABD’nin ödemeler dengesini zora sokan durum, bir çok ödeme vadesinin ayný zaman dilimi içerisinde çakýþmýþ ve krizin bu durumu aðýrlaþtýrmýþ olmasýdýr:
  • Konut sektöründeki kredilerden kaynaklanan ve borç sermayeye olan yoðun talep karþýsýnda piyasaya açýlan dev boyutlardaki kredi.
  • Nakit ve ödemeler krizinin dýþ ticaret açýðý ile birleþmesi.
  • Ýlk iki nedenin, Hazine’nin normal borç ödemeleri ve savaþ giderlerinin büyümesi ile birleþmesi vs...
FED’in rezervleri erirken düþük faiz politikasýna devam etmek, ticaret dengesinin bozulmasýna neden olarak ciddi bir tehlikeye yolaçabilir. Yedek sermayenin boyutlarýný aþan kriz, ithalatýn dev açýklarýyla birleþirse ve ödemeler dengesini zora sokarsa, bu durum krizin daha da derinleþmesine neden olabilir.

Ödemeler dengesi, bir çok para kapitalisti için bir gösterge sunmaktadýr. Ödemeler dengesinin bozulmasýnýn, faizlerin yükselmesine ve devalüasyona yolaçacaðý bilindiðinden, ellerinde deðerli hisse senetleri bulunanlar nakit paraya hücum ederler. Son mali kriz döneminde de bundan dolayý nakite hücum olmuþtur. Özellikle de borsada faaliyet gösteren kapitalistler ellerindeki hisse senetlerini hemen nakite çevirmeye çalýþmýþlardýr. Yine devalüasyon korkusundan dolayý, ellerinde Dolar bulunduranlar yoðun bir þekilde altýna hücum etmiþlerdir ve altýn fiyatlarýnýn yükselmesindeki faktörlerden birisi de budur.

Bu hücum karþýsýnda, anlaþýlan odur ki, FED faizleri yükseltmeden para basma yoluna gitmiþtir ve gerekli olan nakiti bu yola ile karþýlamaktadýr ama bir yandan da krizin çapýný ve derinliðini hesaplamaya çalýþmaktadýr. Yani krizin dibini görmeye çalýþmaktadýr ve bu temelde pozisyon almaya çalýþacaktýr. Faizlerin yükseltilmesine geçecek ama bunu paniðe neden olmadan ve ayný anda bir çok nakit para hücumunun hedefi olmadan zamana yayarak yapmaya çalýþmaktadýr. Bunun için de krizin dibini görmesi þarttýr.

FED’in þu andaki taktiði, faizleri yükseltmeden tam tersine düþürerek, devalüasyon yoluyla nakit sorununu idare etmek ve faiz yükseltmek için uygun aný beklemektir. Zaten uzun zamandan beri, özellikle de Irak savaþýndan sonra ABD, ödemeler dengesinin açýklarýný, para basarak karþýlamaya çalýþmaktadýr. Dolarýn Uluslararasý Rezerv Para olma avantajý, ABD’ye belirli bir süre açýklarýný para basarak kapatma olanaðý vermektedir. Faizlerin biraz da düþük tutulabilmesinin altýnda bu faktörün de payý vardýr. 2006’nýn Þubat ayýndan itibaren FED, dolaþýma sürdüðü Dolar kitlesini gösteren M3 istatistiklerini yayýnlamaktan vazgeçmiþtir.

VII- Kriz, Uluslararasý Rezervlerin Hareketi ve Döviz Kurlarý

Kapitalist sistemde yani anarþik bir üretime ve bu temelde de rekabete dayanan bir toplumda temel regülatör (düzenleyici) araç krizdir. Bu sistem kriz dýþýnda bir regülatöre tarihsel yapýsýndan dolayý sahip olamaz.

Kriz, bir topluma, acý ve yýkýcý bir þekilde neye hakký olduðunu ve neye hakký olmadýðýný gösterir. Eðer bir toplum, baþka toplumlarýn birikimi olan ve kredi biçiminde almýþ olduðu borç para-sermayeyi üretken olmayan bir þekilde kullanmýþ ise ve yine gelirlerinin düzeyine bakmadan haddinden fazla bir deðer tüketmiþ ise bunlarýn cezasýný belirli bir zaman sonra kriz aracýlýðý ile öder. Kriz toplumlara “ayaðýný yorganýna göre uzatmasý gerektiði” atasözünü hatýrlatýr ve gelir ve giderlerinin denkleþtirilmesi noktasýnda onlarý disipline sokar.

Kriz, her topluma ancak kendi toplumsal sermayesinin büyüklüðü ile orantýlý bir sermaye birikimi elde edebileceðini ve bundan fazlasýna geçici olarak sahip olanlarýn bu fazlalýðý hakedenlere tekrar geri akmasý gerektiðini dikte ettirir. Ýþte krizler ayný zamanda, uluslararasý çapta rezervlerin tekrar daðýlýmýna yolaçarak her toplumun sermayesinin büyüklüðü ile orantýlý olarak bir rezerv düzeyine sahip olmasýna neden olur:
“... genel bunalýmlar yerleþir yerleþmez, altýn ile gümüþ--- üretici ülkelerden içeri akan yeni deðerli madenler bir yana--- çeþitli ülkelerin kendi birikimleri olarak, varolduklarý eski denge durumu içerisinde orantýlý olarak daðýlýrlar. Öteki koþullar eþit olmak üzere, her ülkedeki birikimin büyüklüðü, o ülkenin, dünya piyasasýnda oynadýðý rol ile belirlenecektir. Bu birikim, normal payýndan daha fazlasýna sahip bulunan bir ülkeden, normal miktarýnýn daha azýna sahip olan ülkelere doðru akar. Bu gidiþ-geliþ hareketleri, yalnýzca çeþitli ulusal rezervler arasýndaki baþlangýçta varolan daðýlýmý yeniden saðlar. Ne var ki, bu yeniden daðýlým, kambiyo kurlarýný incelerken ele alacaðýmýz, çeþitli koþullarýn etkisi ile meydana gelir. Normal daðýlým yeniden kurulur kurulmaz---bu andan baþlayarak---bir büyüme aþamasýna girilir ve ardýndan tekrar dýþa akýþ baþlar (yani dýþarýya tekrar sermaye ihraç etme anlamýnda kullanýlmýþtýr---K. E) “ (K. Marx, Kapital-III, s. 505, Sol Yay. )
Her ülkenin ekonomisinin kendi sermaye bileþeni temelinde ve bunun ile orantýlý olacak bir þekilde bir sermaye birikimine sahip olmasý zorunluluðu, ekonominin bütün önemli bileþenlerine yansýr ve onlarý birbirleriyle uyumlu bir biçime sokar. Her ülkenin rezervi, onun sermaye büyüklüðü ile orantýlý bir düzeye gelirken ayný zamanda bu süreç faiz oranlarý ile döviz kurlarýnýn yeni bir düzenlenmesini de zorunlu hale getirir. Zaten son mali krizden sonra giderek bütün ekonomik sorun, faiz oranlarýnýn ve Dolar’ýn kurunun ne olacaðý sorununa dönüþmüþtür. Faiz oraný ve Dolar’ýn kuru sorunu neredeyse bütün dünya ekonomisinin merkezine yerleþmiþ durumdadýr.
Dolar’ýn diðer para birimleri karþýsýnda deðer kaybetmesinin nedeninin ABD Cari Açýðý’ndan kaynaklandýðýný ve bu cari açýðýn da ödemeler dengesinin bozulmasýna neden olduðunu az yukarýda belirttik. Marx döviz kurlarýndaki deðiþimin nedenlerini þöyle belirtmiþtir:
“ Kambiyo kurlarý þunlara baðlý olarak deðiþebilir:
  1. Nedeni ne olursa olsun---tamamen ticari ya da dýþarýya sermaye yatýrýmý ya da savaþ için hükümet harcamalarý, vb. gibi, dýþ ülkelere nakit ödemeler yapýldýðý sürece--- o andaki ödemeler dengesi sonucu.
  2. Belli bir ülkede---metal ya da kaðýt--- paranýn deðer kaybetmesi sonucu. Bu tamamen nominaldir. (...)
  3. “Para” olarak birisi gümüþ öteki altýn kullanan iki ülke arasýndaki kambiyo kurlarý sözkonusu olduðunda, kurlar, bu iki madenin deðerindeki nispi dalgalanmalara baðlýdýr, çünkü bunlar zorunlu olarak, iki maden arasýndaki pariteyi deðiþtirirler. (...)” (K. Marx, Kapital-III, s. 523-524)
ABD’nin ulusal rezervlerinin onun ekonomisi ile orantýlý bir düzeye gelmesinde faiz oranlarý ve Dolar kuru kilit bir rol oynayacaktýr. Bugün ABD ekonomisinin en önemli sorunu, Dolar’ý belirli bir kur düzeyinde tutmaktýr. Bu belirlli düzeyin altýna düþmesi, ABD ve dünya ekonomisini tek kelime ile felç edeceðinden, Dolar kurunun aleyhte belirli bir düzeyin altýna düþmesine engel olunacaktýr. Ýþte tam da bu noktada, faizlerin dereceli olarak yükseltilmesi politikasý devreye sokulacak ve içeride hýzla sermaye birikiminin artýrýlmasý politikasýna geçilecektir.

Faizlerin dereceli olarak bu yükseltilmesi politikasý, ABD ekonomisinin durgunluðunu ve küçülmesini arttýrarak, dünya ekonomisinde ciddi sarsýntýlara neden olacak ve de hassas ve kýrýlgan ekonomilerin (örneðin Türkiye gibi) belirli derecelerde krize sürüklenmelerine neden olacaktýr.

VIII- ABD Ekonomisinin Resesyonu Ve Bunun Dünya Ekonomisine Etkileri

Dünya ekonomisi içerisinde AB’den sonra en büyük ekonomi olan ABD ekonomisinin yüksek faizlere, içeride sermaye birikimini geliþtirmek ve ekonomisinin ana dengelerini tekrar tesis etmek için baþvurmasý, hiç kuþkusuz ABD ekonomisini küçültmeye götürecektir. Çünkü yüksek faiz politikasý, þirketlerin maliyetlerini yükselterek, yeterince üretken olmayan ve zayýf sermaye bileþenine sahip olan þirketlerin iflas etmesine neden olacak ve yine tüketim talebi yüksek faiz oranlarýndan dolayý düþeceði için ithalatýn kýsýlmasýna neden olacaktýr. Yine bununla birlikte yüksek faiz oranlarý, dýþarýya gerek direkt sermaye yatýrýmlarý biçiminde gerekse de borç para sermaye biçiminde sermaye ihracýnýn boyutlarýný düþürerek, dýþarýya yatýrýlmýþ olan bir kýsým para sermayenin de geri dönmesine yolaçacaktýr. Bütün bunlarýn sonucunda da dünya ekonomisinin küçülmesi ve bu küçülme sýrasýnda da kýrýlgan ekonomilerin sarsýlmasý kaçýnýlmazdýr.

Marx, 1847 ekonomik krizinden sonra, o zamanýn ABD’si olan Ýngiltere’nin yüksek faiz oranlarýna dönüþünün etkilerini Economist dergisindeki bir makaleden bir pasajý olumlayarak þöyle aktarýr:
"Biz böylece, " [diyor Economist, 2 Aðustos 1847, s. 954] "faiz oranýndaki yükselmenin etkilerinin ve aleyhteki kurlarý düzeltme ve altýn akýþýný tekrar bu ülkeye çevirme iþlemlerini izleyen baskýnýn ne kadar hýzlý ve güçlü olduðunu görmüþ oluyoruz. Bu etki, ticaret dengesinden tamamen ayrý olarak ortaya çýkmýþtýr. Daha yüksek bir faiz oraný, hem yabancý ve hem de Ýngiltere'ye ait tahvillerin fiyatlarýnýn düþmesine, ve yabancýlar hesabýna büyük satýn almalarýn yapýlmasýna yolaçtý; bu, bu ülkeden çekilecek poliçe miktarýný artýrdý, öte yandan yüksek faiz oraný ile, para elde edilmekte çekilen güçlük öylesine büyüktü ki, miktarlarý arttýðý halde bu poliçelere olan talep düþtü. ... Ayný nedenle ithalatla ilgili sipariþler iptal edildi ve, dýþ ülkelerdeki Ýngiliz sermaye yatýrýmlarý paraya çevrildi ve kullanýlmak üzere bu ülkeye getirildi. Böylece, örneðin, 10 mayýs tarihli Rio de Janeiro Price Current'da þunlarý okuyoruz: 'Kurlar, [Ýngiltere ile] esas olarak [Brezilya] devlet tahvillerinin, Ýngiliz müþteriler hesabýna yapýlan büyük ölçüde satýþlarýnýn ödenmesi için piyasa üzerinde meydana gelen baskýnýn sonucu olarak bir gerileme daha gösterdi. ' Bu ülkeye ait olan ve faiz oraný burada çok düþük iken dýþ ülkelerdeki devlet ve diðer tahvillere yatýrýlan sermaye, faiz oraný yükselince böylece tekrar geri getirildi. ” (Aktaran K. Marx, a.g.e.s.522-523)
ABD ekonomisindeki daralma onun ile yoðun bir ekonomik iliþkide olan ekonomileri de hiç kuþkusuz bir daraltmaya itecektir. Bu noktada Avrupa, Amerika ve Asya ekonomilerinin bundan önemli bir derecede etkilenecekleri açýktýr. Özellikle de yüksek derecede cari açýk sorunu olan ve her yýl belirli bir düzeyde yabancý sermaye çekmek zorunda olan ülkelerin ilk etapta bundan etkilenmeleri kaçýnýlmazdýr.

ÝMF, Aralýk 2007’de yayýnladýðý bir raporda Türkiye’nin de içinde bulunduðu sekiz ülkenin ( bu ülkelerin bazýlarý Brezilya, Rusya, Macaristan, Polonya ve Güney Afrika’dýr) ekonomisinin kýrýlgan olduðunu ve krize çok yakýn olduðunu belirtti. Bunun nedenlerini de kýsaca þöyle sýralamýþtýr:
  • Döviz rezervlerinin kýsa dönemli borçlara oraný.
  • Cari iþlemler açýðýnýn milli gelire oraný.
  • Kamu borçlarýnýn milli gelire oraný.
  • Özel sektöre açýlan kredilerin milli gelire oraný.
Yine son olarak ÝMF Baþkaný Dominique Strauss-Kahn :
“...Türkiye’nin küresel ekonomik krizden etkilenmemesi için bir neden olmadýðýný” (Hürriyet Gazetesi, 11 Nisan 2008) belirtmiþtir.
Tabii ki bu noktada dýþarýdan yapýlan deðerlendirmeler biraz daha objektif bir yapýya sahiptir. Ama ayný þeyi Türkiye ekonomisinin kilit noktalarýnda bulunanlar için söylemek mümkün deðildir. Çünkü onlarýn görevi objektif olmak deðil piyasalarý rahatlatmaktýr. Onun için küresel krizin etkilerini kabul etseler de bunu daha çok minimize etmeye yöneliktir. Örneðin son olarak Hazine Müsteþarý Ýbrahim Çanakçý’nýn açýklamalarý tam da bu niteliktedir:
“Orta vadeli programda 18, 5 milyar dolar doðrudan yabancý sermaye giriþi öngörüldüðünü belirten Çanakçý þöyle konuþtu: ‘ Global ortamda ortaya çýkan geliþmeler sonucunda, burada bir miktar aþaðýda kalma ihtimali mevcut. Ancak son yýllardaki verilere yakýndan bakacak olursanýz Türkiye’nin ciddi bir sermaye giriþi bazý yakaladýðýný görüyoruz. Burada da çok önemli bir sapma olmasýný öngörmüyoruz. Biraz altýnda kalýnabilir ancak gene güçlü diyebileceðimiz ödemeler dengesi finansmanýna önemli katký saðlayan yabancý sermaye giriþi gerçekleþmesini bekliyoruz’ (...) ‘Faiz ödeneðimizin yeteceði ve burada herhangi bir sapma ortaya çýkmayacaðýný düþünüyoruz. ” (Hürriyet Gazetesi, 10 Nisan 2008)
Alýntýdan da görüldüðü gibi, yabancý sermaye akýþý ile ilgili olan öngörülerin büyük bir kýsmýnýn temenni ve tahminden öteye geçmediði çok açýktýr. Bu noktada bize düþen görev, uluslararasý krizin Türkiye’ye etkileri ulaþýnca, Müsteþar’ýn söylediklerini o zaman ortaya çýkan gerçekler ile karþýlaþtýrmak olacaktýr. Umarýz o zaman o haklý çýkar!

Yüksek faiz oranlarýndan ve ekonomik durgunluktan dolayý, emperyalist ülkelerden dünyaya sermaye ihracýnýn azalmasý, kýrýlgan bir ekonomik yapýya sahip olan Türkiye vb. ülkelerin bir ekonomik krize sürüklenmelerini neredeyse kaçýnýlmaz hale getirmektedir. Bu durum da hiç kuþkusuz bu ülkelerin iç politik yapýlarýnda önemli geliþmelere neden olacak ve emperyalist paylaþým savaþýnda belirli bir kampta yeralmalarýný hýzlandýracaktýr.

IX- Sonuç

Genel olarak emperyalist ülkelerin ekonomileri ama özellikle de ABD ekonomisi dünya pazarýnýn gereklerine göre örgütlenmiþlerdir. Onun için hem dünya ekonomisini etkilerler hem de ondan etkilenirler.
Bugün dünya ekonomisi içerisinde ABD, en çok borçlanan ve sermaye çeken ülkelerin baþýnda gelmektedir. Bu borç ve yatýrým sermayesi, onun gerçek sermayesinin tarihsel düzeyini geliþtirmekte ve onu dünya pazarý ile bir çeliþkiye sokmaktadýr.

Bir yandan ABD’ye borç para sermaye biçiminde verilmiþ ve fiktif bir sermayeye dönüþmüþ olan borç para sermayenin boyutlarý ABD’nin gerçek sermayesini baský altýna almýþ bulunmaktadýr. Öte yandan da, ABD’nin gerçek sermayesi, dünya pazarý ile giderek daha fazla çeliþkiye düþmeye baþlamýþtýr. ABD’nin gerçek sermayesinin yani üretken ve meta sermayesinin, fiktif sermayenin geri dönüþünü gerçekleþtirebilmesi için (üstelik belirli bir zaman dilimi içerisinde), dünya ekonomisi içerisinde daha fazla geniþlemesine ve derinlemesine yayýlmasý gerekmektedir. Bir yandan gerçek sermayesinin düzeyini geliþtirirken bir yandan da kar oranlarýný yükseltmesi gerekmektedir.

Ýçinden geçtiðimiz süreçte, fiktif sermaye ile gerçek sermaye arasýndaki çeliþkiyi daha da þiddetlendiren durum, ABD ve dünya ekonomisinin uzun sürebilecek bir resesyona girmesi durumudur. Üstelik bu durum pazar alanlarýnýn darlýðý ile de özellikle þiddetlenmektedir. ABD ve dünya ekonomisinin resesyondan çýkýþý gerçek sermayenin fiktif sermayeyi belirli bir zaman dilimi içerisinde yani belirli bir tempoda iþleyerek yerine koyma gücüne baðlýdýr. ABD ise bunu ancak dünya ekonomisi içerisinde daha fazla yayýlabildiði ve kar oranlarýný düþüren etkenleri bertaraf edebildiði sürece gerçekleþtirebilir.

Bu etkenlerin en baþýnda yeni pazar alanlarýnýn ele geçirilmesi (bu noktada Büyük Ortadoðu Projesi (BOP) önemli bir yere sahiptir) ve enerji kaynaklarýnýn ve yollarýnýn güvenlik altýna alýnmasý gelmektedir. Bu noktada Afganistan ve Irak iþgalinin göstermiþ olduðu gibi, savaþýn dýþýnda baþka hiçbir araç bulunmamaktadýr.

ABD emperyalizmi ve müttefiklerinin savaþý, kendi emperyalist ekonomilerinin iç çeliþkilerinin yoðunlaþmasýnýn ve bu yoðunlaþmanýn belirli bir tarihsel düzeye çýkmasýndan baþka bir þey deðildir. Emperyalist ekonominin iç çeliþkileri yoðunlaþýrken hemen birden bire savaþa varmaz. Önce politik bir biçime kavuþur, sonra da bu politik biçimin en yoðunlaþmýþ düzeyi olarak savaþa dönüþür.

Ekonomik gereksinimler ile bu gereksinimlerin üstyapýdaki ideolojik ve politik koþullanmalarý, emeðin toplumsal yabancýlaþmasýndan dolayý, ilk önce ekonomik temelden baðýmsýz gibi görünen bir biçimde ortaya çýkar. Yani politik eylemin kendisi birebir ekonomik çýkarýn ifadesi olarak ortaya çýkmaz. Daha dollambaçlý yollardan geçer ve kitlelerin o anki bilinç biçimlerine baðlý olarak kendisine ideolojik ve politik olarak deðiþik biçimler bulur. Ama elbette nihai temelde bu ideolojik ve politik biçimler, belirli sýnýflarýn çýkarlarýnýn içerisinde geliþtiði, korunduðu ve kendisini sürekli ürettiði sosyal biçimler olarak hizmet ederler.

Uzun zamandan beri ama özellikle I. Dünya Savaþý’ndan sonra, burjuva-demokratik ilkeler, ABD dýþ politikasýnýn merkezinde bulunmaktadýr. Bu burjuva-demokratik ilkeler, ABD’nin temel kuruluþ ilkelerinin, dünyaya bir tür ihraç edilmesinden baþka bir þey deðildir. Nasýl Amerikan devletleri “birleþirken” (51 devlet), bu birlik içerisinde güçlü devletler, güçsüz devletleri, onlarýn sözde politik baðýmsýzlýklarýný koruyarak kendi baðýmlýlýklarý altýna aldýlarsa ve bunu da burjuva-demokratik bir politik çerçeve içerisinde yaptýlarsa (yine Avrupa Birliði’nin geliþimi de bu temeldedir), ayný þekilde bu prensipten hareket ederek, ABD I. Dünya Savaþý’ndan sonra diðer emperyalistlerin klasik sömürgecilik anlayýþýna karþý çýkarak, emperyalist dünya sisyasetini yeni ve modern sömürgecilik üzerine oturtmaya baþladý. Çünkü kapitalist üretim iliþkilerinin dünya çapýnda geliþmeye baþlamasý, uluslar arasýnda biçimsel bir eþitliði gerektiriyordu. Deðer yasasýnýn neden olmuþ olduðu bu biçimsel eþitlik içerisinde, ekonomik eþitsizliðin geliþmesi yani zayýf toplumlarýn baðýmlý bir hale getirilmesi pekala mümkündü ve hatta kabul edilebilir olandýr. Onun için 2. Dünya Savaþý’ndan sonra, bir kaç ülke hariç, klasik sömürgecilik biçimleri çözüldü ve yerini yeni ve modern bir sömürgecilik biçimine býraktý. Elbette ki bu sömürgecilik biçiminin geliþmesinin de uluslararasý emperyalizminin üretici güçlerinin geliþmesine baðlý olan bir evrimi vardýr. ABD’nin emperyalist politikada açmýþ olduðu bu yeni çýðýr, 2. Dünya Savaþý’ndan sonra, emperyalist-kapitalist kamptaki diðer sömürgeci emperyalistler tarafýndan da (özellikle Fransa ve Ýngiltere) benimsenmek zorunda kalýndý. Çünkü aksi taktirde bu emperyalist devletler, bu klasik sömürgeleri, yeni ve modern sömürgeler biçiminde gerek Sovyet sosyal emperyalizmine gerekse de ABD emperyalizmine býrakmak zorunda kalacaklardý.

Bu burjuva-demokratik ilkeler hem emperyalist toplumlarýn iç kamuoylarýný savaþa angaje etmede “masum biçimler” (insan haklarý, uluslarýn baðýmsýzlýðý, hukukun üstünlüðü, iþkencenin önlenmesi, diktatörlüklerin yýkýlmasý, barýþýn tesis edilmesi vs. gibi söylemler) içerdiði için, içeride kamuoyunu savaþ için hazýrlamada bir politik kaldýraç oluyordu hem de dünya çapýnda demokratik hareketlerin içerisine kadar sýzarak kendisine uluslararasý çapta güçlü bir politik destek (savaþtýðý devletlerin iç kamuoyunda dahil) elde etmeye yarýyordu. Böylece I. Dünya Savaþý öncesinde ve sýrasýnda, masum bir þekilde baþlayan saldýrgan politika, savaþ sonrasýnda dünya çapýnda ezilen uluslara ve halklara karþý, özellikle de dönemin ABD Baþkaný Woodrow Wilson’un baþýný çektiði gerçek bir Haçlý seferi’ne dönüþtü. Ayný durum II. Dünya Savaþý’nda da yaþandý.

Bugün de Transatlantik Emperyalist Ýttifaký ayný politikayý ama özellikle de Sovyet blokunun çökmesinden sonra güçlü bir þekilde devreye soktuðuna ve bu temelde bir emperyalist yayýlma gerçekleþtirmek istediðine tanýk olmaktayýz. Ama þimdi bu burjuva-demokratik biçimler aracýlýðý ile modern sömürgeler elde etme eðilimi kendisine son mali ve ekonomik kriz ile birlikte güçlü bir tarihsel temel de bulmuþ durumdadýr. Mali ve ekonomik yükümlülükler, devlete hükümet eden sýnýflara ve partilere bu yükümlülüklerin altýndan kalkmak için bazý politikalar dayatmaktadýr. Bu politikalarýn biçimleri, ülkelerin dünya ekonomisi ve politikasý içerisindeki yerlerine göre farklý olmaktadýr. Örneðin 2000 ve 2001 ekonomik krizleri, Türkiye’nin borç yükümlülüðü ile gerçek sermayesi arasýndaki oraný müthiþ bir þekilde bozduðu zaman, Türkiye’nin bu yükümlülüðün altýnda kalkmasý, Türkiye’de iþbirlikçi tekelci sermayenin çýkarlarý çerçevesinde emperyalist ülkelere, özellikle de ÝMF ve AB çapasýna sarýlarak, ekonomik ve politik olarak daha da baðlanmayý dayattý ve bu temelde ekonomik ve politik düzenlemelere yolaçtý.

Ama emperyalist ülkelerde, ekonomik temelden doðup geliþen bu tür sosyal sorunlara karþý politik refleksler farklý geliþir. Baðýmlý ekonomiler genellikle bu tür durumlarda daha da güçlü bir gücün içerisinde erirlerken, emperyalist ekonomiler, kendi kabuklarýnýn içerisine daha fazla çekilmekten ziyade, kendi kabuklarýný uluslararasý çapta daha fazla üretmeye ve yaymaya çalýþýrlar. Onun içindir ki, emperyalist ülkelerde bu temelde ortaya çýkan ekonomik gerilimler, her zaman emperyalist yayýlmacýlýða yolaçar ve bunun gereði olan politikalarý, burjuva politik eðilimlere dayatýr.

Yüzyýl aradan sonra, insanlýk sanki eski bir filmi yeniden izlemektedir. 11 Eylül 2001 saldýrýlarýndan sonra yine ABD’nin “terörizme karþý savaþ” bahanesi altýnda masumhane bir þekilde baþlayan dünyaya müdahalesi, giderek dünya çapýnda bir Haçlý seferi’ne dönüþmüþ durumdadýr. Hedef sadece ve sadece, ABD ve müttefiklerinin ekonomilerine baðlanacak yeni toplumlarýn ele geçirilmesi ve bu toplumlardan emperyalist ülkelere devasa boyutlarda artý-deðer aktarmaktýr.

ABD’deki mali ve ekonomik kriz, yeni bir emperyalist savaþýn yayýný geren daha doðrusu uzun zamandan beri gerilen yayý en son haddine kadar geren bir niteliðe sahiptir. Bu kriz hassas hale gelmiþ olan ABD dýþ politikasýnda ciddi hatalara ve kýrýlmalara yolaçarak, onun stratejik önceliklerini deðiþtirebilir ya da stratejik hedefler için mücadeleyi hýzlandýrabilir. Onun için bu krizin tarihsel yapýsý, uluslararasý emperyalist sistemi hýzla genelleþecek olan bir emperyalist dünya savaþýna çekecek olan bir yapýya sahiptir.


PDK Devrimci Bülten - Sayý 46 (3)


(4) « Le Temps des Turbulences » kitabý.
(5) Ama Avrupa Merkez Bankasý % 4’ün altýna inmedi.

|
_ _