Devrimci Bülten Sayı 77 (5)
komunist - 01 December 2020
“SİVAS KATLİAMI” NEDİR VE NE DEĞİLDİR
Kemal Erdem


Bu yıl Sivas Katliamı’nın ya da bazılarının sadece Madımak Katliamı olarak anılmasını istediği katliamın yirmi yedinci yılı. Bu katliam üzerine bir şeyler yazmak niyetinde değildim ve konunun devrimci ile demokratik hareket açısından az çok net olduğuna inanıyordum. Ancak medyada bu katliam ve arkasındaki güçler ile ilgili olarak bir kafa karışıklığı olduğunu görünce, bir şeyler yazmaya karar verdim.

Yazının Tümü:
“SİVAS KATLİAMI” NEDİR VE NE DEĞİLDİR
Kemal Erdem


Bu yıl Sivas Katliamı’nın ya da bazılarının sadece Madımak Katliamı olarak anılmasını istediği katliamın yirmi yedinci yılı. Bu katliam üzerine bir şeyler yazmak niyetinde değildim ve konunun devrimci ile demokratik hareket açısından az çok net olduğuna inanıyordum. Ancak medyada bu katliam ve arkasındaki güçler ile ilgili olarak bir kafa karışıklığı olduğunu görünce, bir şeyler yazmaya karar verdim.

Bundan tam on yıl önce yine sendika.org da, bu katliamla ilgili ama başka bir konu ile bağlantılı olarak bazı şeyler yazmıştım. Ama o makalenin bazı bölümleri yazı çok uzun olduğu için çıkarılmıştı ve Sivas Katliamı ile ilgili olan bölüm de bu çıkarılan kısım içerisinde bulunmaktaydı.

Bazı olayları anlamak için,  önce içinden geçilen konjonktürün yapısını ortaya koymak gerekir. Bundan dolayı 1993-1996 yılları arasındaki bazı olayların bir listesini yaparak, konjonktürün yapısını belirlemeye çalışmıştım. Bu olaylar zinciri Sivas ya da Madımak Katliamı için de geçerlidir. İlgili makalede çıkarılan ve o zamanlar sendika.org da yayınlanmayan kısmı şimdi buraya alıntı yapıyorum :

“V-1993-1996 Arası Gerçekleşen Bazı Eylemlerin Politik Anlamları Üzerine

Bu dönemde gerçekleşen suikastlar, provokasyonlar ve çeşitli politik hamleler aslında özenle seçilmiş ve uygulanmışlardır. Bu eylemlerin ruhunu ise hiç kuşkusuz MGSB (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi) oluşturuyordu ve onun belirlediği politik tehditlere göre bu eylemler oluyordu. Bu dönemde devletin tanımlamış olduğu tehdit algılamalarına göre eylemler, suikastlar ve psikolojik hareketler yapılmıştır. Unutmamak gerekir ki bu dönemde  iki büyük iç tehdit ve bir de ikincil düzeyde tehditler belirtilmiştir:

1-PKK ve etki çemberi;
2-Politik İslam ve İrtica (Refah Partisi, Hizbullah vs. )
3-Liberal eğilimler.

Daha yakından bakıldığı zaman 28 Şubat 1997 üstü örtülü darbesi bizzat bu 1992 MGSB’sinin sonucudur ve zaten değişikliğe de 1997 yılında uğramıştır.

Bu dönemin en büyük özelliği, liberal eğilimlere karşı geliştirilen terör ve sindirme politikasının diğer iki unsur ile birlikte ele alınmasıdır. Bunun nedeni ise aşırı Türk milliyetçiliği anlayışının devlet içerisinde giderek daha da etkinleşmesidir. Liberal eğilimlere karşı devletin bu baskısının şiddetlenmesinin nedeni, devlet içerisindeki ve dışındaki liberal eğimlerin iç tehditteki ana unsurlara karşı mücadeleyi zayıflattığı ve hatta onların etkinleşmesini kolaylaştırdığı anlayışıdır. Onun için bu liberal eğilimlere karşı bu terör ve bastırma bu süreçte gelişmiş ve 28 Şubat’a kadar sürmüştür.

Bu politik perspektif temelinde bazı eylemlere yaklaşmak gerekir. Bu eylemlerin bir kaçını kısaca hatırlarsak eğer:

24 Ocak 1993: Uğur Mumcu suikastı. Bu eylemin amacı o zamanlar yükselmekte olan RP’yi baskı altına almak içindi. Özellikle halkın geniş kesimlerinde “dincilere” karşı bir antipatinin gelişmesini sağlamak ve liberal kitlelerin politik islama yanaşmalarına engel olmak içindi. Tamamen bir psikolojik hareketti. Bu suikast özenle seçilmiştir. Uğur Mumcu ulusal-liberal bir politik çizgiye sahipti ve darbeci-cuntacılara karşıydı ve araştırmacı bir yazar olarak da “derin devletin” bazı gizli ve kirli ilişkilerini de araştırıyordu. Bu eylem ile hem ondan kurtuldular hem de onun üzerinden “laiklik” adına politik islama karşı bir psikolojik hareket yürüttüler.

17 Şubat 1993: Eşref Bitlis suikastı. Jandarma Genel Komutanı olan Eşref Bitlis, Turgut Özal’ın özellikle Kürt sorununda liberal eğilimlerini paylaşan bir komutandı ve bundan dolayı tasfiye edildi.

17 Nisan 1993: Turgut Özal suikastı. Kürt sorununun çözümünde ve yine AB’ye üyelik doğrultusunda Türkiye’nin reformlar yapmasını istiyordu ama bununla birlikte de  ABD ile çok fazla yakınlaşma politikası izliyordu ki bu liberal ve “işbirlikçi” konumu devlet açısından bir tehdit olarak görülüyordu.

24 Mayıs 1993: 33 askerin öldürülmesi. Bu askerlerin öldürülmesi bir psikolojik harekettir ve bu işin içerisinde ordunun olduğundan şüphe yoktur. Çünkü bu eylemin politik sonucu orduya yaramıştır. Bu askerlerin katliamından sonra savaş daha da yoğunlaşmış (zaten 1992 konsepti bu savaşın yoğunlaşmasını öngörüyordu ve PKK’nın “belinin kırılmasını” öngörüyordu) ve daha önce planlanan eylemleri kolaylaştırmıştır. Bu eylem ile savaşın tekrar başlaması (ki PKK ateşkes ilan etmişti) PKK’nın üzerine yıkılmış ve “çözüm” ile ilgili bütün tartışmalar rafa kalkmış ve ülke politikasının gündeminden düşmüştür.

3 Temmuz 1993: Sivas katliamı. Bu provokasyonun da ÖHD (Özel Harp Dairesi) (daha sonra ÖKK yani Özel Kuvvetler Komutanlığı) kökenli olduğundan şüphe yoktur. RP içerisine yerleştirilmiş olan bazı ajanlar aracılığı ile halk galeyana getirilmiş ve bu temelde gerçekleştirilmiş bir provokasyon olup amacı yaklaşan 1994 Mart yerel seçimleri öncesi RP’nin gözden düşmesini sağlamak ve onun politik olarak tecrit olmasının sağlanmasıydı.

22 Ekim 1993: Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın suikastı. Lice Tugay Komutanlığı’nın bahçesinde alnından vurularak öldürüldü. PKK’ın üzerine atıldı ama PKK bu eylemi hiçbir zaman kabul etmedi. Muhtemelen Bahtiyar Aydın Eşref Bitlis’e yakın olduğu ve onun gibi düşündüğü için öldürüldü.

4 Eylül 1993: HEP kurucularından ve Mardin milletvekili Mehmet Sincar Batman’da faili meçhulleri araştırmak için gittiği bir sırada öldürüldü. Bu da yine liberallere karşı baskı ve sindirme çerçevesinde işlenmiş bir cinayetti.

4 Kasım 1993:  Cem Ersever’in öldürülmesi. Eşref Bitlis’in öldürülmesinden sonra Binbaşı’yken istifa etti ve mevcut konsept ile anlaşmazlığa düştüğü için tasfiye edildi. Çünkü Cem Ersever “derin devletin” sırları ile ilgili olarak çok bilgiye sahipti. Örneğin Eşref Bitlis’in ve Turgut Özal’ın ölümlerinin suikast olduğunu çok iyi biliyordu.

14 Ocak 1994: Behçet Cantürk’ün öldürülmesi. 4 Kasım 1993 günü Tansu Çiller, İstanbul Holiday İnn otelinde “PKK’nın haraç aldığı iş adamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, onlardan hesap soracağız” dedikten sonra Kürt iş adamlarına karşı suikastlar başladı. 14 Ocak 1994’te Behçet Cantürk öldürüldü. İki ay sonra B. Cantürk’ün avukatı Yusuf Ekinci kaçırıldı ve öldürüldü. Yine aynı dönemde Fevzi Aslan ile yeğeni Şahin Aslan kaçırıldı ve öldürüldü. Bu cinayetlerden iki ay sonra Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı Hakkari’li Namık Erdoğan kaçırıldı ve öldürüldü.

2 Mart 1994: Demokrasi Partisi (DEP) TBMM’de milletvekillikleri düşürülerek kapatıldı. Kürt liberal eğilimlerine karşı geliştirilen bastırma hareketinin bir parçasıydı ama daha genel olarak da PKK’nın kuşatılmasının ve legal alanlarda etkisizleştirilmesinin bir parçasıydı.

2 Haziran 1994: BDP milletvekili olan Pervin Buldan’ın eşi Savaş Buldan iki arkadaşı ile kaçırıldı ve öldürüldü. Bu da PKK’nın finans kaynaklarının kesilmesi ve bu yöndeki Kürt işadamlarına verilen bir gözdağının sonucuydu.

4 Aralık 1994: Özgür Ülke gazetesi bombalandı ve bir çalışanı öldü. Bu da yine PKK’ya legal alanlarda açılmış olan savaşın ve onu legal alanlarda baskı altına alma ve etkisizleştirme politikasının bir sonucuydu.

25 Kasım 1995: Nesim Malki cinayeti. İş adamlarına yönelik olan cinayetlerden birisi ancak bu suikast Kürt iş adamlarına yönelik suikasttan faklıydı ve farklı bir amacı vardı. Ama yine aynı ekibin yaptığı kesin.

9 Ocak 1996: Sabancı Center baskını ve Özdemir Sabancı, Haluk Görgün ve Nilgün Hasefe’nin öldürülmesi. İbretlik bir baskındır bu ve zamanlaması çok ilginçtir ve o günü ömür boyu unutmam mümkün değil. Bu eylemin haberini aldığımız sırada, cezaevlerinde devam eden Süresiz Açlık Grevi ve Ölüm Oruçları (12 devrimci yaşamını kaybetti) eylemine destek için yürüyüşteydik. Tam yürüyüş bitmek üzereydi ki DHKP/C kortejinden bu eylemin kendilerinin tarafından yapıldığına dair bir açıklama geldi. Sanki başımdan aşağı kaynar su döküldü ve kendimi çok kötü hissettim. Çünkü bundan daha “aptalca” bir eylem ve zamanlama olamazdı. Bu eylem ile birlikte devlet psikolojik üstünlüğü ele geçirdi ve ölüm oruçlarına olan toplumsal destek birden kayboldu ve devrimci hareket geniş kitlelerden tecrit oldu. Bu eylemin bugün DHKP/C’nin yapmadığı ve sadece üstlendiği açığa çıkmıştır. Bu eylemin amacı:1-Ölüm oruçlarına olan toplumsal desteği ve sempatiyi yoketmek ve 2-Sabancı grubuna ve benzeri işadamlarına gözdağı vermekti. Çünkü Sabancı Grubu 1995 yılında bir rapor hazırlamıştı ve Kürt sorununun bu şekilde gitmeyeceği noktasında görüş belirtmişti ve kaldı ki AB’ye girme yanlısıydı. Devlet bu eylem ile “Bir taş ile iki kuş vurmuştu” ama hem de devrimci hareketin içerisindekileri kullanarak bunu yapmıştı. Tamamen psikolojik bir hareketti.

3 Kasım 1996: Susurluk “kazası”. Gelinen noktada Susurluk “kazası”nın aslında kaza olmadığı ve yine aslında ÖKK’nin “kontrollü bir deşifrasyon hareketi” olduğu bence açıkça ortaya çıkmıştır. Bu kaza 28 Şubat’a giden yolda RP ve DYP’yi bitirme planının önemli bir ayağını oluşturmuştur. Ordu, RP’nin yükselişini durdurmak için yapmış olduğu onca psikolojik harekete rağmen RP’yi durduramamış ve üstelik DYP’nin onunla koalisyon oluşturmasına mani olamamıştır. DYP’nin RP’yi hükümete taşımasına bir tepki olarak Susurluk “kazası” ve DYP’nin bitirilmesi devreye sokulmuştur. Bu kaza 28 Şubat’a giden yolda önemli bir kilometre taşı olmuştur ve hükümeti yıpratma politikasının bir parçasını oluşturmuştur. Zaten DYP ondan sonra hiçbir zaman toparlanamamıştır.
 
Bu kısaca yaptığımız hatırlatmada dahi kolayca görülebileceği gibi, 1993 ve 1994 yılı gibi bir yıl TC devletinin tarihinde yaşanmamıştır. Hiçbir zaman bu devletin tarihinde olaylar bu şekilde üst üste düşmemiş ve “rastlantı” oluşturmamıştır. Bundan dolayı bu olayların tek bir merkezden planlandığı ve yönetildiği kendiliğinden anlaşılır. Aynı olaylar daha farklı bir şekilde AKP hükümetine karşı 2006-2007 arası oldu ve 22 Temmuz 1997 seçimlerinden sonra aniden kesildi.

İşin ilginç tarafı, politik islamın yükselmesini kesmek için yapılan Genelkurmay kökenli bir çok psikolojik operasyona rağmen (aydınların öldürülmesi ve Sivas katliamı vs gibi) RP, 1994 yılının Mart ayındaki yerel seçimlerde iki büyük şehri (İstanbul ve Ankara) ve yine bir çok şehrin belediye başkanlığını kazanmış ve 1995’teki genel seçimlerde de birinci parti olarak çıkmıştır. Yani psikolojik hareketler bir işe yaramamış ve ters tepmiştir. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde olduğu gibi!” (Kemal Erdem, “AZERBAYCAN DARBESİ” VE “GAZİ KATLİAMI” ARASINDAKİ BAĞLANTI ÜZERİNE, (Bir “Devlet Sırrı”nın ya da “Devlet Terörü”nün Anatomisi), 19 Mart 2010, Sendika.org)

Bu yukarıda yazılanlar 2010’nun başlarında yazıldığı için bazı eksiklikler içermektedir. Ama yazının ana fikri kanımca doğrudur. Burada düzeltilmesi gereken iki nokta bulunmaktadır.

Türkiye tarihinde böyle bir dönemin (1993-1996) daha önce yaşanmadığı tespiti eksiktir. Böyle bir dönem 12 Eylül Darbesi öncesinde de yaşandı ve “ortamı kızıştırmak ve darbenin koşullarını yaratmak” için özellikle 1 Mayıs 1977’den itibaren ve belirli bir plan çerçevesinde eylemler gerçekleştirildi. Türkiye tarihinde olayların böyle üst üste düştüğü ve tek bir merkezden planlanan üç dönem bulunmaktadır : 1-12 Eylül Darbesi’ne giderken ; 2-28 Şubat Darbesi’ne giderken ; ve 3-2005-2010 arasında yaşanan Ergenekon Komplosu döneminde.

Birinci ve ikinci şıktaki darbeler, “eski Türkiye” döneminde ve iktidarı elinde bulunduran ya da o zamanki iktidarın odağında bulunan Ordu’nun (kendilerine Kemalist ve Ulusalcı da demektedirler) ürünüdürler. Ama üçüncü darbe ve sırasında yaşananlar, hepimizin tanık olduğu gibi AKP-Gülen Cemaati ittifakının ürünüdür. Daha sonra AKP bu dönem için, Gülen Cemaati tarafından “kaldırıldıklarını”  belirtmiştir.

Bu kısa tarihsel çerçeveden sonra, Sivas Katliamı’na geldiğimiz zaman, Sivas Katliamı’nın bir Refah Partisi ya da Milli Görüş Hareketi’nin planlı bir eylemi olmadığı ama o zaman ki “derin devlet”in, bu Milli Görüş Hareketi’nin tabanındaki bazı “heyecanlı insanları” provokasyon ile galeyana getirip ve böyle bir katliamdan sonra bu hareketi bu katliamla özdeşleştirmek için yapılan bir psikolojik operasyon olduğu gün gibi açıktır. Bu provokasyon organize edildiği zaman, o zamanki devletin bütün kurumları, bu katliam karşısında tamamen kayıtsız kalarak bu katliamın gerçekleşmesine “dolaylı olarak” hizmet etmişlerdir.

Burada Milli Görüş’ün gerici zihniyeti (ki bu zihniyet psikolojik operasyona temel sağlamıştır) ve bu zihniyetin tehlikeli yapısı elbette gözardı edilemez. Zaten AKP iktidarı dönemi gösterdi ki, AKP’nin kendisinin de “eski Türkiye”nin “derin devleti”nin bütün gerici metodlarını, onlara rahmet okutacak şekilde kullanmıştır/kullanmaktadır. Ama Sivas Katliamı, her ne kadar bu hareketin tabanındaki bazı insanlar kullanılmışlarsa da , Milli Görüş Hareketi merkezli değildir.

Devletin çok önemli kurumları (Ordu, polis, bürokrasi ve hükümetin bir bölümü), provakasyonun oluşmasının koşullarını dolaylı olarak yaratarak ve bazı provokatörlerle de kıvılcımı ateşleyerek, Milli Görüş Hareketi tabanında yeralan bazı insanların bu provokatörlerin peşine takılmasını sağlayarak, bu  katliamı gerçekleştirmişlerdir. O zamanki devletin geri planda olması ve alandaki insanları provokatörler ile manipüle etmesi, onun organize etmediği anlamına gelmez ! Sivas Katliamı, dönemin bir Özel Harp Dairesi ya da yeni ismiyle Özel Kuvvetler Komutanlığı operasyonudur.

Peki elimizde kanıt var mı? Elbette Hayır! Ama olayları alt alta koyduğumuz ve belirli bir konjonktür içerisine yerleştirdiğimiz zaman, bundan bu sonuç çıkmaktadır. Bazı şeyler kanıt olmadan “akıl yolu” ile de görülebilir ki, Sivas Katliamı için bu fazlasıyla geçerlidir.

Devrimci ve demokratik hareket, “eski Türkiye”nin faşist klik ve cuntacılarını ve de yaptıklarını unutmayacaklardır.  Bunlar  kendilerine “Kemalist” ya da “Ulusalcı” maskeleri taksalar da. Elbette ki devrimci ve demokratik hareket, Kemalistler’in demokratik kesimleriyle ilkeli bir ittifak kuracaklardır ve bu yeni bir demokratik cumhuriyetin kurulması için olmazsa olmazdır. Ancak itinalı bir şekilde “demokrat Kemalistler” ve “ulusalcıları” , “faşist Kemalist ve ulusalcılar”dan da ayıracaklardır.